"Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz." (Bakara 154)
"Kartallar gibi gururla yaşayıp, aslanlar gibi öleceğiz" diyenlerin hikâyesi.
Bir anahtar, bir zeytin ağacı, bir kefiye, bir çocuk ve yüzünü dünyaya dönmeyen Hanzala... Filistin'in onurlu direnişinin üçüncü yıl dönümü.
Filistin'i anlamak için bazen haritalara değil, sembollere bakmak gerekir. Çünkü bazı halklar tarihlerini yalnızca kitaplarda değil; evlerinin anahtarlarında, topraklarına diktikleri zeytin ağaçlarında, omuzlarına aldıkları kefiyelerde ve çocuklarına anlattıkları hikâyelerde taşır.
Bazı tarihler vardır yalnızca takvimlerde yer almaz. Bir çağın hafızasına kazınır, siyasetin yönünü değiştirir, toplumların hafızasını yeniden şekillendirir. 7 Ekim 2023 de böyle bir tarihtir.
Bugün üzerinden üç yıl geçmiş bulunan Aksa Tufanı'nı yalnızca o sabah yaşananlarla açıklamak, Filistin meselesinin tarihsel derinliğini görmezden gelmek anlamına gelir. Çünkü Filistin'in hikâyesi 7 Ekim'de başlamadı. 7 Ekim, onlarca yıldır devam eden bir çatışmanın yeni ve son derece yıkıcı bir dönüm noktasıydı.
7 Ekim 2023'te, yıllardır dünyanın gündeminde olan fakat bir türlü çözülemeyen Filistin meselesi yeniden uluslararası siyasetin merkezine oturdu.
Bugün yaşanan zulüm, Birleşik Krallık’ın 1917 Balfour Bildirgesi ile Osmanlı Devleti toprağı Filistin’de "Yahudi halkı için ulusal bir anayurt kurulmasını" vaad etmesiyle başladı. İngiliz mandası altına giren Filistin’in 1922’de yapılan sayıma göre nüfusunun % 88’i Arap, sadece % 11’i Yahudi idi.
Filistin meselesini anlamak için önce 1948'e bakmak gerekir. 1947'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Filistin topraklarının Yahudi ve Arap devletleri arasında bölünmesini öngören 181 sayılı kararı kabul etti, Kudüs için özel bir uluslararası statü öngördü. BM, Filistin topraklarının Arap ve Yahudiler arasında kurulacak iki devlete taksimine karar verdi. Bu adaletsiz taksimle, nüfusun %31’lik kısmını oluşturan Yahudilere Filistin topraklarının %56’sını (ki tapulu arazileri sadece %7 idi), %69’unu teşkil eden Araplara ise topraklarının % 42’sini paylaştırdı.
Filistinliler bu haksız planı reddettiler. İsrail Devletinin ilan edildiğinin ertesi günü, Arap Birliği üyesi beş ülkenin (Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak) İsrail’e açtıkları savaşta yenilmelerinden sonra İsrail Filistin'in yüzde 78'ini ele geçirdi. Geriye kalan yüzde 22'lik kısım ise işgal altındaki Batı Şeria ve kuşatma altındaki Gazze Şeridi olarak ikiye bölündü. 750.000 Filistinli evlerinden zorla çıkarıldı. 1947'den 1949'a kadar Filistinlilerin Nakba (felaket) olarak adlandırdığı olayda 500'den fazla Filistin köyü, kasabası ve şehri yok edildi. Tahminen 15.000 Filistinli öldürüldü. Filistinlilerin uğradıkları katliamlar ve yurt dışına göçe zorlanmaları sebebiyle %69 oranındaki Arap nüfus % 20’ye düştü, sitemli demografik değişimle Yahudi nüfusu % 80’e çıkarıldı.
Filistinlilerin ve dünyanın hafızasına bu sürgün dönemi Nakba, yani “felaket” olarak yerleşti. Nakba, yalnızca bir toprak kaybı değildi. Bir evin kaybıydı. Bir köyün kaybıydı. Bir mezarın geride bırakılmasıydı. Bir çocuğun doğduğu toprakları hiç göremeden büyümesiydi. Belki de en önemlisi, kaybedilen eve ait anahtarın nesiller boyunca saklanmasıydı. Filistinlilerin ellerinde taşıdığı anahtar, zaman içerisinde Filistin davasının en güçlü sembollerinden birine dönüştü. Çünkü anahtarın anlamı açıktı: “Bir gün geri döneceğiz.”
Filistin'in hikâyesi 1948'de evlerinden ayrılmak zorunda kalan işte bu insanların anahtarlarında, 1967'de işgal altında kalan topraklarda, mülteci kamplarında büyüyen çocuklarda, 1987'nin taşlarında, 2000'lerin İntifadasında, Oslo'nun yarım kalmış barış umudunda ve Kudüs'ün gölgesinde yaşamaya devam etti.
1948'in ardından 1967 geldi. Altı Gün Savaşı sonrasında İsrail Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze'yi işgal etti. Birleşmiş Milletler kaynakları, savaşın yaklaşık yarım milyon Filistinlinin ikinci kez yerinden edilmesine yol açtığını ve 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararının işgal edilen topraklardan çekilme ve adil bir barış için temel ilkeler ortaya koyduğunu kaydetmişti.
Böylece Filistin meselesi yeni bir döneme girdi. İşgal artık Filistinlilerin günlük hayatının bir parçası haline geldi. Kontrol noktaları, yerleşimler, sınırlar, tutuklamalar, yıkımlar ve hareket kısıtlamaları yalnızca siyasi tartışmaların konusu olmaktan çıktı, sıradan Filistinlinin hayatının gerçekliği haline geldi. İşte bu ortam, sonraki yılların direniş hareketlerinin toplumsal zeminini oluşturdu.
Taşın, zeytin ağacının ve kefiyenin hikâyesi
1987'de Birinci İntifada başladı. Gazze'deki Cibaliye Mülteci Kampı'nda başlayan halk ayaklanması kısa sürede Batı Şeria ve Doğu Kudüs'e yayıldı. İntifada yalnızca silahlı mücadeleden ibaret değildi. Gösteriler, grevler, boykotlar, vergi direnişleri ve sivil itaatsizlik de hareketin önemli parçalarıydı. Bu nedenle Filistin direnişini yalnızca silah üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Çünkü Filistin direnişinin sembolleri arasında silahtan çok taş vardır.
Ama sembol yalnızca taş da değildir. Bir zeytin ağacıdır. Bir kefiyedir. Bir anahtardır. Duvardaki resimdir. Bir çocuğun tuttuğu bayraktır. Naci el-Ali'nin çizdiği, yüzünü dünyaya çevirmeyen küçük Filistinli çocuk Hanzala'dır.
Hanzala'nın sırtını dünyaya dönmesinin anlamı yıllar içinde daha da büyüdü. O, Filistinlilerin yaşayamadığı çocukluğunu temsil etti. Yerinden edilmişliği temsil etti. Büyümeyi reddeden bir hafızayı temsil etti. Belki de en önemlisi, Filistin meselesinin unutulmasına karşı sessiz bir çığlık haline geldi. Hanzala'nın yüzünü göremeyiz. Çünkü hikâye henüz bitmedi, tarih henüz yazılmadı.
Oslo: barış umudunun ve hayal kırıklığının adı
1990'lara gelindiğinde taraflar arasında diplomatik bir çözüm arayışı güçlendi. 1991 Madrid Konferansı'nın ardından başlayan süreç, 1993'te İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü'nün karşılıklı tanınmasına ve Oslo Anlaşmaları'na uzandı. Filistin Yönetimi'nin kurulması, bazı bölgelerden İsrail askerlerinin kısmen çekilmesi ve Filistinlilerin kendi yönetim mekanizmalarını oluşturması, uzun yıllar süren çatışmanın ardından önemli bir diplomatik kırılma olarak görüldü.
Dünya bir süreliğine “barış mümkün” yalanına inandı. Oslo, nihai statü sorunlarını çözemedi. Kudüs, yerleşimler, mülteciler, sınırlar, güvenlik, Filistin devletinin nihai statüsü. Bütün bu başlıklar çözümsüz kaldı.
Barış süreci ilerlemek yerine giderek tıkandı. 2000 yılında İkinci İntifada başladı. Böylece Filistinlilerin hafızasında Oslo, yalnızca barış umudunun değil, gerçekleşmeyen bir barışın da sembolü haline geldi.
Aksa Tufanı
7 Ekim 2023 sabahı Hamas ve diğer Filistinli silahlı gruplar İsrail'e geniş çaplı bir saldırı düzenleyerek onlarca yıldır Gazze’yi cezaevine çeviren elektronik gözetleme araçları ve silahlarla donatılmış abluka duvarını aştılar. BM Genel Sekreteri António Guterres'in 6 Ekim 2026 tarihli üçüncü yıl dönümü mesajına göre saldırılarda 1.200'den fazla İsrailli ve yabancı uyruklu kişi öldürülmüş, 251 kişi rehin alınarak Gazze'ye götürülmüştü.
Ölen sivillerin önemli bir kısmının Hannibal Kuralı çerçevesinde IDF ateşi ile öldürüldüğü iddia ediliyor ama Netanyahu hükümeti inatla bu konuda soruşturma yapılmasını engelliyor.
İsrail ordusu ve istihbaratının hazırlıksız yakalandığı, kendilerinin yenilmez güç olduğu algısının çöktüğü bu saldırılara İsrail ordusu orantısız bir karşılık verdi. Bütün bir Gazze cehenneme çevrildi. Bütün dünyanın gözleri Gazze'ye odaklandı.
Yıkılan evler, hastaneler, çocuklar, mülteci kampları, ailesini kaybedenler, enkazların arasında yakınlarını arayanlar... Anne karnındaki çocuklar doğunca düşman olacaklar diye hedef alınarak vuruldu, çadırlarda çok sayıda aile yakıldı, yemek dağıtım kuyruklarında bir kap yemek almak için sıraya giren yüzlerce masum taranarak öldürüldü
Savaşın üç yıl içerisinde yarattığı yıkımın boyutu Birleşmiş Milletler ve uluslararası kuruluşların raporlarına da yansıdı. 2026 tarihli ortak BM-AB-Dünya Bankası değerlendirmesine göre çatışmanın ilk iki yılında Gazze'de on binlerce Filistinli hayatını kaybetti, yüz binlerce kişi yaralandı ve yaklaşık 1,9 milyon kişi yerinden edildi.
Aksa Tufanı ve bu saldırıya İsrail’in soykırım yaparak verdiği cevap Ortadoğu'nun güç dengelerini ve uluslararası siyasetin Filistin'e bakışını köklü biçimde değiştirdi.
Gazze'den Lahey'e
Aksa Tufanı'nın en önemli sonuçlarından birisi, Filistin meselesinin askeri ve siyasi alanın ötesinde uluslararası hukukun merkezine taşınması oldu. Güney Afrika, Aralık 2023'te İsrail aleyhine Uluslararası Adalet Divanı'nda soykırım davası açtı. Burada önemli bir ayrım vardır. Uluslararası Adalet Divanı devletlerin sorumluluğunu, Uluslararası Ceza Mahkemesi ise bireylerin cezai sorumluluğunu inceler.
UAD 2004 yılından itibaren, İsrail'in soykırım niteliğindeki fiillerini önlemesi ve askeri operasyonlarını durdurması için ihtiyati tedbir kararları alınması başvurusu çerçevesinde İsrail için bir takım tedbir kararları verdi. Ama İsrail bu kararların hiçbirisine uymadı.
Diğer taraftan, Uluslararası Ceza Mahkemesi(UCM); Gazze'deki savaşta "açlığı bir savaş yöntemi olarak kullanmak", "insanlığa karşı suçlar" (cinayet, zulüm ve diğer insanlık dışı eylemler) ile "sivil nüfusa yönelik kasıtlı saldırılar düzenlemek" suçları dolayısıyla İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama emri çıkardı.
İsra Suresi'nin ilk ayetinde Mescid-i Aksa'nın “çevresini bereketlendirdiği” belirtilen mekân olarak anılması ise Kudüs'ün Müslümanların dini hafızasındaki yerini ortaya koyar.
Aksa bu nedenle yalnızca bir yapı değildir. Bir hafızadır, emanettir, medeniyetin izidir, milyonlarca insan için Filistin meselesinin manevi merkezidir.
Filistin'in hikâyesini yalnızca savaş görüntüleriyle anlatmak da büyük bir eksiklik olur. Çünkü Gazze'de her şey bir direniştir; bir doktorun hastanesinde kalması direniştir, bir öğretmenin çocuklara ders vermesi, bir annenin çocuğunu hayatta tutması, bir gazetecinin dünyaya gördüklerini anlatması, bir çiftçinin toprağına zeytin dikmesi, bir çocuğun Filistin bayrağını taşıması, bir ailenin 1948'den kalan anahtarı hâlâ saklaması, bir sanatçının Hanzala'yı yeniden çizmesi, Bu nedenle Filistin direnişinin en güçlü taraflarından biri, hafızayı yaşatabilme kapasitesidir. İşgal yalnızca toprağı kontrol etmek değildir. Hafızayı da kontrol etmeye çalışır. Bir halkın tarihini unutmasını bekler. Filistinlilerin en büyük meydan okuması ise tam burada ortaya çıkar: Unutmamak.
Üç yıl sonra: Aksa Tufanı neyi değiştirdi?
7 Ekim'in üzerinden üç yıl geçti yani 36 ay. Dileriz ki bir dahaki sene kurtuluşu kutlayalım.
İsrail'in Gazze politikası Avrupa'da ve dünyanın farklı bölgelerinde ciddi siyasi tartışmalara yol açmaktadır. İsrail, tarihinin en ağır diplomatik ve hukuki meşruiyet tartışmalarından biriyle karşı karşıyadır. Bu durum Filistin direnişinin uluslararası siyasetteki yerinin değiştiğini göstermektedir.
Aksa Tufanı, Filistin meselesini yeniden dünya gündeminin merkezine taşıdı. İsrail'in güvenlik anlayışını sarstı. Ortadoğu'daki dengeleri değiştirdi. ABD ve Avrupa'nın Ortadoğu politikalarını yeniden tartışmaya açtı. Filistin devletinin tanınmasını hızlandırdı. Uluslararası hukukun mekanizmalarını harekete geçirdi. Dünya kamuoyunda Filistin meselesine yönelik toplumsal farkındalığı büyüttü. En önemlisi, yıllardır “çözülemeyen mesele” olarak görülen Filistin sorununu yeniden uluslararası sistemin ahlaki ve hukuki sınavlarından biri haline getirdi.
Bugün dünyanın farklı başkentlerinde Filistin bayraklarının dalgalanması, üniversitelerde Filistin tartışmalarının yapılması, uluslararası mahkemelerde davaların görülmesi ve devletlerin Filistin'i tanıma kararları alması tek başına bir çözüm değildir. Ama bunların tamamı aynı gerçeğe işaret eder: Filistin artık dünyanın görmezden gelebileceği bir mesele değildir.
Savaş İsrail’in beklemediği şekilde uzayıp, Gazze'deki insani yıkım derinleştikçe ve uluslararası hukuk tartışmaları büyüdükçe diplomatik atmosfer de değişmeye başladı. İlk başta İsrail’e destek veren ülkeler hızla destek çekmeye ve kınama bildirileri yayınlamaya başladılar. Filistin'in tanınması yönündeki adımlar arttı. 2024 yılında İspanya, İrlanda, Norveç ve Slovenya Filistin'i tanıdı. Aynı süreç Birleşmiş Milletler'de de kendisini gösterdi. 2024'te Genel Kurul, Filistin'in BM üyeliğine uygun olduğunu belirleyen ve Güvenlik Konseyi'nden üyelik başvurusunu yeniden değerlendirmesini isteyen kararı 143 oyla kabul etti.
2025'te ise Fransa, Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya, Portekiz ve başka ülkelerin de dahil olduğu yeni bir tanıma dalgası ortaya çıktı. Yıl içinde BM Genel Kurul’unda iki devletli çözümü ve Filistin devletine giden yolu destekleyen New York Deklarasyonu'nu 142 oyla onayladı. 7 Ekim 2023’ten önce Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde Filistin Devleti'ni tanıyan ülke sayısı 136 iken 7 Ekim 2026 itibariyle (Vatikan ile birlikte) bu sayı 157’ye çıktı. Gün geçtikçe daha fazla ülke Filistin'i tanımaya hazırlanmaktadır.
Bugün Gazze'nin üzerinde hâlâ ağır bir gölge var. 2025'te yürürlüğe giren ateşkes sonrasında geniş çaplı çatışmalar azalsa da BM'nin Eylül 2026 değerlendirmesi, ateşkesin kırılganlığını, saldırıların ve insani sorunların sürdüğünü, Gazze'nin büyük bölümünün erişim açısından ciddi kısıtlamalar altında olduğunu belirtiyor.
Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da Filistinli nüfusun yoğunluğunu kırmak amacıyla bölgeye Yahudi yerleşimciler teşviklerle yerleştirilmektedir. Bu yerleşimci grupları; Filistinlilerin ekinlerini yakma, hayvanlarını gasp etme, ev ve araçlara saldırma, mülklerine ek koyarak köylüleri yerlerinden etmeye zorlamaktadır ve bu saldırılar çoğu zaman İsrail ordusunun koruması veya gözetimi altında gerçekleşmektedir.
Yani üç yılın sonunda mesele bitmiş değildir. Aksine başka bir aşamaya geçmiştir. Şimdi mesele yalnızca savaşın durması değildir. Gazze'nin yeniden inşasıdır. Filistinlilerin yerinden edilmiş hayatlarının yeniden kurulmasıdır. Hukuki hesap verebilirliktir. Filistin'in siyasi geleceğidir. Filistinlilerin özgürlüğüdür. Bunun yolu ise yalnızca askeri güçten geçmez. Her şeyden önce adalet gerekir. Allah'ın adaleti ise hiçbir zaman şaşmaz ve gecikmez.
Aksa Tufanı'nın üçüncü yıl dönümünde sorulması gereken en önemli soru şudur: Bir halkın acısını dünyanın görmesi için daha kaç kayıp gerekir?
Filistin'in hikâyesi yalnızca savaşların tarihi değildir. Bu, evini kaybeden ama anahtarını kaybetmeyenlerin hikâyesidir. Bu, toprağını kaybeden ama hafızasını kaybetmeyenlerin hikâyesidir. Bu, yıkılmış bir evin enkazından çıkan zeytin dalının hikâyesidir. Bu, yüzünü dünyaya dönmeyen Hanzala'nın hikâyesidir. Bu, Mescid-i Aksa'nın taşlarında yaşayan bir medeniyet hafızasının hikâyesidir. Bu, İsmail Haniye'nin, Rim'in, "Erklerimizi öldürüyorlar ama kadınlarımız hala aykata" diye direnenlerin hikâyesidir. Bu Nuri Pakdil'in " Gel. Anne ol. Çünkü anne bir çocuktan bir Kudüs yapar" dizelerindeki annelerin hikâyesidir. Bu, üç kuşaktır “unutmayacağız” diyen onurlu bir halkın hikâyesidir.
Bu hikâyenin sonunda yalnızca bir tarafın acısının tanınması değil, adaletin kendisinin kazanması gerekir. Çünkü adalet bir halkın mülkü değildir. Bir devletin tekelinde değildir. Adalet, insanlığın ortak vicdanıdır. Bu nedenle Filistin meselesi ne yalnızca bir füzedir, ne yalnızca bir duvar, ne de yalnızca bir diplomatik bildiridir. Mesele özgürlük, güvenlik, hukuk ve insan onurunun aynı cümlede buluşabilmesidir.
Üç yıl önce dünya Gazze'ye yeniden baktı. Üç yıl boyunca Gazze dünyaya baktı. Şimdi tarihin önünde duran soru şudur: Dünya, Gazze'ye yalnızca bakacak mı; yoksa gördüğü adaletsizliği değiştirecek iradeyi de gösterecek mi?
Tarih, yalnızca kimlerin savaştığını yazmaz. Tarih, kimlerin sustuğunu, kimlerin konuştuğunu ve kimin adalet için ayağa kalktığını da yazar. Filistin'in dünyaya bıraktığı en büyük miras budur: Toprak işgal edilebilir. Evler yıkılabilir. Şehirler haritadan silinebilir. Fakat bir halk davasını koruduğu sürece hikâyesini tamamen kaybetmez.
Filistin'in hikâyesi henüz bitmedi. Çünkü tarih henüz son cümlesini yazmadı. Yürü kardeşim ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin.
Esin ÇOŞTU