Bir Fransız Düşünürün Gözüyle Gazze: Soykırım ve Batı’nın Ahlaki Çöküşü

  1. Anasayfa /
  2. Tüm Analizler
  3. /
  4. Analiz
SDE Editör | 21 Ocak 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

1955 doğumlu Fransız araştırmacı ve siyaset bilimcilerinden Prof. Gilles Kepel, Fransa’da İslam ile meşgul olan çevrenin sembol isimlerinden biridir. Kendisi bir akademisyen, bir siyasal düşünür ve Arap dünyası ile onun meseleleri konusunda uzmanlaşmış bir isimdir. Arapçayı iyi derecede bilmekte ve Arap dünyası ile Orta Doğu’daki olayları yorumlama konusunda keskin bir bakışa sahiptir.

Son kırk yıl boyunca Gilles Kepel, toplam yirmi kitap yayımlamıştır. Bu kitapların bir bölümü, esas olarak Arap ülkelerinde siyasal İslam alanına ilişkin saha çalışmalarını bir araya getirmektedir; örneğin Firavun ve Peygamber, Cihat ya da Siyasal İslam’ın Yayılışı ve Gerileyişi gibi. Diğer bir bölümü ise, özellikle Fransa başta olmak üzere Avrupa’da büyük şehirlerin banliyölerinde yoğunlaşan İslami varlığa odaklanmaktadır. Bunlar arasında İslam’ın Banliyöleri – Fransa’da Yeni Bir Dinin Doğuşu ile editörlüğünü üstlendiği kolektif akademik ve saha araştırmalarıdır.

Gilles Kepel’in 2024 yılında Fransa’da iki eseri yayınlandı: Kepel, bu kitaplarından dolayı üniversitedeki işini kaybettiğini söyler.  Bu kitaplardan ilki Holocaustes – Gaza, Israël et la guerre contre l’Occident (Soykırım – İsrail, Gazze ve Batı’ya Karşı Savaş); diğeri ise Le bouleversement du monde: L’après 7 Octobre (Dünyanın Sarsılışı: 7 Ekim Sonrası)” adlı eseridir. [1]

Holocaustes – Gaza, Israël Et La Guerre Contre l’Occident / Soykırım – İsrail, Gazze ve Batı’ya Karşı Savaş  

Gilles Kepel’in bu eseri Ortadoğu’da hâlen yaşanmakta olan sarsıcı gelişmelere verilen anlık bir tepki olmanın ötesinde, düşünsel açıdan son derece verimli bir sorgulama zemini sunmaktadır. Olayları siyaset bilimine özgü yöntemle yorumlamakta Arapların ve İslam’ın Batı’nın kolektif kültürel bilincindeki konumuna odaklanmaktadır. Orta hacimli olan kitap, bir giriş ve uzun bir sonuç bölümüne ek olarak dört ana bölümden oluşmaktadır: 7 Ekim Baskını, İsrail’in Çelişkileri, Soykırımın Jeopolitik Analizi ve Batı’ya Haykırış. O bu eserinde Jeostratejik analizlere dayanan ve siyaset bilimine özgü biçimde muhtemel dönüşümlere dair senaryolar ortaya koymaktadır. Batı’nın güncel kültürel bilincinin Arap dünyasına nasıl baktığına; bu bilincin hareketliliğine ve yaşadığı zihinsel bocalamaya dikkat çekmektir. Bu nedenle, eserde yer alan “Aksa Tufanı” meselesinin tuhaf ve sarsıcı olduğu yönündeki vurgu, rastgele söylenmiş bir söz değildir. Aynı şekilde, Arap olsun ya da olmasın, Müslüman olsun ya da olmasın, bu coğrafyada yaşayan herkes “Aksa Tufanının dünyada meydana getirdiği yeni bir gerçekliğin tanığıdır.

Yenilmezlik Mitinin Çöküşü

Bu eserde  “Holokost / Soykırım”  sözcüğü ile kastedilen, kelimenin klasik anlamıyla ya da Nazi Almanya’sının Yahudilere uyguladığı imha politikalarını tanımlamak için kullanılan “Holokost” değildir.  Asıl söz konusu olan, üç ayrı yıkım sürecidir: Biri Gazze’nin fiziksel ve insani yıkım, diğeri İsrail’in “yenilmezlik” ve “mutlak güvenlik” mitinin çöküşü,  üçüncüsü ise Batı’nın ahlaki ve siyasal meşruiyetinin sarsılmasıdır.

Bu üç yıkımın her biri, derin etkiler ve çarpıcı sonuçlar doğurmuştur. Ancak Gilles Kepel’e göre bunların en sarsıcı ve ürkütücü olanı şudur: Tel Aviv’de yaşanan yıkım, uzun süredir “yenilmez” olduğu varsayılan gücün gerçekte ne kadar kırılgan olduğunu açığa çıkarmıştır. Kepel’in ifadesiyle, “yenilmez sanılan ejderha ya da canavar, aslında kil ayaklar üzerinde durmaktadır.” Yani gücü mutlak ve dokunulmaz görünen yapı, temelde son derece zayıf ve güvencesizdir. Bu tespitin ikinci ve daha derin boyutu ise şudur: “Kendini dünya Yahudilerinin güvenli sığınağı olarak tanımlayan devlet”, bu rolü tek başına taşıyabilecek bir kapasiteye sahip değildir. Ne kendi güvenliğini mutlak biçimde sağlayabilmekte ne de bu iddiayı sürdürebilecek ahlaki ve siyasal gücü elinde tutabilmektedir. Bu durum, İsrail’i —ve onunla birlikte dünyayı— kendisi hakkında ve dünya düzeni hakkında yeniden düşünmeye zorlayan kaçınılmaz bir eşikle karşı karşıya bırakmaktadır.

Hamas’ın Gazvesi

Tarihsel düzlemde Kepel, Hamas saldırısını eski İslam tarihiyle ilişkilendirir ve bu saldırıyı “Hamas’ın gazvesi” olarak adlandırır. Bu adlandırmayla, Hamas’ın eylemini, İslam fetihlerinden önceye, yani Arapların yüzyıllar boyunca sürdürdüğü akınlar geleneğine bağlar. Dahası, “Aksa Tufanı” adını, Nuh Tufan’ıyla ilişkilendirir; bu tufanın kâfirlerin yok oluşuna, inananların ve takva sahiplerinin kurtuluşuna yol açtığını hatırlatır. Bu nedenle “gazve” kavramına “mübarek”, “kutsal” gibi nitelemeler ekler.

Öte yandan Kepel, Hamas saldırısını Araplar ile İsrail arasındaki uzun çatışma tarihinin içine yerleştirir. Bu “gazve”, Orta Doğu’da tam elli yıl önce yaşanmış, daha geniş ulusal anlam taşıyan bir dönüm noktasını hatırlatmaktadır. Burada kastedilen, 6 Ekim 1973’te Enver Sedat ve Hafız Esad tarafından başlatılan Ekim Savaşı’dır. O dönemde İsrail güç dengelerini hızla lehine çevirmiş ve savaştan galip çıkmıştır; oysa bugün Gazze’de yaşananlar bunun tersidir. İsrail’in aylar boyunca sürdürdüğü son derece vahşi askerî operasyonlara rağmen, ilan ettiği hedeflerden hiçbirini gerçekleştirememiş, yalnızca rastgele yıkım ve masumların öldürülmesiyle yetinmiştir. Yakın zamanda bir İsrailli gazeteci şunları yazmıştır: “Hamas kazandı; bu küçük hareket İsrail’e üstün geldi. Yalnızca İsrail’e değil, tüm Batı dünyasına karşı kazandı. Gerçekte bu zafer sadece Hamas’ın değil, Batı’nın —özellikle tüm dünyada hegemonya kurmaya çalışan Amerika Birleşik Devletleri’nin— egemenliğine karşı duran tüm ülkelerin zaferidir.”

Batı Artık Özgürlük ve İnsan Haklarını Savunmaya Ehil Güçler Olarak Görülmemektedir

Bugün Batı toplumları, geniş ölçekte, ahlaken mahkûm edilmiş sömürgeci devletler olarak algılanmaktadır. Bu dönüşümün en tehlikeli sonucu ise, Kepel’e göre, Batılı devletlerin evrensel ahlaki ve hukuki öncülük iddialarını kaybetmiş olmalarıdır; artık özgürlük ve insan haklarını savunmaya ehil güçler olarak görülmemektedirler.

Her ne kadar Gilles Kepel, radikal sağ akıma yakın dursa ve yeni uluslararası ilişkiler bağlamında “medeniyetler çatışması” tezini benimsese de, Gazze Savaşı’nın güç, kibir ve Filistin halkının meşru haklarını inkâr yoluyla yönetilemeyecek yeni bir durum yarattığının tamamen farkındadır.

Kepel’e göre sömürgecilik deneyimini yaşamış, bugün de küresel güç hiyerarşisinde dezavantajlı konumda bulunan toplumlar (Güney ekseni) ve onların entelektüel-siyasal söylemi “Filistin’de olan biteni istisnai bir trajedi değil, modern sömürgeciliğin doruk noktası olarak kabul etmektedir. Bunlara göre 20. yüzyılda mutlak kötülük Nazi soykırımıydı; 21. Yüzyılda ise Filistin’deki sömürgeci şiddettir. Böylece Batı, “yargılayan ahlaki merkez” olmaktan çıkıp yargılanan fail konumuna düşmüştür. Bu yüzden Doğu–Batı (Soğuk Savaş) ekseni çökmüş Yerine Kuzey–Güney (sömürgeci–mağdur) ekseni gelmiştir.

Metinde “Kuzey” ile kastedilen ana anlam Modern sömürgeciliği kurmuş, bundan tarihsel ve yapısal olarak faydalanmış; bugün de küresel düzenin ahlaki, hukuki ve siyasal merkezinde yer aldığını iddia eden güçlerdir. Oysa Kuzey: Artık “hakem” değil, Fail olarak görülüyor, Mağduriyet dili kurma tekelini kaybediyor. Evrensel hukuk ve ahlak adına konuştuğunu iddia eden Batı-merkezli küresel güç yapısı, Filistin’de sömürgeci şiddeti koruyarak meşruiyetini kaybetmiştir.

Zira İsrail’in denizden, havadan ve karadan sivillere yönelik yıkıcı misillemesi, daha fazla kurbanı, daha vahşi şiddet eylemlerini, daha büyük bir aç bırakmayı ve daha kapsamlı bir imhayı ortaya çıkardı. Bu durum, halkların sempatisinin, kanlarıyla çatışmanın tarihini yazan bu mazlumların safına kaymasına yol açtı.

Kepel’in teşhisine, yukarıda özetlediğimiz tezinin bazı yönlerini açıklığa kavuşturan üç temel gözlem eklenebilir:

Birinci gözlem: Gazze Savaşı, Filistin meselesini ulusal ve millî boyutlarının ötesine taşıyarak, insanlık vicdanını harekete geçiren küresel bir dava düzeyine yükseltmiştir. Bu durum, Afrika’dan Amerika ve Avrupa üniversitelerine kadar dünyanın dört bir yanında Filistin halkıyla dayanışma gösterilerinin yaygınlaşmasında açıkça görülmüştür. Amerika Birleşik Devletleri tarihinde ilk kez, yayımlanan göstergeler, Filistin halkının yaşadığı trajediye yönelik empati ve duyarlılığın sivil toplumun ve siyasal alanın çeşitli katmanlarında somut ve artan bir eğilim hâline geldiğini ortaya koymaktadır. Bu gelişmenin, gelecekte karar alma merkezleri üzerinde gerçek bir etkisi olacaktır.

İkinci gözlem: Yahudi halkları için ulusal bir bilinç inşa etmeyi ve dünyanın dört bir yanına dağılmış diasporayı güçlü bir devlet çatısı altında toplamayı hedefleyen geleneksel Siyonist fikrin aşınmasına dair açık emareler belirmiştir. Bu yanılsama büyük ölçüde dağılmış; Yahudi toplumlarının geniş bir kesimi, İbrani devletinin Yahudi meselesine bir çözüm sunmadığının ve Yahudi varlığını güvence altına alıp koruyabilecek bir kapasiteye sahip olmadığının farkına varmıştır. Dahası, bu devlet, kendisine atfettiği ahlaki üstünlük ve demokratik istisnailik iddiasını da kaybetmiştir.

Üçüncü gözlem: Uluslararası sistemi kontrol eden Batılı güçler, Avrupa’nın merkezinde cereyan eden Rusya–Ukrayna savaşında egemenlik ve adalet söylemini yüceltirken, meşruiyetin hukuki ve insani ölçütlerinin en ağır ihlali karşısında donukluk ve felç hâliyle malul derin bir değer ve strateji krizine sürüklenmişlerdir. Bu durum, Kepel’in “dünyanın yeni dikey bölünmesi” olarak adlandırdığı olgunun oluşmasına yol açmış; pek çok kişinin “çifte standartlar” olarak nitelediği ve aynı anda hem ahlaki hem de hukuki bir bozukluk teşkil ederek uluslararası meşruiyet düzeninin tamamını tehdit eden bir olguya karşı küresel bir isyanı tetiklemiştir.

Le Bouleversement Du Monde: L’après 7 Octobre / Dünyanın Sarsılışı: 7 Ekim Sonrası

Gilles Kepel bu eserini, bölgenin jeopolitik haritasını köklü biçimde değiştiren ve küresel stratejik dengeler üzerinde güçlü etkiler yaratan Gazze Savaşı’nın birinci yıldönümünde telif etmiştir. Söz konusu eser, işgal altındaki topraklarda hâlen devam eden gelişmeleri ve Gazze’ye yönelik süregiden İsrail saldırısını ele almaktadır.

Kepel’e göre, 7 Ekim olayları, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde jeopolitik verileri anlama çerçevemizi niteliksel olarak değiştirmiştir. Zira bu çerçeve, Nazi soykırımının yol açtığı vahşetler ve bunların sonucunda Filistin’de “Yahudiler için ulusal bir yurt” kurulmasına varan uzlaşma temelinde şekillenmişti. Soğuk Savaş, bu temel verileri değiştirmemiş; Nazi suçlarının merkezîliği, uluslararası ilişkilerin düzenleyici çerçevesi olarak varlığını sürdürmüştür. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra da bu tablo esasen değişmemiştir. Ancak yazarın ifadesiyle, binlerce kişinin hayatını kaybettiği Gazze Savaşı sonrasında denklemin bütünüyle tersine döndüğü görülmektedir; öyle ki, soykırım kavramının ahlaki ağırlığı artık İsrail’in lehine değil, aksine onun aleyhine işlemektedir.

Yazar, savaşın başladığı güne kadar uzanarak, bunun eski büyük güçlerle yükselen yeni güçler arasında küresel denge haritasının yeniden dağıtılmasına işaret eden büyük bir tarihsel kopuş anı olduğunu savunur; yani önce İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, ardından Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra çizilen mevcut jeopolitik düzenin altüst oluşudur.

Kepel, süregiden savaş ile 11 Eylül 2001’de New York’u ve genel olarak Amerika’yı sarsan olay arasında bir karşılaştırma yaparak, “Hamas’ın ve direniş ekseninin, aradan yirmi yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, 1948’de kuruluşunun ilanından bu yana İbrani devletine yöneltilmiş en büyük askerî ve varoluşsal şoku yarattığını” ifade etmektedir.

Yeni Fay Hatları

Yazar, “Filistin-İsrail çatışmasının, bölgesel uzantılarının ötesinde, dünyada yaşanan sarsıntıların ayrılmaz bir parçası olduğunu; bu sarsıntıların çatlak hatlarının, Washington, Brüksel, Londra ve Paris’teki büyük seçim süreçlerine benzeri görülmemiş müdahaleler yoluyla Batı ülkelerine kadar uzandığını” belirtmektedir.

Ayrıca İsraillilere yönelik protestoların sanat ve spor alanlarına kadar yayıldığına dikkat çeker; daha önce eleştiriden, yasak ya da boykot taleplerinden uzak tutulan bu alanlara örnek olarak, Mayıs 2024’te İsveç’in Malmö kentinde düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışmasıgösterir.

Öte yandan, Uluslararası Adalet Divanı ile Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin çatışmaya müdahil olması ve defalarca kınama kararları vermesi, güney ile kuzey arasındaki uçurumu daha da derinleştirmiştir. Bu durum, yazarın kitapta bir bölüm başlığı olarak kullandığı ifadeyle, “vahşi bir küreselleşmenin” egemenliğine işaret etmekte; “mutlu, demokratik ve liberal küreselleşme ütopyasının” çöküşünü ilan etmektedir. Bu ütopya, dünyanın her yerinde kamu hukukuna dayanan ortak bir referans çerçevesi oluşturmayı amaçlamıştı; oysa artık bu referans keyfî, tehlikeli ve hatta yapay hâle gelmiştir.

Böylece hukuk, mevcut çatışmada artık uygulanıp hüküm veren bir ilke olmaktan çıkmış; İsrail ve Gazze savaşı konusundaki tutumlarına göre devletlerin heveslerine ve çıkarlarına tâbi olmuştur. Yani ülkelerin yeryüzündeki konumuna, öncelikle askerî güçlerine, ardından etki kapasitelerine göre şekillenmektedir.

Kepel, çalışmasını, 7 Ekim sonrasında şekillenen küresel düzenin iki kutuplu bir yapıdan ziyade parçalanma, çoklu gerilim hatları ve rekabet eden anlatılar üzerinden tanımlandığı tespitiyle sonuçlandırmaktadır. Bu süreç, Batı hegemonyasının görece gerileyişini hızlandırmakta; kimlik temelli siyasetin merkeziliğini artırmakta ve askerî kapasitenin yanı sıra sembolik iktidar, anlatı üretimi ve toplumsal kutuplaşmanın da stratejik belirleyiciler hâline geldiği yeni bir uluslararası konjonktürü ortaya çıkarmaktadır.

Sonuç:

Bu iki eser birlikte ele alındığında, 7 Ekim 2023 sonrasında ortaya çıkan kırılmanın iki farklı fakat tamamlayıcı analiz düzleminde kavramsallaştırıldığı görülmektedir. Holocaustes, söz konusu kırılmayı öncelikle Batı toplumlarının iç dinamikleri, normatif krizleri ve ideolojik fay hatları üzerinden okurken; Le bouleversement du monde, aynı olguyu uluslararası sistemin yapısal dönüşümü ve küresel güç dengelerinin yeniden dizilimi bağlamında ele almaktadır. Bu yönüyle iki eser, mikro-toplumsal düzlem ile makro-jeopolitik düzlemi birbirine eklemleyen bir bütünlük oluşturmaktadır. Her iki eser birlikte değerlendirildiğinde, Kepel’in temel katkısının, 7 Ekim sonrası dönemi tek boyutlu bir savaş ya da kriz anlatısına indirgemeden, çok katmanlı bir dönüşüm süreci olarak ele almak olduğu söylenebilir. Holocaustes, bu dönüşümün Batı toplumları içindeki ideolojik ve kültürel yansımalarını açığa çıkarırken; Le bouleversement du monde, aynı sürecin uluslararası sistem düzeyindeki stratejik sonuçlarını görünür kılmaktadır. Bu bağlamda eserler, birbirini tekrar eden değil, birbirini tamamlayan analitik çerçeveler sunmaktadır.

Kısaca Kepel’in bu iki çalışması birlikte okunduğunda, 7 Ekim 2023’ün yalnızca Orta Doğu’daki güç dengelerini değil; Batı’nın normatif iddialarını, küresel siyasal düzenin istikrarını ve çağdaş çatışmaların anlam üretim biçimlerini de köklü biçimde etkileyen tarihsel bir eşik oluşturduğu sonucuna varılmaktadır. Bu eşik, hem toplumsal-ideolojik hem de sistemik-jeopolitik düzlemlerde kalıcı etkiler üretme potansiyeline sahiptir.

Doç. Dr. Cevher ŞULUL

(Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi)

 

[1] Gilles Kepel’in Fransa’da yayınlanan bu iki eseri bilebildiğimiz kadarıyla henüz Türkçeye tercüme edilmemiştir. Biz bu yazıyı hazırlarken Arapça ve İngilizce kitap tanıtım bültenlerinden/ kitap özetlerinden istifade ettik. Ancak bu eserlerden ilki yayınlandıktan iki ay sonra, yani Nisan 2024’de Arapçaya çevrilmiştir.

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA