“Türkiye, Tek Bir Kurşun Bile Atmadan İran Savaşının En Büyük Kazananı Oldu”

Asia Times’ta yayınlanan analizde ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaşta Türkiye’nin aldığı pozisyon ve savaşa aktif katılımı olmadan elde ettiği kazanımları analiz edildi.

h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Asia Times’ta Leon Hadar imzasıyla yayınlanan “Türkiye, tek bir kurşun bile atmadan İran savaşının en büyük kazananı “ oldu başlıklı makalede, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaşta Türkiye’nin aldığı pozisyon ve savaşa aktif katılımı olmadan elde ettiği kazanımları analiz edildi. Yazar, Ankara’nın bu çatışmayı Körfez ortaklıklarını, Kafkasya koridorlarını ve gelişmekte olan bölgesel silah satışlarını güçlendirmek için kullandığı kanaatini paylaşıyor.

Analize göre Ankara, savaş sırasında Tahran'dan uzak durmaya özen gösterdi, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik misilleme saldırılarını açıkça eleştirdi ve savaş öncesi müzakerelerin çöküşünden İran'ın uzlaşmaz tutumunu sorumlu tuttu. Geçerliliğini koruyan mesajı netti: Türkiye savaşa karşıydı ve savaşta kimsenin müttefiki değildi. "Aktif tarafsızlık" olarak tanımlanan bu duruş Türkiye’ye stratejik açıdan giderek artan faydalar sağlamaya devam ediyor. Savaşın başlamasından iki ay sonra, Pakistan arabuluculuğuyla sağlanan ve Nisan başından beri kırılgan ancak devam eden ateşkesle birlikte, savaşın en önemli ikinci dereceden etkisi, Türkiye'nin modern zamanlarda sahip olmadığı bir bölgesel konuma yükselmesi olabilir.

Gerilimi azaltmak için 29 Mart'ta İslamabad'da bir araya gelen Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan dörtlüsü, özünde Türkiye'nin öncülüğünde oluşturulmuş bir formattı ve bu format içerisinde Türkiye güven veren aktördü. Kapsamlı bir çözüme ulaşamasa bile bu arabuluculuk, Ankara’ya diplomatların "erişim hakkı" dediği şeyi, yani savaş sonrası bölgesel düzenin şekilleneceği görüşmelerde kalıcı bir yer sağlamasından dolayı önemlidir. Yazara göre bu Türkiye’nin en belirgin kazanımıdır.

Yazıda daha derin yapısal değişimin coğrafi olduğuna dikkat çekiliyor. Kırk yıl boyunca İran’ın kurguladığı Irak, Suriye, Lübnan ve Körfez'den geçen "direniş" ekseni çöktü, Ukrayna savaşı sebebiyle Rusya’nın zayıflaması İran'ın gerilemesiyle birleşince, Astana süreci boyunca Suriye diplomasisini yöneten Rusya-Türkiye-İran üçgeni fiilen çöktü ve Türkiye bu formatta tek işlevsel arabulucu olarak kaldı; bu da Ankara'nın diplomatik ağırlığının Suriye'nin çok ötesine uzanan önemli bir artışı anlamına geliyor. Sonuçlar sahada şimdiden görülebiliyor. 2024 sonlarında Esad rejiminin devrildiği Suriye'de, Türkiye yanlısı aktörler savaş sonrası çözümün merkezinde yer alıyor ve Ankara'nın İsrail ile kurduğu sessiz çatışma önleme kanalı, İdlib ve kuzeydoğuda doğrudan çatışmaları önleyen başlıca mekanizma konumunda.

Irak'ta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, "Suriye dosyası"nın, İran destekli milislerin Tahran'ın bir zamanlar sağladığı siyasi desteği kaybettiği Kamışlı-Sincar koridorunu da kapsayacak şekilde genişletileceğinin sinyalini verdi.

Türkiye’nin en önemli kazanımlarından birisi Hürmüz Boğazı’nın güvensiz hale gelmesi ile önemli bir enerji dağıtım ve lojistik merkezi haline gelmesi oldu. Avrupa ve Türkiye'yi Basra Körfezi'ne bağlamak için tasarlanan ve Irak üzerinden geçecek olan 17 milyar dolarlık "Kalkınma Yolu" projesi, bir yıl öncesine kıyasla birdenbire uygulanabilir hale geldi. Aynı şekilde, İran topraklarını tamamen bypass ederek Türkiye'yi Orta Asya'ya bağlayacak olan Güney Kafkasya'dan geçen Zangezur Koridoru da uygulanabilir görünüyor. Bir araya getirildiğinde, bu koridorlar Doğu-Batı ticaretinin önemli bir bölümünü Türkiye'nin kontrolündeki alan üzerinden yeniden yönlendirecektir. Bu taktiksel bir kazanç değil, nesiller arası bir yeniden yapılanmadır.

Savaş, 28 Şubat'tan çok önce başlayan Körfez güvenlik düşüncesindeki dönüşümü de hızlandırdı. İran füzelerinin Amerikan himayesine rağmen Suudi Arabistan, BAE ve Katar'daki sivil altyapıyı vurmasını izleyen Körfez monarşileri, sessizce güvenlik ortaklıklarını Washington'a olan tek bağımlılıktan uzaklaştırarak çeşitlendiriyorlar.

Türkiye, bölgesel alanda açık ara en uygun alternatiftir. Son on yılda Türkiye, büyük bir silah ithalatçısından, Bayraktar İHA'ları, KAAN beşinci nesil savaş uçağı ve MILGEM programı kapsamında genişleyen deniz filosu gibi platformlarla desteklenen, 2026 yılına kadar yerli üretimin %80'i aşmasını hedefleyen, kendi kendine yeten küresel bir ihracatçıya dönüştü.

Mart ayı boyunca sessizce sonuçlandırılan savunma anlaşmaları, Ankara'nın Körfez'deki endişeleri uzun vadeli sözleşmelere ve yerleşik siyasi ilişkilere dönüştürdüğünü gösteriyor.

Buna Türkiye'nin Temmuz ayındaki NATO zirvesine ev sahipliği yapma rolünü de eklersek, tablo daha da netleşiyor. Erdoğan, Ocak ayında sahip olmadığı bir kozla bu toplantıya gelecek: ittifakın en savunmasız ön cephe devleti, vazgeçilmez bir arabulucu ve Washington'ın daha önce dışlamaya çalıştığı Batı savunma sanayi çerçevelerine yeniden entegre edilmesi için güvenilir bir aday.

 

 

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA