Joseph Massad – Middle East Eye
4 Ekim 2026'da İngiltere ve Galler Yeşiller Partisi, “Siyonizm Irkçılıktır” başlıklı bir önergeyi resmen kabul etti. Bunun ardından İsrail yanlısı gruplardan sert tepkiler geldi. Söz konusu gruplar, bu politikayı antisemitik olarak nitelendirdi.
Ancak Siyonizmin ırkçılıkla eş tutulması yeni bir görüş değildir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1975 yılında Siyonizmin bir ırkçılık biçimi olduğunu belirten bir karar kabul etmişti. ABD ise Sovyetler Birliği'nin son döneminde, 1991 yılında bu kararın iptal edilmesinde ısrar etti. Karara daha önce destek veren birçok ülke, ABD'nin yönlendirmesi doğrultusunda tutumunu değiştirdi.
Daha da dikkat çekici olan, Siyonizmin ırkçı olarak tanımlanmasına yönelik itirazların İsrail eleştirmenlerinden de gelmiş olmasıdır. Bu da yeni bir durum değildir.
İsrail'in uzun süredir eleştirmenlerinden biri olan Noam Chomsky, 1975 tarihli BM kararını “kötü şöhretli” olarak nitelendirerek karardan rahatsızlık duyduğunu belirtmişti. Chomsky, kararı, onu destekleyen devletlerin niteliği nedeniyle “derin bir ikiyüzlülük” örneği olarak kınamıştı. Bu devletler arasında Arap ülkeleri de bulunuyordu. Ayrıca Chomsky, kararın İsrail Devleti'nin politikaları yerine Siyonizmin kendisini hedef almasını da eleştirmişti. Bununla birlikte, kararın İsrail'in politikalarıyla sınırlandırılması hâlinde yanlış olarak nitelendirilemeyeceğini savunmuştu.
Chomsky'nin, karara karşı çıkan İsrail yanlısı devletlerin de Siyonist ırkçılığı destekledikleri gerekçesiyle kınanmayı hak ettiğini düşünüp düşünmediği ise belirsizdir.
Bugün Norman Finkelstein da Yeşiller Partisi'nin önergesine itiraz eden İsrail eleştirmenleri arasında yer alıyor. Finkelstein, “dilde kesinliğe” verdiği öneme atıfta bulunarak şaşırtıcı biçimde “Siyonizm, sınırları belirsiz bir terimdir” iddiasını ortaya attı.
Siyonist hareketin yazılı eserleri, politikaları ve liderlerinin açıklamaları, ırkçılığı ortaya koyan yeterli kanıt sunmaktadır.
Bazı eleştirmenler, bir ideoloji ve siyasi hareket olan Siyonizmi ırkçı olarak nitelendirmenin soyut ve anlamsız olduğunu savunuyor. Buna karşılık İsrail Devleti'ni ırkçılıkla suçlamanın, bu olguyu kurumları, yasaları ve uygulamaları üzerinden somut biçimde ortaya koyduğunu ileri sürüyorlar.
Bu görüş kısmen doğru olabilir. Ancak beyaz milliyetçiliği ve beyaz üstünlükçülüğü başta olmak üzere birçok ideoloji, herhangi bir çekince olmaksızın ırkçı olarak nitelendiriliyor. Özellikle Avrupa'daki milliyetçilikler olmak üzere çok sayıda milliyetçilik hareketi de bu kapsamda değerlendiriliyor.
Eğer temel itiraz buysa, bazı eleştirmenlerin Siyonizmi ve bu adı taşıyan siyasi hareketi ırkçı olarak tanımlamaya neden bu kadar sert tepki gösterdikleri açık değildir. Hareketin yazılı eserleri, politikaları ve liderlerinin açıklamaları, ırkçılığını ortaya koyan yeterli kanıt sunmaktadır. Chomsky gibi bir isim veya onun daha sınırlı etkili takipçileri açısından bunların hiçbirinin tartışmalı olmaması gerekir.
Sömürgeci kökenler
“Siyonizm” kelimesi, 1890 yılında Avusturyalı Yahudi gazeteci Nathan Birnbaum (1864-1937) tarafından ortaya atıldı. Ailesi, 1772'de Avusturya tarafından ilhak edilen Polonya'nın Galiçya bölgesinden geliyordu. Birnbaum, Filistin ve Suriye'nin sömürgeleştirilmesini amaçlayan Avusturya Dernekleri Birliği Siyon'u kurdu.
Birnbaum daha sonra, 1897 yılında Siyonist Örgütü kuran Theodor Herzl'i destekledi. Ancak 1898'de Herzl ile yollarını ayırarak Yahudiler için diaspora içinde ulusal-kültürel özerklik fikrini savunmaya başladı. 1900 yılında Siyonizmi tamamen terk ederek Yidiş dilini savunan bir tutum benimsedi. Daha sonra Siyonist olmayan dinî bir grup olan Agudas Yisrael'in liderlerinden biri hâline geldi.
Terimin ortaya çıkışına yeniden bakıldığında, bazı ısrarcı ancak bilgisiz savunucularının aksine Siyonizmin başlangıcından itibaren sömürgeci bir ideoloji ve hareket olduğu görülmektedir. Hareketin temel projesi, Avrupa'daki Yahudiler tarafından Filistin'in sömürgeleştirilmesi olmuştur.
Herzl ve takipçileri, en başından itibaren bu projenin yerli Filistinlilerin sınır dışı edilmesini gerektirdiğini düşünüyor; Filistinlileri Yahudilerden aşağı görüyor ve onları projenin hayata geçirilmesinin önünde bir engel olarak değerlendiriyorlardı. Hareketin tarihinden birkaç örnek bu durumu ortaya koymaya yeterlidir.
Herzl, Yahudi yerleşimcilerin “parasız yerli nüfusu, geçiş ülkelerinde ona iş sağlayarak sınırın ötesine göndermeye çalışmaları, ancak kendi ülkemizde bu nüfusa herhangi bir iş vermemeleri” gerektiğinde ısrar ediyordu.
20. yüzyılın başlarında, Filistin dışında bir Yahudi yurdu kurulmasını savunan İngiliz ırkçısı Israel Zangwill'in Bölgeci (Territorialist) hareketi gibi farklı yaklaşımlar da ortaya çıktı. Ancak bu yaklaşım da ırkçıydı. Zangwill, 1905 yılında Filistinlilerin sınır dışı edilmesini bizzat savundu.
1930 yılında Siyonist Örgütü'nün başkanı Chaim Weizmann, dünya Yahudileri için kendi kaderini tayin hakkını desteklerken Filistinlilerin bu yöndeki taleplerini reddetti. Hareket, o tarihe kadar Filistinlileri bölgeden çıkarma hedefini gerçekleştirememişti.
Weizmann, bir İngiliz yetkiliye yazdığı mektupta, “Yahudi halkına Filistin'de [İngiliz Mandası tarafından] tanınan hakların mevcut sakinlerin rızasına bağlı olmadığını ve onların iradesine tabi tutulamayacağını” belirtti.
Yahudilerin Filistin'le olan bağının sözde “benzersizliğini” öne süren Weizmann, İngiltere bir Yahudi ulusal yurdu vadettiğinde “Filistinli Arapların rızasının sorulmadığını” vurguladı. Irak gibi başka yerlerde Arapların kendi kaderini tayin hakkına sahip olmasını, Filistin'deki Yahudi sömürgeci hedefleriyle çelişen Filistinli taleplerini reddetmek için gerekçe gösterdi.
Irksal hiyerarşi
Weizmann'a göre, kendisinden aşağı gördüğü Filistinliler, “Irak veya Mısır sakinlerinin kendi ülkelerine sahip oldukları anlamda ülkenin sahibi olarak kabul edilemezdi.” Filistinlilere kendi kaderini tayin hakkı, özerk yönetim veya yasama meclisi verilmesinin, “ülkeyi mevcut sakinlerine tahsis etmek” anlamına geleceğini ve Balfour Deklarasyonu'nu “örtülü bir biçimde” geçersiz kılacağını savundu.
Ancak başka bir vesileyle, “Arapları, daha geri bir ırkın daha ileri bir ulusun gelişiyle yaşadığı acılardan mümkün olduğunca korumak istiyoruz” diye yazdı.
Filistinliler sömürgecilerine karşı ayaklandığında Weizmann, mücadeleyi “medeniyet ve inşa güçleri” ile “yıkım güçleri” arasındaki bir savaş olarak tanımladı. Bunu “çölün medeniyete karşı eski savaşı” olarak nitelendirdi ve “durdurulmayacağız” diye yemin etti.
1938 yılında David Ben-Gurion, “Zorunlu nüfus transferini [yerli Filistinlilerin sürgün edilmesini] destekliyorum. Bunda ahlaka aykırı hiçbir şey görmüyorum” açıklamasını yaptı. Bu sözler, aşağı görülen Filistinlilerin bölgeden çıkarılmasını amaçlayan ve Yahudi Ajansı'nın Kasım 1937'de ilk “Nüfus Transferi Komitesi”ni kurmasıyla somutlaşan politikayı yansıtıyordu.
1970'lere gelindiğinde İsrail Dışişleri Bakanı Abba Eban, “İsrail'in kendi kaderini tayin hakkı, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkından ahlaki ve tarihsel açıdan önce gelmelidir; ancak bu, Filistinlilerin hakkını bütünüyle dışlamaz” diyerek düşüncesini açıkça ifade ediyordu.
Siyonist hareket, Yahudi üstünlüğünü savunurken kendisini tanımlama biçimini de değiştiriyordu. Daha 1930'larda, dünya genelinde sömürgecilik karşıtı düşüncelerin güçlenmesi ve Filistin'deki büyük sömürgecilik karşıtı ayaklanmanın etkisiyle Filistin'deki Yahudi yerleşimciler ve Siyonist Örgüt, kendilerini sömürgeci olarak tanımlamanın siyasi açıdan dezavantajlı hâle geldiğini fark etmeye başladı.
Projenin dilini değiştirmeye, başka bir ifadeyle bugün “yeniden markalaşma” olarak adlandırılabilecek bir sürece yöneldiler. Buna rağmen açıkça sömürgeci ifadeler kullanmayı yıllar boyunca sürdürdüler.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Siyonistler, sömürgecilikten kurtuluş hareketlerinin yaygınlaşmasından ve “kendi kaderini tayin hakkı” ilkesinin önem kazanmasından yararlanmaya çalıştı. Irkçı yerleşimci-sömürgeci hareketlerini, aslında Yahudi halkının kendi kaderini tayin etme mücadelesi olarak sunmaya başladılar.
Bu, dikkat çekici bir yeniden tanımlamaydı. Ne Herzl'in yazılarında ne Siyonist Örgüt'ün kongrelerinde ne de Birinci Dünya Savaşı sonrasında Paris Barış Konferansı'na katılan heyetinin konuşmalarında “kendi kaderini tayin hakkı”, projenin temel ilkesi olarak öne sürülmüştü.
Bu terim, 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu'nda, Yahudilerin Filistin'de sömürgeleştirilmesini güvence altına alan 1922 tarihli Milletler Cemiyeti Filistin Mandası'nda ve 1947 tarihli BM Taksim Planı'nda da yer almıyordu.
Hak iddiasında bulunmak
Ne Balfour Deklarasyonu ne de Milletler Cemiyeti Mandası, Yahudilerin Filistin'de devlet kurma hakkını tanıyordu. İngiltere ve Milletler Cemiyeti yalnızca, Yahudi halkının Filistin'le “tarihsel bağlantısı” şeklindeki tartışmalı düşünceyi, Yahudilerin sözde “geri dönüşünü” desteklemenin temeli olarak kabul etmişti.
Taksim Planı, Filistin'deki “soruna” bir “çözüm” olarak Arap ve Yahudi devletleri kurulmasını öneriyordu; ancak Yahudilerin devlet kurmaya yönelik doğuştan gelen bir hakkını ilan etmiyordu.
Mayıs 1948'de, “Siyonizm” teriminin ortaya atılmasından 58 yıl sonra hareket, İsrail Devleti'nin Kuruluş Bildirisi'nde ilk kez böyle bir hak iddiasını dile getirdi. Bildiride, bu hakkın Balfour Deklarasyonu'nda tanındığı, Mandayla yeniden teyit edildiği ve Taksim Planı tarafından kabul edildiği ileri sürüldü. Ancak bunların hiçbiri gerçekte böyle bir hak tanımamıştı.
Siyonizmi, her zaman açıkça savunduğu sömürgeci proje yerine Yahudi halkının “ulusal kurtuluş hareketi” olarak yeniden tanımlama girişimleri, 1960'ların ortalarında Filistin karşıtı Tunuslu Siyonist Albert Memmi tarafından yaygınlaştırıldı. Memmi, dikkat çekici biçimde, sömürgeleştirilenlerin dilini kendi anlatısına uyarlıyordu.
Son yıllarda Michael Walzer de tarihsel bağlamı göz ardı ederek, Yahudi yerleşimci-sömürgeci devletinin kurulmasını “yaklaşık iki bin yıl boyunca imkânsız olan Yahudilerin kendi kaderini tayin hakkının bugün gündelik bir gerçek hâline gelmesi” şeklinde tanımladı.
Bu iddialar, Siyonizmin ve İsrail'in yerleşimci-sömürgeciliğini “sömürgecilik karşıtlığı” olarak sunmaktadır.
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Filistin'deki Hristiyan Haçlılar da benzer argümanları kullanmıştı. Haçlı Seferleri üzerine çalışan İsrailli Siyonist tarihçi Joshua Prawer, Haçlı Seferleri'nin de bir “emperyalizm veya sömürgeleştirme hareketi” olarak değil, Hristiyan bakış açısından bir “sömürgecilikten kurtuluş” eylemi olarak sunulduğunu açıklamaktadır.
İsrail ve Siyonist Örgüt, ırksallaştırılmış Yahudi üstünlüğüne bağlılıklarından hiçbir zaman vazgeçmemiştir.
Irkçılık, Siyonist hareketin her zaman temelini oluşturmuştur. Filistinlilerin topraklarına el koyma projesini başka türlü nasıl meşrulaştırabilirdi? İsrail ve Siyonist Örgüt, ırksallaştırılmış Yahudi üstünlüğüne bağlılıklarından hiçbir zaman vazgeçmemiştir.
Peki, İsrail'in bazı eleştirmenleri neden Siyonizmin ırkçılıkla eş tutulmasına karşı çıkıyor?
Görüldüğü üzere Siyonizmin ırkçılıkla olan ilişkisi konusunda “belirsiz” hiçbir şey yoktur. Bu durum hem bir ideoloji hem de siyasi bir hareket olarak Siyonizmin ırkçılığa bağlılığında açıkça görülmektedir.
Siyonizmin savunucuları, İsrail'in yalnızca Yahudilere ait bir devlet olarak kalması gerektiğini, ırkçı yasalarını ve kurumlarını korumasını savunarak İsrail'in sözde ayrıcalıklı hakkını desteklemeye devam ediyor. Bu hakkı sorgulayan herkesi antisemit olmakla suçluyorlar.
İsrail ve Siyonist hareket, sözlerinde ve eylemlerinde açıkça ırkçı bir tutum sergilemeyi sürdürürken yalnızca bu şekilde tanımlanmaya itiraz ediyor. İsrail'in ve bu hareketin eleştirmenlerinin, Siyonizmin tarihsel ve güncel gerçekliğini doğru ve yerinde biçimde tanımlayan bu nitelemeye karşı çıkarak İsrail'i ve Siyonist hareketi neden aklamaya çalıştıkları ise bir muamma olmaya devam ediyor.