Yapay zekâ geliştikçe insanın bilgiye ulaşması, araştırma yapması, yazması ve düşüncelerini ifade etmesi kolaylaşıyor. Bir zamanlar günlerce, hatta aylarca süren zihinsel emeği gerektiren işler artık kısa sürede yapılabiliyor. İlk bakışta bu gelişmenin aydının önünü açacağını, düşünce hayatını zenginleştireceğini ve daha fazla insanın bilgi üretimine katılmasını sağlayacağını düşünebiliriz. Fakat ben meselenin başka bir tarafı üzerinde durmak gerektiği kanaatindeyim. Yapay zekâ, insanın düşünme imkânlarını genişletirken düşünme ihtiyacını ve alışkanlığını da zayıflatabilir mi? İnsan, kendi düşüncesini geliştirmek için kullandığı araçlara zamanla düşüncenin kuruluşunu da bırakabilir mi? Böyle bir ihtimal gerçekleşirse karşımızda yalnızca teknolojik bir değişim değil, aydının varlık şartlarını değiştiren tarihsel bir mesele olacaktır.
Ben bu ihtimali aydının ölüm çağı olarak adlandırıyorum. Burada kitapların yazılmamasından, üniversitelerin kapanmasından veya aydınların ortadan kalkmasından söz etmiyorum. Tam tersine, kitapların çoğaldığı, makalelerin hızla üretildiği, araştırmaların sürdüğü ve bilgiye erişimin tarihte görülmemiş ölçüde kolaylaştığı bir dönemde aydının düşünsel varlığını kaybetmesinden söz ediyorum. İnsan yazmaya, konuşmaya, ders vermeye ve araştırma yapmaya devam edebilir. Fakat kendi sorularını üretme, görünürde birbirinden bağımsız olgular arasında ilişki kurma, yerleşik kabulleri sorgulama ve düşüncesinin sorumluluğunu üstlenme gücü giderek zayıflıyorsa, bütün bu faaliyetlerin arkasında nasıl bir aydın kaldığını sormak gerekir. Aydının ölümü, düşünsel faaliyetin sona ermesi değil, düşüncenin insanın kendisinden uzaklaşmasıdır.
Bana göre meselenin düğümlendiği yer, bilgi sahibi olmakla düşünce sahibi olmak arasındaki farktır. Bilgiye ulaşmak, kaynakları karşılaştırmak, verileri sınıflandırmak ve düzgün bir metin meydana getirmek artık çok daha kolay. Ancak bir meseleyi neden önemli bulduğumuzu, hangi soruyu sormamız gerektiğini, mevcut açıklamaların nerede yetersiz kaldığını ve görünürdeki olayların arkasında hangi ilişkilerin bulunduğunu belirlemek başka bir iştir. Düşünce, bilgilerin bir araya getirilmesiyle kendiliğinden oluşmaz. İnsan bazen bir sorunun karşısında uzun süre kalır; önceki kanaatlerinin yanlışlığıyla yüzleşir, kendi düşüncesiyle hesaplaşır ve gerektiğinde her şeye yeniden başlar. Bu süreçte yalnızca bir sonuca ulaşmaz, kendisi de değişir. Düşünmenin insanı yetiştiren tarafı biraz da bu zahmettir.
Yapay zekânın sunduğu kolaylık, bu zahmetin yerini almaya başladığında tehlikeli hâle geliyor. İnsan bir kitabı okumak yerine özetini, bir düşünürle hesaplaşmak yerine görüşlerinin karşılaştırmasını, bir meseleyi araştırmak yerine sonuçlarını önüne getiren hazır bir metni tercih edebilir. Bunların her biri, yerinde kullanıldığında yararlı araçlardır. Benim itirazım yapay zekâdan yararlanılmasına değil, insanın düşünme sorumluluğunu yavaş yavaş ona devretmesine yöneliktir. Çünkü düşünmenin güçlüğünü ortadan kaldırmaya çalışırken düşünme alışkanlığımızı da kaybedebiliriz. Düşüncenin kolaylaşması, düşünürlerin çoğalması demek değildir. Metinlerin çoğalması da özgün fikirlerin çoğaldığını göstermez.
İnsan hazır cevaplara alıştıkça elinde çok sayıda açıklama bulunabilir; fakat bu açıklamaları sınayacak, gerektiğinde reddedecek ve kendi sorusunu yeniden kuracak bağımsız muhakemesi zayıflayabilir. Bir süre sonra düzgün yazılmış metinlerle karşılaşır, fakat o metinlerin arkasında gerçekten düşünülmüş bir mesele olup olmadığını sormayı unuturuz. Böylece biçim, düşüncenin önüne geçer; metnin kusursuzluğu, fikrin derinliğiyle karıştırılır. Aydının kaybı da burada başlar: Söyleyecek sözü kalmadığı için değil, kendi sözünü oluşturmak için gereken zihinsel emeği başkasına bıraktığı için.
Marx ve zihinsel yabancılaşma
Bu meseleyi Karl Marx’ın yabancılaşma kavramını dikkate almadan tartışmanın eksik kalacağını düşünüyorum. Marx, insanın yalnızca ne düşündüğüne değil, içinde bulunduğu maddi ve toplumsal ilişkilerin hayatını ve düşünce biçimini nasıl şekillendirdiğine bakmamızı sağlar. İnsanların düşünceleri yaşadıkları dünyadan bağımsız değildir. Üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri ve iktidar odakları, yalnızca ekonomik hayatı değil, insanın dünyayı kavrayışını da etkiler. Bu nedenle yapay zekâyı yalnızca hayatımızı kolaylaştıran yeni bir teknik araç olarak değerlendiremeyiz. Bu teknolojiyi kimlerin geliştirdiği, hangi ekonomik amaçlarla kullandığı, hangi emek biçimlerini dönüştürdüğü ve sağladığı imkânlar üzerindeki denetimin kimlerin elinde toplandığı da sorgulanmalıdır.
Marx’ın yabancılaşma düşüncesinden hareketle bugün insanın kendi zihinsel emeğine yabancılaşması ihtimalini tartışabiliriz. İnsan, kendi üretiminin sonuçları üzerinde denetimini kaybettiğinde, ortaya çıkan ürün kendisine ait olsa bile üretim sürecine yabancılaşabilir. Yapay zekâ çağında benzer bir sorun düşünsel üretim bakımından da ortaya çıkıyor. İnsan, düşüncesini geliştirmek için kullandığı aracı zamanla düşüncesinin yerine koyarsa, yazdığı metnin altında kendi adı bulunsa da o metni meydana getiren zihinsel sürecin dışına düşebilir. Metin kendisinindir; fakat temel sorularını, kavramsal örgüsünü ve sonuçlarını kendisi kurmamışsa, yazarlığın anlamı da tartışmalı hâle gelir.
Elbette Marx’ın on dokuzuncu yüzyılda geliştirdiği yabancılaşma kavramını, sanki bugünkü yapay zekâ teknolojisini önceden haber vermiş gibi sunmak doğru olmaz. Burada yapılması gereken, onun düşünce yönteminden hareketle yeni bir toplumsal durumu anlamaya çalışmaktır. Sanayi üretiminde insanın emeği ve ürettiği nesne üzerindeki denetimi nasıl tartışma konusu olmuşsa, bugün de zihinsel üretimin denetimi üzerinde durmalıyız. İnsan, kendi düşünsel yeteneklerini geliştirmek için mi bir araç kullanıyor, yoksa düşünme faaliyetinin kendisini giderek dışarıya mı devrediyor? Bence asıl mesele budur.
Üstelik yapay zekâ, büyük miktarda sermaye, veri, altyapı ve uzmanlık gerektiren bir ekonomik düzenin içinde gelişiyor. Bilgiye erişimin kolaylaşması, bilgi üretim araçları üzerindeki gücün eşit dağıldığı anlamına gelmiyor. Bir tarafta bu teknolojileri geliştiren ve ekonomik değerini kontrol eden büyük kuruluşlar, diğer tarafta onların sunduğu imkânlarla işini sürdürmeye çalışan insanlar var. Aydın, bu araçlardan yararlanırken aynı zamanda onları mümkün kılan mülkiyet ve iktidar ilişkilerini de sorgulamalıdır. Aksi hâlde eleştirmesi gereken düzenin imkânlarını sorgulamadan tüketen bir kullanıcıya dönüşebilir. Marx’ın düşüncesinin bugünkü tartışmaya katkısı, bize yalnızca ne düşündüğümüzü değil, düşüncemizi mümkün kılan şartları da sormayı hatırlatmasıdır.
Topçu ve iradenin sorumluluğu
Ancak aydının ölümünü yalnızca kapitalist üretim ilişkileriyle veya ekonomik eşitsizliklerle açıklamak da yeterli değildir. İnsan, doğrudan bir dış baskıyla karşılaşmadığı hâlde düşünsel tembelliğe düşebilir; kendi kanaatlerini sorgulamaktan kaçınabilir ve hazır açıklamalarla yetinebilir. Bu nedenle meselenin bir de ahlaki ve iradi boyutu vardır. Marx’ın maddi şartlara ilişkin tahlilinin yanına Nurettin Topçu’nun irade ve ahlak anlayışını koyduğumuzda, sorunun iki ayrı yönünü birlikte görebiliriz.
Topçu’nun düşüncesinde insan, kendisine sunulan şartları olduğu gibi kabul eden pasif bir varlık değildir. Kendi iradesi ve sorumluluğuyla hesaplaşarak hem kendisini hem de yaşadığı dünyayı aşmaya çalışır. Onun isyan ahlakı, her şeye gelişigüzel karşı çıkmak değil, insanın kendisini ve toplumsal düzeni ahlaki bir ölçüyle sorgulamasıdır. Yapay zekâ çağında bu yaklaşımın önemi büyüktür. Çünkü insanın önündeki tehlike yalnızca dışarıdan gelen sansür, baskı veya denetim değildir. Kendi düşünme zahmetinden vazgeçmesi ve iradesini hazır cevapların rahatlığına bırakması da bir tür içsel teslimiyettir.
Teknoloji insanın yapabileceklerini artırabilir; fakat ne yapması gerektiğini, hangi amaç uğruna hareket edeceğini ve hangi değerleri koruyacağını kendiliğinden belirleyemez. İnsan bu soruları sormaktan vazgeçtiğinde araçların çoğalması, özgürlüğünün de arttığını göstermez. Hatta hayatını kolaylaştıran imkânlar, düşünsel sorumluluğunu azaltan alışkanlıklara dönüşebilir. Topçu’nun irade anlayışından benim çıkardığım sonuç şudur: İnsan, sahip olduğu imkânların genişlemesi kadar, bu imkânlar karşısında kendi sorumluluğunu koruyabilmesiyle de insandır. Aydın için bu sorumluluk, başkalarının ürettiği cevapları tekrarlamak yerine kendi hükmünü oluşturma iradesidir.
Düşünürü mümkün kılan nedir?
Voltaire’i düşündüğümüzde, aydının yerleşik otoritelere soru yöneltme cesaretiyle karşılaşırız. Onun tarihsel önemini yalnızca etkili üslubuyla açıklayamayız. Voltaire’i önemli kılan, yaşadığı çağın dinî ve siyasi otoriteleriyle hesaplaşması, dogmatik kabulleri sorgulaması ve düşüncesini kamusal bir mücadeleye dönüştürmesidir. Yapay zekâ Voltaire’in üslubuna benzeyen metinler yazabilir, fikirlerini açıklayabilir ve eserlerini karşılaştırabilir. Fakat Voltaire’i Voltaire yapan, birkaç yazı özelliğinin bir araya gelmesi değildir. Onun düşüncesi, çağının çelişkileriyle kurduğu ilişkinin ve bu ilişki içinde aldığı tavrın ürünüdür.
Yunus Emre’de ise başka bir düşünce dünyasıyla karşılaşırız. Onun dili yalındır; fakat bu yalınlık derinlik eksikliği değildir. İnsan, benlik, sevgi ve hakikat üzerine söyledikleri, sade kelimelerin yan yana gelmesiyle açıklanamaz. Bu söyleyişin arkasında insanın kendisiyle hesaplaşması ve varlık karşısındaki yerini sorgulaması vardır. Yapay zekâ Yunus’un şiirlerine benzeyen dizeler üretebilir; ancak benzer kelimeleri kullanmakla Yunus’un insan anlayışını kavramak aynı şey değildir.
Balzac ve Dostoyevski de bu bakımdan düşündürücüdür. Balzac, para, iktidar, sınıf ve toplumsal yükselme arzusunun insan hayatını nasıl biçimlendirdiğini ortaya koyar. Dostoyevski ise insanın inançları, düşünceleri ve vicdanıyla yaşadığı çatışmaları derinleştirir. İkisi de insanı yalnızca bireysel özellikleriyle değil, içinde yaşadığı toplum ve kendi iç çelişkileriyle birlikte anlamaya çalışır. Yapay zekâ bu romanları çözümleyebilir, karakterleri karşılaştırabilir ve benzer anlatılar kurabilir. Fakat bir romancının hayatı ve toplumsal gözlemleri kendi düşünce dünyasında yeniden kurması, yalnızca üslup taklidine indirgenemez.
Kemal Tahir’i bu çerçevede düşündüğümüzde mesele benim için daha da belirginleşiyor. Onun romancılığı, yalnızca olayları ve kişileri anlatmakla sınırlı değildir; tarih, devlet, toplum ve üretim ilişkileri üzerine düşünmenin de bir biçimidir. Kemal Tahir’in önemini, kendi ülkesinin tarihsel gerçekliğine alışılmış açıklamaların dışından bakma çabasında aramak gerekir. Romanlarında insanları belirli bir tarihsel ve toplumsal düzen içinde ele alır; bu düzenin kendine özgü niteliklerini sorgular. Yapay zekâ onun eserlerini inceleyebilir ve düşünceleri üzerine kapsamlı çözümlemeler yapabilir. Fakat eserlerini çözümlemekle onun gibi soru sormak arasında önemli bir mesafe vardır.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zaman, hafıza ve medeniyet üzerine kurduğu dünya da aynı meseleye işaret eder. Tanpınar’da geçmiş, kapanmış bir dönem olarak kalmaz; bugünün insanında yaşamaya devam eder. Eskiyle yeni arasındaki gerilim, insanın kendisini ve dünyasını anlama sorunu hâline gelir. Sezai Karakoç’un medeniyet ve diriliş düşüncesinde tarih, inanç ve gelecek tasavvuru birbirine bağlanır. Nâzım Hikmet’in şiirinde ise bireysel hayatla toplumsal mücadele, insanın kendi kaderiyle tarihsel şartlar arasındaki ilişki içinde anlam kazanır. Bu isimleri aynı düşünce çizgisinde görmek mümkün değildir; onları birleştiren, aynı şeyleri söylemeleri değil, kendi sorularını kendilerine özgü biçimlerde kurmalarıdır.
Sosyal bilimlerde de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Sabri F. Ülgener’in iktisadi zihniyet araştırmaları, ekonomik davranışların yalnızca maddi çıkarlarla açıklanamayacağını; tarihsel alışkanlıkların, değerlerin ve toplumsal kabullerin de iktisadi hayat üzerinde etkili olduğunu gösterir. İdris Küçükömer ise Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yapısına ilişkin yerleşik açıklamaları sorgulayarak alışılmış ayrımların dışına çıkmaya çalışır. Her iki düşünürün de önemi, yalnızca belirli kavramları kullanmalarında değil, toplumun görünür yapısının arkasındaki ilişkileri yeniden düşünmelerindedir.
Yapay zekâ Ülgener’in kavramlarını açıklayabilir, Küçükömer’in tezlerini karşılaştırabilir, Marx’ın yabancılaşma kavramını farklı toplumsal olgulara uygulayabilir. Bunlar araştırmacı için değerli imkânlardır. Fakat hazır açıklamaları kullanmakla bir düşünürün araştırma yöntemini özümsemek aynı şey değildir. Sosyal bilimlerde asıl mesele, verileri sınıflandırmanın ötesinde, hangi soruların sorulmaya değer olduğunu belirlemektir. Görünürde birbirinden bağımsız olgular arasındaki ilişkiyi bulmak, bir kavramın açıklama gücünü sınamak ve gerektiğinde yerleşik teorilerin yetersizliğini göstermek, araştırmacının bağımsız muhakemesini gerektirir.
Bu nedenle gelecekte Topçu, Voltaire, Yunus Emre, Balzac, Dostoyevski, Kemal Tahir, Tanpınar, Sezai Karakoç, Nâzım Hikmet, Marx, Ülgener veya Küçükömer gibi isimlerin yetişip yetişmeyeceğini bugünden kesin bir hükme bağlayamayız. Yapay zekâ onların eserlerine benzeyen metinlerin üretilmesini kolaylaştırabilir; yeni kuşaklar da bu araçlardan yararlanarak özgün eserler ortaya koyabilir. Benim kaygım, bu isimlerin benzerlerinin üretilip üretilememesinden daha derindedir. Onları mümkün kılan bağımsız gözlem, uzun süreli zihinsel emek, kendi çağının meseleleriyle hesaplaşma ve yerleşik kabullere itiraz etme kültürü zayıflarsa, gelecekte özgün düşünürlerin yetişmesi de güçleşecektir.
Akademinin sessiz dönüşümü
Üniversitelerde de aynı tehlikeyle karşı karşıyayız. Akademik makalelerin, araştırma raporlarının ve kitapların sayısı artabilir. Fakat bu artış, düşünsel derinliğin aynı ölçüde çoğaldığını göstermez. Bir araştırmanın akademik dile uygun olması, araştırma sorusunun önemli veya sonuçlarının özgün olduğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Akademik faaliyet, yalnızca düzgün metinler üretmekten ibaret değildir. Araştırmacının sorusunu nasıl belirlediği, kavramlarını hangi gerekçeyle seçtiği, iddialarını nasıl sınadığı ve vardığı sonuçların sorumluluğunu nasıl üstlendiği de önemlidir.
Burada sözünü ettiğim çöküş, üniversitelerin kapanması veya akademisyenlerin ortadan kalkması değildir. Daha sessiz bir dönüşümden bahsediyorum. Kurumlar işlemeye, dersler verilmeye, makaleler yayımlanmaya devam ederken düşünsel bağımsızlık zayıflayabilir. Akademik üretim artar, görünür başarılar çoğalır; fakat araştırmacının kendi sorularını üretme ve kendi kanaatlerini oluşturma gücü gerileyebilir. Üniversite, düşüncenin geliştiği bir yer olmaktan çıkarak giderek metin üreten bir düzene dönüşürse, teknolojik ilerlemenin arkasında düşünsel bir gerileme yaşanabilir.
Bunun kaçınılmaz olduğunu düşünmüyorum. Yapay zekâ, insanın düşüncesinin yerine geçmek zorunda değildir. Yeni kaynaklara ulaşmak, farklı görüşleri karşılaştırmak, araştırmadaki eksikleri görmek ve kendi iddialarını sınamak için kullanıldığında düşünceyi geliştirebilir. Bir öğrenci bir konuyu daha iyi anlamak için bu araçlardan yararlanabilir; bir akademisyen araştırmasını derinleştirmek için onlara başvurabilir. Fakat öğrenilmesi gereken zihinsel faaliyetin bütünüyle araca bırakılması başka bir sonuç doğurur. Ortaya başarılı bir metin çıkabilir, ama o metni hazırlayan insan aynı ölçüde gelişmeyebilir. Ayrım, aracı kullanmakla düşünsel sorumluluğu araca devretmek arasındadır.
Önümüzdeki dönemde aydının niteliğini belirleyecek olanın, bilgiye ne kadar hızlı ulaştığı değil, hazır bilgi karşısında ne kadar bağımsız kalabildiği olacağını düşünüyorum. Çok sayıda cevabın bulunduğu bir dünyada anlamlı yeni sorular sorabilmek, birbirine benzeyen metinlerin arasında kendi düşünsel sesini koruyabilmek ve teknolojinin imkânlarından yararlanırken onun arkasındaki ekonomik ve toplumsal ilişkileri sorgulayabilmek, aydının sorumluluğunu daha da ağırlaştıracaktır.
Sonuç: Düşünme sorumluluğu
Yapay zekâ çağında aydının ölümü derken makinelerin insandan daha başarılı metinler yazmasını kastetmiyorum. Asıl tehlike, insanın kendi düşüncesini kurma zahmetinden vazgeçmesi, kendi sorularını başkalarına bırakması ve düşünsel bağımsızlığını konfor uğruna kaybetmesidir. Marx’ın yabancılaşma düşüncesi, insanın kendi emeği ve üretim süreci karşısında nasıl güçsüzleşebileceğini gösterirken, Topçu’nun irade anlayışı kendi sorumluluğumuzu korumamız gerektiğini hatırlatır. Bu iki yaklaşım, farklı düşünce geleneklerinden gelseler de bugün bizi ortak bir mesele üzerinde düşünmeye çağırıyor: İnsan, kendi ürettiği araçlar karşısında ne kadar denetim sahibidir ve bu araçları kullanırken kendi iradesini ne ölçüde koruyabilmektedir?
Gelecekte kitaplar, makaleler, şiirler ve romanlar tarihte görülmemiş bir bollukla üretilebilir. Bu bolluk, yeni araştırmaların ve düşüncelerin ortaya çıkmasına da katkı sağlayabilir. Ancak nicelik kendi başına düşünsel zenginlik değildir. Düşünceyi değerli kılan yalnızca ortaya çıkan ürün değil, insanın dünyayı anlama, kendi kanaatleriyle hesaplaşma ve yaşadığı çağa karşı sorumluluk üstlenme çabasıdır. Bu çaba zayıfladığında, en gelişmiş teknolojiye sahip olduğumuz bir çağda bile düşünsel bakımdan yoksullaşabiliriz.
Aydının ölüm çağı, yapay zekânın insanın yerine yazmaya başladığı gün değil, insanın kendi yerine düşünmesine razı olduğu gün başlayacaktır. O gün geldiğinde kitaplar yazılmaya, makaleler yayımlanmaya, üniversiteler çalışmaya devam edebilir. Hatta tarihin en büyük metin bolluğu içinde yaşayabiliriz. Fakat bütün bu bolluğun ortasında insan kendi sesini, kendi sorusunu ve düşüncesinin sorumluluğunu kaybediyorsa, geriye kalan üretimin ne kadarının gerçek bir düşünsel faaliyet olduğu sorusu cevapsız kalacaktır. Çünkü aydını aydın yapan, yalnızca çok yazması veya çok şey bilmesi değil; başkalarının hazır cevaplarıyla yetinmeyerek dünyayı kendi aklıyla yeniden düşünmeye cesaret edebilmesidir.
Prof. Dr. Zekai Özdemir