Hukuki Dayanaktan Yoksun Bir Kavram: “Askıya Alma” ve İndus Suları Antlaşması

  1. Anasayfa /
  2. Tüm Analizler
  3. /
  4. Analiz
SDE Editör | 14 Ekim 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

1960 yılında imzalanan ve Dünya Bankasının arabuluculuğuyla sonuçlandırılan İndus Suları Antlaşması (Indus Waters Treaty – IWT), Hindistan ile Pakistan arasında İndus Havzası’ndaki nehir sularının paylaşımını düzenlemektedir. Antlaşma uyarınca doğudaki üç nehir (Ravi, Beas ve Sutlej) Hindistan’a, batıdaki üç nehir (İndus, Jhelum ve Chenab) ise Pakistan’a tahsis edilmiştir. Hindistan’a, Pakistan’a tahsis edilen batı nehirlerinin kendi topraklarından geçtiği kesimlerde bu suları belirli amaçlarla kullanma hakkı tanınmış; ancak söz konusu kullanım, antlaşmada öngörülen sınırlamalara ve sıkı koşullara bağlanmıştır.

Altı yılı aşkın on yıl boyunca varlığını koruyan antlaşma, birbirine rakip iki devlet arasında iş birliğinin istisnai örneklerinden biri olmuştur. Ancak bu durum, geçen yıl yaşanan gelişmelerle ciddi biçimde sarsılmıştır. 22 Nisan 2025’te, Hindistan’ın yasa dışı işgali altındaki Cammu ve Keşmir’in Pahalgam bölgesinde düzenlenen saldırıda 26 kişi hayatını kaybetmiştir. Hindistan, kamuoyuna Pakistan’ın sorumluluğunu ortaya koyan kanıtlar sunmaksızın saldırıdan Pakistan’ı sorumlu tutmuş ve bir gün sonra antlaşmayı “askıya aldığını” açıklamıştır. Yeni Delhi, bu kararın Pakistan’ın “sınır ötesi terörizme verdiği desteği inandırıcı ve geri dönülemez biçimde sona erdirmesine” kadar yürürlükte kalacağını bildirmiştir. Pakistan ise tarafsız, şeffaf ve güvenilir bir soruşturma yürütülmesi için iş birliğine hazır olduğunu açıklamış, ancak Hindistan bu teklifi kabul etmemiştir.

Hindistan’ın kararını açıklarken kullandığı İngilizce abeyance sözcüğü, İndus Suları Antlaşması’nda açıkça düzenlenmiş bir hukuki mekanizmaya karşılık gelmemektedir. Bu kavram, 1960 tarihli antlaşmada yer almadığı gibi, Antlaşmalar Hukukuna İlişkin Viyana Sözleşmesi’nde de bağımsız bir askıya alma gerekçesi olarak düzenlenmemiştir. Bununla birlikte, uluslararası hukukta bir antlaşmanın uygulanmasının askıya alınması, belirli koşullar altında başvurulabilen hukuki bir işlemdir. Dolayısıyla belirleyici mesele, kullanılan sözcüğün kendisinden ziyade, Hindistan’ın tek taraflı kararının geçerli bir hukuki dayanağının bulunup bulunmadığıdır. Antlaşmada, taraflardan birine diğerinin rızası olmaksızın antlaşmayı askıya alma konusunda genel bir yetki tanıyan açık bir hüküm bulunmamaktadır. XII. madde ise antlaşmanın değiştirilmesi veya sona erdirilmesini tarafların karşılıklı rızasına bağlamaktadır. Uluslararası hukukun temel ilkelerinden pacta sunt servanda, yani antlaşmalara bağlılık ilkesi de Viyana Sözleşmesi’nin 26. maddesinde ifadesini bulmaktadır. Bu ilkeye göre yürürlükteki antlaşmalar tarafları bağlar ve iyi niyetle uygulanmalıdır. Söz konusu ilkenin örf ve âdet hukuku niteliği, Hindistan’ın Viyana Sözleşmesi’ne taraf olup olmamasından bağımsız olarak değerlendirilmesini gerektirir. Bu çerçevede Hindistan’ın tek taraflı askıya alma kararının, antlaşmadan doğan yükümlülükleri kendiliğinden ortadan kaldırdığı söylenemez.

Viyana Sözleşmesi, bir antlaşmanın sona erdirilmesi veya uygulanmasının askıya alınması için sınırlı hukuki gerekçeler öngörmektedir. Bunlar arasında diğer tarafın antlaşmayı esaslı biçimde ihlal etmesi, antlaşmanın uygulanmasının sonradan imkânsız hâle gelmesi ve koşullarda köklü bir değişikliğin meydana gelmesi bulunmaktadır. Ancak mevcut olayda bu gerekçelerin uygulanabilirliği ciddi hukuki sorunlar doğurmaktadır. Ne kadar ağır olursa olsun, bir saldırı, tek başına, su paylaşımını düzenleyen bir antlaşmanın ihlali anlamına gelmez. Esaslı ihlalden söz edilebilmesi için antlaşmanın hükümlerinin ihlal edilmiş olması gerekir; antlaşmayla doğrudan bağlantısı bulunmayan başka bir hukuka aykırı fiil, yalnızca ciddiyeti nedeniyle kendiliğinden bu kapsamda değerlendirilemez. Pakistan’ın İndus Suları Antlaşması’nı ihlal ettiğini ortaya koyan somut bir hukuki tespit de bu çerçevede önem taşımaktadır. Öte yandan nehirlerin akmaya devam etmesi, antlaşmanın uygulanmasının bütünüyle imkânsız hâle geldiği iddiasını desteklememektedir. Koşullarda köklü değişiklik gerekçesi ise uluslararası hukukta dar yorumlanır ve antlaşmanın bağlayıcılığını tek taraflı olarak ortadan kaldırmak için kolayca kullanılabilecek bir istisna değildir. Bu nedenlerle Hindistan’ın kararının, anılan hukuki gerekçelerden herhangi birine dayanılarak meşrulaştırılması güç görünmektedir.

Uluslararası hukuk, belirli koşullar altında, bir devletin başka bir devletin uluslararası yükümlülüklerini ihlal etmesine karşılık olarak karşı önlemlere başvurmasına izin verebilir. Hindistan kararını resmen bir karşı önlem olarak nitelendirmemiş olsa da askıya alma kararını Pakistan’ın terörizme destek verdiği iddiasına bağlaması, bu yönde bir hukuki savunma ihtimalini gündeme getirmektedir. Bununla birlikte, bir işlemin karşı önlem olarak değerlendirilebilmesi için uluslararası sorumluluk hukukunun öngördüğü koşulları karşılaması gerekir. Uluslararası Hukuk Komisyonunun Devletlerin Uluslararası Haksız Fiillerden Sorumluluğuna İlişkin Maddeleri bu konuda önemli bir referans oluşturmaktadır. Öncelikle, karşı önleme gerekçe gösterilen uluslararası haksız fiilin ilgili devlete hukuken isnat edilebilmesi gerekir. Hindistan’ın kamuoyuna açıkladığı bilgiler, Pakistan’ın saldırıdan hukuken sorumlu olduğunu tek başına ortaya koymamaktadır. Ayrıca karşı önlemlerin orantılı olması ve belirli temel yükümlülüklere aykırı sonuçlar doğurmaması gerekir. Yaşam için vazgeçilmez kaynaklara erişim ve insani ihtiyaçların korunması bu değerlendirmede özel önem taşımaktadır. Pakistan’daki tarımsal üretimin yaklaşık yüzde 90’ının İndus Havzası’ndaki sulama sistemine bağımlı olduğu dikkate alındığında, su akışının siyasi baskı aracı hâline getirilmesi ciddi insani ve hukuki kaygılara yol açmaktadır. Hindistan’ın antlaşma çerçevesinde paylaşılması gereken taşkın ve su salımı verilerini iletmeyi durdurduğu yönündeki iddialar da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Zira suyun miktarı kadar, ne zaman ve hangi koşullarda bırakıldığı da tarımsal üretim açısından belirleyicidir; yanlış zamanlamayla yapılan su salımı ekili alanların sular altında kalmasına, yetersiz su salımı ise ekim ve hasat dönemlerinde ciddi kayıplara neden olabilir.

Hindistan’ın antlaşmayı tek taraflı olarak askıya aldığını açıklaması, antlaşmanın hukuken sona erdiği anlamına gelmez. Antlaşmanın XII. maddesindeki hükümler ve genel uluslararası hukuk kuralları dikkate alındığında, tarafların karşılıklı rızası olmaksızın antlaşmanın sona erdirilmesi veya tek taraflı bir kararla bütün yükümlülüklerin ortadan kaldırılması hukuken ciddi itirazlarla karşılaşmaktadır. Bu nedenle Hindistan’ın mevcut yükümlülüklerinin devam ettiği yönündeki hukuki görüş güçlü dayanaklara sahiptir. Dahası, Hindistan antlaşmanın sona erdiğini ileri sürse dahi, uluslararası hukuktan kaynaklanan diğer yükümlülükleri ayrıca değerlendirilmek zorundadır. Yukarı kıyıdaş devletlerin aşağı kıyıdaş devletlere önemli sınır aşan zarar vermeme yükümlülüğü, belirli koşullar altında örf ve âdet hukuku çerçevesinde de gündeme gelmektedir. Bununla birlikte, bu yükümlülüğün kapsamı somut olayın koşullarına, zararın niteliğine ve uygulanabilir uluslararası hukuk kurallarına göre belirlenmelidir. Antlaşma kapsamında ortaya çıkan uyuşmazlığı inceleyen Tahkim Mahkemesinin de Hindistan’ın askıya alma kararına rağmen antlaşmanın yürürlükte kaldığı yönünde değerlendirmede bulunduğu belirtilmektedir. Bu değerlendirme, antlaşmanın hukuki statüsüne ilişkin tartışmada önemli bir dayanak teşkil etmektedir. Dolayısıyla Hindistan’ın tek taraflı kararıyla antlaşmadan doğan bütün yükümlülüklerinin ortadan kalktığı sonucuna varmak için yeterli hukuki temel bulunmamaktadır.

Hindistan, kararını Pakistan’ın iddia edilen hukuka aykırı davranışına verilmiş bir karşılık olarak sunmuştur. Ancak bu gerekçenin uluslararası hukuk bakımından geçerliliği, siyasi açıklamalardan ziyade somut delillere, uygulanabilir hukuk kurallarına ve öngörülen usullere göre değerlendirilmelidir. “Askıya alma” ifadesinin arkasındaki hukuki mesele tam da burada ortaya çıkmaktadır: Bir devlet, belirli bir anlaşmazlığı gerekçe göstererek başka bir alandaki uluslararası yükümlülüklerinden tek taraflı olarak kurtulabilir mi? İndus Suları Antlaşması bakımından bu soruya olumlu yanıt verilmesini sağlayacak açık ve tartışmasız bir hukuki dayanak bulunmamaktadır. Antlaşmayı siyasi bir anlaşmazlığın baskı aracına dönüştürmek, milyonlarca insanın yaşamı ve geçim kaynakları üzerinde ciddi sonuçlar doğurabilecek bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle Hindistan’ın kararının uluslararası hukukla bağdaşmadığı yönünde güçlü hukuki gerekçeler bulunmaktadır. İndus Suları Antlaşması, taraflar hukuken geçerli bir biçimde aksini kararlaştırmadıkları sürece, Hindistan açısından da bağlayıcılığını korumaktadır.

 

Khadija Almus Khanum, İslamabad Uluslararası İslam Üniversitesi'nden Şeriat ve Hukuk alanında Lisans (Onur) derecesine sahiptir. Daha önce Pakistan Başsavcılığı Uluslararası Uyuşmazlıklar Birimi'nde görev yapmıştır. Şu anda IPRI'da Uluslararası Hukuk Araştırma Görevlisi olarak çalışmaktadır. Araştırma ilgi alanları arasında Uluslararası İnsani Hukuk, Uluslararası Su Hukuku, İklim Hukuku ve Uluslararası Uyuşmazlıkların Barışçıl Çözümü yer almaktadır.

 

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA