İran Artık Bitmek Bilmeyen Görüşmeleri Kabul Etmeyecek: Caydırıcılığı Kendi Şartlarına Göre Oluşturuyor

Princeton Üniversitesi Öğretim Üyesi ve eski İranlı diplomat Seyed Hossein Mousavian, Middle East Eye (MEE) için kaleme aldığı analizde, İsrail ile İran arasındaki son çatışmaların ardından Tahran’ın stratejik hesaplarını kökten değiştirdiğini yazdı. Mousavian, Washington'ın somut adımlar atmadan geniş kapsamlı tavizler talep etmesi nedeniyle nükleer diplomasinin çöktüğünü belirterek, İran’ın artık kısıtlama odaklı eski anlayışı terk edip caydırıcılığı kendi şartlarına göre yeniden inşa ettiğini vurguladı.

h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Eski İranlı diplomat Seyed Hossein Mousavian, Middle East Eye’da yayınlanan analizinde, İsrail ve İran arasında hafta sonu yeniden alevlenen askeri gerilimin ve ABD ile yürütülen müzakerelerin tıkanmasının perde arkasını inceledi. Mousavian, Washington'ın, İran'ın dondurulmuş varlıklarının bir kısmının serbest bırakılması gibi ölçülebilir karşılıklı adımlar atmadan Tahran'dan geniş kapsamlı tavizler talep etmesi nedeniyle diplomatik çözüm yolunun tıkandığını belirtti.

Batı dünyasındaki tartışmaların daha çok 2025 yılından bu yana düzenlenen hava saldırılarının İran'ın uranyum zenginleştirme tesisleri ve nükleer altyapısına verdiği fiziksel zararlara odaklandığını ifade eden Mousavian, Tahran'daki merkezi sorunun ise çok daha farklı olduğunu yazdı. İran içindeki temel tartışma, nükleer kısıtlama ve diplomasinin daha büyük bir güvenlik mi sağladığı, yoksa aksine ülkeyi dış müdahalelere karşı daha kırılgan hale mi getirdiği sorusu etrafında şekilleniyor.

Mousavian, ABD-İsrail ortak askeri kampanyasının İran'ın füze kapasitesini yok etmek veya nükleer programını tamamen sonlandırmak gibi ilan edilen hedeflerinin çok azına ulaşabildiğini; buna karşın küresel ekonomik aksamalar, ABD askeri varlıklarına verilen hasarlar ve 1 trilyon doları aşan harcamalarla Washington'a da devasa maliyetler yüklediğini belirtti. Ancak yazara göre bu savaşların asıl kalıcı etkisi, İran'ın stratejik zihninde dört büyük yapısal değişim üretmesi oldu.

İran'ın Stratejik Hesaplarında Yaşanan Dört Büyük Kırılma

Mousavian, bu değişimlerden ilkinin kısıtlama ve angajman üzerine kurulu stratejinin çöküşü olduğunu vurguladı. İran'ın 2015 nükleer anlaşmasına tam uyum göstermesine ve kapsamlı denetimleri kabul etmesine rağmen ABD'nin anlaşmadan tek taraflı çekilmesi, Batı ile yapılan anlaşmaların güvenliği garanti edebileceği fikrini tamamen yıktı ve kısıtlama yaklaşımı artık bir koruma değil, kırılganlık sebebi olarak görülmeye başlandı.

İkinci olarak, ABD'ye olan toplumsal güvenin çöktüğünü belirten Mousavian, on yıl önce nükleer anlaşma yapıldığında İran halkında hakim olan iyimserlik ve ABD ile daha iyi ilişkiler beklentisinin yerini derin bir inançsızlığa bıraktığına dikkat çekti. Bugün iç tartışmalar artık zenginleştirme seviyelerinden ziyade, olası bir yeni anlaşmayı gelecekteki bir ABD yönetiminin tekrar terk etmeyeceğine dair hiçbir garantinin bulunmadığı gerçeği etrafında dönüyor.

Üçüncü büyük değişim ise ideolojiden milliyetçiliğe doğru yaşanan kayma oldu. On yıllardır ABD ve İsrail ile yaşanan gerilimi dini ve ideolojik temellerle açıklayan anlatı, yerini "gündelik milliyetçiliğe" bıraktı; dış askeri baskılar halktaki ideolojik bağlılığı artırmak yerine, kolektif bir ulusal dayanışma ve ortak savunma refleksini tetikledi.

Son ve belki de en önemli değişim ise caydırıcılık anlayışının dönüşümü oldu. Hafta sonu yaşanan son gelişmelerde İran, müttefiki Lübnan'a yönelik ateşkes ihlalleri ve devam eden saldırılar nedeniyle İsrail'i doğrudan hedef aldı. Mousavian, bu hamlenin Tahran'ın İsrail'i kendi topraklarına yapılan bir saldırının intikamı olarak değil, bölgesel bir uyarı olarak ilk kez doğrudan vurması anlamına geldiğini ve inandırıcı bir caydırıcılık enstrümanı olarak öne çıktığını yazdı.

Yeni Güvenlik Doktrini ve Değişen Bölgesel İlkeler

1980'lerdeki İran-Irak Savaşı'ndan sonra şekillenen ve yerli füze/İHA kapasitesi, nükleer yakıt üretimi ile "direniş ekseni" üzerinden caydırıcılığı sınır ötesine taşımayı hedefleyen üç sütunlu savunma doktrini, 2025 ve 2026 yıllarındaki askeri şokların ardından revize edilerek dört yeni ilke etrafında yeniden yapılandırıldı.

Mousavian’ın analizine göre ortaya çıkan ilk yeni ilke, "herkes için güvenlik ya da hiç kimse için güvenlik" yaklaşımıdır. Daha önceki çatışmalarda askeri tepkisini sınırlandıran Tahran, yeni dönemde stratejik planlamasına Körfez'deki tüm ABD askeri tesislerini, Hürmüz Boğazı'nı ve küresel ekonomik çıkarları dahil etti; böylece güvenliğin tek taraflı bir ayrıcalık olamayacağı, ya tüm bölge için geçerli olacağı ya da hiç kimsenin güvende olmayacağı ilkesi benimsendi.

İkinci ilke olarak, "sokak" yani kamuoyu faktörü diplomaside ağırlık kazandı. Stratejik kararlar artık sadece askeri komuta kademesi ve diplomasi arasında şekillenmiyor; yükselen milliyetçilik dalgasıyla birlikte büyük şehirlerde toplanan kitleler, politika yapıcılara Washington ile yapılan müzakerelere aşırı güvenilmemesi gerektiği yönünde net bir baskı uyguluyor ve İran diplomasisi artık kamuoyunun güçlü etkisi altında faaliyet gösteriyor.

Üçüncü olarak, ortaya çıkan yeni fikir birliği, daha güçlü askeri yetenekler, nükleer uzmanlığın kırmızı çizgi olarak korunması, bölgesel ortaklıkların tahkimi ve Hürmüz Boğazı'nın bir savunma kartı olarak masada tutulması gibi araçların kombinasyonunu içeren kapsamlı bir caydırıcılık anlayışını zorunlu kılıyor.

Son ilke ise ortak hafıza ve kayıpların jeopolitik etkisidir. Ayetullah Ali Hamaney, askeri komutanlar ve yüzlerce sivilin öldürülmesi, Şii dünyasında ve İran hafızasında silinmez izler bıraktı. Mousavian, modern tarihte ilk kez bu düzeyde dini ve askeri liderlerin hedef alınmasının, uzun vadeli güvenlik sonuçları doğurmasının kaçınılmaz olduğunu vurguladı.

Diplomasi Penceresi Kapanmadı Ama Şartlar Değişti

Bölgedeki derin güvensizlik iklimine ve siyasi aktörlerin yeni bir çatışma korkusuna rağmen, İran içinde diplomasiye yönelik hala önemli bir destek mevcut. Ancak değişen şey müzakere arzusu değil, gelecekteki herhangi bir anlaşmayı çevreleyen beklentilerdir.

Mousavian, Tahran'ın gelecekteki olası bir anlaşma için artık net üç şartı öne sürdüğünü belirtiyor: NPT çerçevesinde nükleer silah peşinde koşulmayacağı taahhüt edilirken İran'ın uranyum zenginleştirme hakkının resmen tanınması, kapsamlı yaptırım muafiyetleri yoluyla somut ekonomik fayda sağlanması ve askeri çatışmaların tekrarlanmayacağına dair inandırıcı ve bağlayıcı güvenceler verilmesi.

Son askeri gerilimlerin en önemli sonucu, İran'ın askeri gücünün niceliğindeki bir değişimden ziyade, güvenlik, güven, caydırıcılık ve diplomasinin birbirinden ayrılamaz olduğunu kabul eden köklü bir zihniyet dönüşümüdür. Washington ve bölgesel müttefikleri bu değişimi kabul etmedikçe, gelecekteki anlaşmalar geçici kalacak ve çatışma döngüsü devam edecektir.

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA