Analizde Türkiye ile Ürdün’ün on yılı aşkın süren Suriye iç savaşından en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldığı ve Aralık 2024’te Beşşar Esed rejiminin çökmesiyle iki ülkenin sınırlarında yeni bir jeopolitik dinamiğin ortaya çıktığı özellikle vurgulanıyor. Analize göre bu yeni ortam, Ankara ve Amman arasında daha yakın koordinasyonu zorunlu hale getiriyor.
Analizde Ürdün’ün geleneksel olarak tarafsız bir bölgesel politika izleyen görece küçük bir aktör olmasına rağmen jeopolitik konumu nedeniyle Türkiye açısından stratejik önem taşıdığı ifade ediliyor. Bu çerçevede Ürdün Kralı II. Abdullah’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın davetiyle İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleştirdiği görüşmenin, iki ülke ilişkilerinde yeni dönemin göstergesi olduğu değerlendirmesi yapılıyor. Analiz, kralın son ziyaretinin 2019’da gerçekleştiğini ve o dönemde bölgesel koşulların bugünkünden oldukça farklı olduğunu hatırlatıyor .
Metinde ayrıca 7 Ekim saldırıları, İran-İsrail gerilimi ve Suriye’de rejim değişimi gibi gelişmelerin Türkiye ile Ürdün’ün güvenlik algılarını birbirine yaklaştırdığı belirtiliyor. Analize göre Esed sonrası dönemde Ürdün, özellikle Suriye ve Gazze başlıklarında Türkiye’nin bölgesel politikalarında kilit ortaklardan biri haline gelmiş durumda. Ankara açısından Amman hem güney sınır hattında dengeleyici bir aktör hem de yeni bölgesel düzenin yönetiminde pratik bir ortak olarak görülüyor.
Analizde dikkat çekilen önemli unsurlardan biri de Türkiye, Suriye, Irak ve Lübnan arasında oluşturulan bölgesel güvenlik koordinasyon mekanizmasına Ürdün’ün dahil edilmesi. Amman’ın Türkiye öncülüğünde düzenlenen dışişleri, savunma ve istihbarat toplantılarına ev sahipliği yaptığı, bu platformun terörle mücadele ve ortak tehditlere karşı koordinasyonu amaçladığı belirtiliyor .
Analiz ayrıca Türkiye-Ürdün iş birliğiyle, yeni Suriye yönetiminin talebi doğrultusunda Şam’da kurulan ve özellikle DEAŞ’a karşı mücadeleyi desteklemeyi amaçlayan ortak misyonun, bölgesel güvenlik iş birliğinin kurumsallaşması açısından somut bir adım olduğunu ifade ediyor. Türkiye ve Ürdün’ün ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze barış sürecine yönelik oluşturduğu girişimde birlikte yer almasının da iki ülkenin diplomatik rolünün kesiştiğini gösterdiği belirtiliyor.
Metinde iki liderin ortak açıklamalarında bölge ülkelerinin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasına yapılan vurgunun, Ürdün’ün statükoyu korumaya dayalı dış politikası ile Türkiye’nin merkezi ve birleşik Suriye vizyonunun örtüştüğünü gösterdiği yorumu yapılıyor. Her iki ülkenin de Suriye’de parçalanmayı doğrudan ulusal güvenlik tehdidi olarak gördüğü ifade ediliyor.
Analizde Ürdün’ün artan öneminin yalnızca güvenlikle sınırlı olmadığı da belirtiliyor. Ülkenin NATO’nun Orta Doğu’daki ilk irtibat ofisine ev sahipliği yapmasının jeopolitik değerini artırdığı, 1995’ten beri NATO’nun Akdeniz Diyaloğu ortağı olan Ürdün’ün Türkiye açısından ittifakın bölgesel güvenlik mimarisindeki rolünü güçlendirdiği değerlendirmesi yapılıyor.
Ekonomik boyutta ise Türkiye, Ürdün ve Suriye’nin tarihi Hicaz Demiryolu’nu yeniden canlandırma projesinin öne çıktığı belirtiliyor. Bir dönem “Demir İpek Yolu” olarak anılan hattın yeniden inşasının hem sembolik hem stratejik önem taşıdığı, ticaret ağlarının yeniden kurulmasına katkı sağlayacağı ifade ediliyor.
Analiz ayrıca Ürdün’ün Akabe Limanı üzerinden Türkiye’ye ve oradan Doğu Avrupa’ya uzanan kara taşımacılığı koridorunun geliştirilmesi planlarına, Türk müteahhitlerin Ürdün’deki büyük altyapı projelerine davet edilmesine ve Türkiye-Ürdün enerji iş birliği başlıklarına da dikkat çekiyor. Türkiye’den Ürdün ve Körfez ülkelerine Suriye üzerinden ulaşacak kara koridorunun devreye girmesiyle bölgesel ticaretin ciddi şekilde artabileceği öngörülüyor.