Yunan Geopolitico Genel Yayın Yönetmeni Savvas Kalenderidis: Türkiye Bizim Bir Hata Yapmamızı Bekliyor, Böyle Bir Durumda Türk Kâbusu Yunanistan’ın Üzerine Çöker

Yunan Geopolitica yazarı Savvas Kalenderidis, Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan’la doğrudan bir savaşa ihtiyaç duymadan adım adım alan kazanmaya çalıştığını savundu. Atina’nın “sakin sular” politikasının Ankara’nın stratejisini kolaylaştırdığını ileri süren Kalenderidis, Yunanistan’ın kendi haklarını kullanmaktan kaçınmasının uzun vadede Türkiye’nin tezlerini bölgede fiilî bir gerçeğe dönüştürebileceği uyarısında bulundu.

h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Yunanistan’da Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz politikasına yönelik tartışmalar devam ederken Geopolitica yazarı Savvas Kalenderidis, 26 Ağustos 2026 tarihli analizinde Ankara’nın bölgesel stratejisine ilişkin dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu.

“Türkiye Ege Denizi’nin yarısını savaşsız istiyor — Hemen Münhasır Ekonomik Bölge ilan edin” başlıklı yazısında Kalenderidis, Türkiye’nin asıl amacının Yunanistan’la askerî çatışmaya girmek olmadığını öne sürdü.

Yazara göre Ankara bunun yerine güç tehdidi, diplomasi, hukuki düzenlemeler ve sahadaki uygulamaları birlikte kullanarak Türk tezlerini zaman içerisinde kalıcı ve uluslararası sistem tarafından alışılmış bir gerçekliğe dönüştürmeye çalışıyor.

“Türkiye’nin Savaşa İhtiyacı Yok”

Kalenderidis’in analizinin merkezinde Türkiye’nin Yunanistan’la doğrudan savaşa ihtiyaç duymadan hedeflerine ulaşabileceği iddiası bulunuyor.

Yazara göre Türk-Yunan savaşı NATO’nun güneydoğu kanadını ciddi biçimde sarsabileceği gibi Türkiye açısından da sonuçları öngörülemeyen bir süreç başlatabilir.

Bu nedenle Kalenderidis, Ankara’nın daha farklı bir yöntem izlediğini savunuyor. Yazar bu yöntemi güç tehdidi, diplomatik baskı, hukuki adımlar ve sahadaki fiilî uygulamaların bir arada kullanıldığı uzun vadeli bir strateji olarak tanımlıyor.

Kalenderidis’in temel endişesi ise Türkiye’nin savaşa başvurması değil, Yunanistan’ın savaş ihtimalinden çekinerek kendi haklarını kullanmaktan giderek daha fazla kaçınması.

Türkiye-Libya Mutabakatını “Başarılı Bir Oldubitti” Olarak Görüyor

Kalenderidis, Türkiye ile Libya arasında imzalanan deniz yetki alanları mutabakatını bu stratejinin en önemli örneklerinden biri olarak gösteriyor.

Yunanistan açısından söz konusu mutabakatın kabul edilemez olduğunu savunan Kalenderidis, buna rağmen Ankara’nın siyaseten önemli bir sonuç elde ettiğini düşünüyor.

Yazara göre Türkiye ve Libya önce anlaşmayı imzaladı, ardından Birleşmiş Milletlere sundu, ilgili haritayı uluslararası dolaşıma soktu ve sonrasında bu yaklaşımı sahada savunmaya başladı.

Kalenderidis’in Atina’ya yönelik eleştirisi de burada yoğunlaşıyor. Yazar, Türkiye’nin önce kendi tezlerini hukuki ve siyasi bir veri haline getirdiğini, Yunanistan’ın ise daha sonra bunun hukuki sonuç doğurmadığını anlatmaya çalıştığını savunuyor.

“Yunanistan Derhal MEB İlan Etmeli”

Kalenderidis’in Atina yönetimine yönelik en somut önerisi ise Yunanistan’ın Ege ve Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesi.

Yazar, Yunanistan’ın MEB ilanının ardından komşu ülkelerle deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına yönelik anlaşmalar yapması gerektiğini savunuyor.

Bu konuda Kıbrıs Cumhuriyeti’ni örnek gösteren Kalenderidis, Lefkoşa’nın önce MEB ilan ettiğini, daha sonra Mısır, İsrail ve Lübnan’la sınırlandırma süreçlerine girdiğini hatırlatıyor.

Kalenderidis ayrıca Türkiye’nin Yunanistan’a yönelik “casus belli” kararının karasularının 12 deniz miline çıkarılmasıyla bağlantılı olduğunu, MEB ilanıyla ilgili olmadığını belirterek Atina’nın MEB konusunda da sürekli savaş ihtimalini öne çıkarmasını eleştiriyor.

“Mavi Vatan Artık Yalnızca Bir Harita Değil”

Kalenderidis’in analizindeki dikkat çekici değerlendirmelerden biri de Mavi Vatan doktrinine ilişkin.

Yazara göre Mavi Vatan artık yalnızca emekli veya görevdeki askerlerin açıklamalarında, siyasi söylemlerde ya da çeşitli haritalarda ortaya çıkan bir yaklaşım olmaktan çıktı.

Kalenderidis, Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin iddialarını yasalar, bakanlık kararları, Cumhurbaşkanlığı kararları ve farklı devlet kurumlarının uygulamaları içerisine yerleştirdiğini savunuyor.

Bu nedenle Mavi Vatan’ın giderek Türkiye’nin “devlet hukukuna ve idari pratiğine” dönüştüğünü ileri sürüyor.

Yazar, Türkiye’nin aynı coğrafyada yenilenebilir enerji projeleri, çevre koruma alanları, bilimsel araştırmalar ve kültürel faaliyetler üzerinden de yetki ve idari varlık oluşturmaya çalıştığını iddia ediyor.

Deniz Parklarını da Mavi Vatan Stratejisiyle Birlikte Okuyor

Kalenderidis, Türkiye’nin deniz parklarına yönelik adımlarını yalnızca çevre politikası kapsamında değerlendirmiyor.

Yazar Ege’deki deniz yetki alanları, Mavi Vatan’ın kurumsallaştırılması, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz politikası ile Yunanistan-Kıbrıs arasındaki Great Sea Interconnector (GSI) elektrik bağlantısını aynı stratejik tablonun parçaları olarak görüyor.

Bu çerçevede NAVTEX ilanlarının, araştırma faaliyetlerinin, enerji projelerinin ve deniz parklarının birbirinden bağımsız gelişmeler olmadığını savunuyor.

“Sakin Sular Türkiye’ye Hizmet Etti”

Kalenderidis, Türkiye ile Yunanistan arasında Atina Deklarasyonu sonrasında başlayan ve “sakin sular” olarak adlandırılan normalleşme dönemine de kuşkuyla yaklaşıyor.

Yazara göre Ankara, bu dönemde Ege, adalar, deniz yetki alanları ve Kıbrıs konusundaki temel tezlerinden vazgeçmedi.

Kalenderidis bu nedenle askerî gerilimin azalmasını Türkiye’nin politikasını değiştirmesinin sonucu olarak görmüyor. Aksine, Ankara’nın daha önce askerî baskıyla elde etmeye çalıştığı bazı sonuçları daha düşük gerilimle elde edebildiği için bu yöntemi tercih ettiğini ileri sürüyor.

ABD Konusunda Atina’yı Uyardı

Kalenderidis, Yunanistan’ın Türkiye karşısında yalnızca ABD ve Batılı müttefiklerine güvenmesini de yeterli bulmuyor.

ABD’nin iki NATO üyesi Türkiye ve Yunanistan arasında bir savaş istemeyeceğini kabul eden yazar, bunun olası bir kriz sırasında Washington’ın otomatik biçimde Yunanistan’ın tezlerini destekleyeceği anlamına gelmediğini savunuyor.

Bu konuda 1996’daki İmia/Kardak krizini örnek gösteren Kalenderidis, Washington’ın kriz sırasında meseleyi yalnızca hukuki argümanlar üzerinden değerlendirmediğini ve ortaya çıkan siyasi tablonun daha sonra “gri bölgeler” tartışmalarına alan açtığını ileri sürüyor.

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA