Dr. Cemal SANGU
Tüm YazılarıGiriş: Değişen Dünyada BRICS'in Yükselişi
Dünya düzenleri bir gecede değişmez. Tarih boyunca dünya düzenleri yalnızca savaşlarla ve antlaşmalarla değişmedi. Bazen değişimin ilk işareti bir limanda yüklenen gemide, bazen yeni açılan bir ticaret yolunda, bazen de dünyanın farklı köşelerinden ülkelerin aynı masa etrafında buluşmasında ortaya çıktı. Büyük dönüşümler çoğu zaman önce ekonomide hissedilir; ardından ticaret yollarında, enerji akışlarında, finans merkezlerinde ve nihayet uluslararası siyasetin güç dengelerinde görünür hâle gelir. Bugün BRICS'in yükselişini de bu daha büyük dönüşümün bir parçası olarak okumak mümkündür.
BRICS adı, başlangıçta Brezilya (Brazil), Rusya (Russia), Hindistan (India) ve Çin'in (China) İngilizce isimlerinin baş harflerinden oluşan BRIC kısaltmasından doğmuştur. Kavram ilk kez 2001 yılında, bu ülkelerin yükselen ekonomik güçlerini tanımlamak amacıyla kullanılmıştır. Zaman içerisinde ekonomik bir sınıflandırmanın ötesine geçen BRIC, 2006 yılında siyasi ve ekonomik istişare platformu niteliği kazanmaya başlamış, ilk liderler zirvesi ise 2009 yılında Rusya'nın Yekaterinburg kentinde gerçekleştirilmiştir. Güney Afrika'nın (South Africa) 2011 yılında katılımıyla BRIC, BRICS'e dönüşmüştür. 2024 yılında Mısır, Etiyopya, İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin; 2025 yılında ise Endonezya'nın tam üyeliğe katılmasıyla BRICS bugün 11 üyeli bir yapıya ulaşmıştır.
BRICS'in gelişimini yalnızca üye sayısındaki artış üzerinden okumak yeterli değildir. Başlangıçta yükselen ekonomilerin küresel ekonomik ve finansal sistemdeki ağırlığının daha fazla yansıtılması amacı öne çıkarken, zaman içinde iş birliği alanları genişlemiş; ekonomi ve finansın yanı sıra kalkınma, bilim ve teknoloji, enerji, ticaret ve küresel yönetişim gibi alanlar da BRICS gündeminin parçası hâline gelmiştir. Böylece BRICS, yalnızca ekonomik büyüklükleri temsil eden bir oluşum olmaktan çıkarak, gelişmekte olan ülkelerin uluslararası sistemdeki taleplerini ve beklentilerini dile getirebildikleri daha geniş bir platforma dönüşmüştür. Bu dönüşüm, aslında daha derin bir değişimin de işaretidir: Küresel sistemde ağırlık artık yalnızca birkaç merkezde toplanmamakta; farklı ekonomik ve siyasi merkezler, kendi aralarındaki ilişkileri güçlendirerek uluslararası düzenin şekillenmesinde daha görünür bir rol üstlenmektedir. Ekonomik güç değiştiğinde, zamanla siyasi temsil talebi de değişmeye başlar.
Bu genişleme, BRICS'in ağırlığını artırırken aynı zamanda yeni soruları da beraberinde getirmiştir. Farklı siyasi ve ekonomik önceliklere sahip ülkeler ortak bir gündemi ne ölçüde oluşturabilir? BRICS, yeni bir güç bloğuna mı dönüşecektir, yoksa değişen küresel sistem içerisinde farklı aktörleri buluşturan esnek bir iş birliği platformu olarak mı gelişecektir?
Bu sorular, 12–13 Eylül 2026 tarihlerinde Yeni Delhi'de gerçekleştirilen XVIII. BRICS Zirvesi'ni yalnızca bir liderler toplantısı olmaktan çıkararak, oluşumun gelecekteki yöneliminin değerlendirilmesi açısından önemli bir dönüm noktası hâline getirmektedir. Hindistan'ın 2026 dönem başkanlığı altında “Dayanıklılık, Yenilikçilik, İş Birliği ve Sürdürülebilirlik” temasıyla düzenlenen zirvede kabul edilen Yeni Delhi Deklarasyonu, genişleyen BRICS'in siyasi-güvenlik, ekonomik-finansal ve kültürel/insanlar arası iş birliği alanlarında önümüzdeki döneme ilişkin önceliklerini ortaya koymuştur. Üstelik 2026 yılı, BRICS'in kurumsal iş birliğinin başlamasının üzerinden yirmi yılın geçtiği bir döneme işaret etmektedir. Dolayısıyla Yeni Delhi, yalnızca mevcut gündemin değil, BRICS'in ikinci yirmi yılında nasıl bir kimlik kazanacağının da tartışıldığı bir zemin olmuştur.
Yeni Delhi'deki masa, aslında bugünün dünyasının küçük bir yansımasıydı. Farklı kıtalardan, farklı siyasi sistemlerden ve farklı jeopolitik önceliklerden gelen ülkeler aynı masada oturuyordu. Aralarındaki farklılıklar büyüktü; fakat ortak çıkar alanları da giderek genişliyordu. BRICS'in asıl hikâyesi belki de tam burada başlıyor: farklılıkların ortadan kaldırılmasında değil, farklılıklarla birlikte ortak bir zemin arayışında.
Deklarasyonda ticaret ve yatırımın kolaylaştırılması, finansal iş birliğinin geliştirilmesi, teknoloji ve yapay zekâ alanlarında ortak çalışmaların artırılması, sürdürülebilir kalkınma, enerji, sağlık ve gıda güvenliği gibi başlıklar öne çıkmıştır. Bu çerçeve, BRICS'in ekonomik iş birliğini korurken aynı zamanda teknoloji, kalkınma ve küresel yönetişim gibi daha geniş alanlarda ortak hareket imkânlarını geliştirmeye çalıştığını ortaya koymaktadır.
Yapay zekâ alanı ise BRICS'in ekonomik iş birliğinin ötesine geçen yeni bir yönetişim alanına işaret etmektedir. Yeni Delhi Deklarasyonu, yapay zekâ kaynaklarına erişimin genişletilmesi, güvenlik, kapsayıcılık ve güvenilirlik ilkelerinin gözetilmesi ve Küresel Güney ülkelerinin yapay zekâ yönetişiminde daha etkin rol alması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu açıdan temel mesele yalnızca teknolojiye erişim değil, geleceğin teknolojik kurallarının ve standartlarının kimler tarafından belirleneceğidir. BRICS'in bu alandaki yaklaşımı, küresel teknoloji yönetişiminin daha kapsayıcı hâle getirilmesi yönündeki arayışın önemli bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Zirvenin dikkat çekici yönlerinden biri de küresel yönetişimde daha fazla temsil ve söz hakkı talebinin öne çıkmasıdır. BRICS ülkeleri, gelişmekte olan ülkelerin uluslararası finans ve karar alma mekanizmalarındaki ağırlığının artırılması gerektiğini savunurken, Birleşmiş Milletler sistemi başta olmak üzere mevcut uluslararası kurumlarda reform çağrılarını yinelemiştir. Yeni Delhi Deklarasyonu ayrıca BRICS'in ortaklığını siyasi-güvenlik, ekonomik-finansal ve kültürel/insanlar arası olmak üzere üç temel sütun üzerinden geliştirme iradesini vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, BRICS'in yalnızca ekonomik ağırlığını artırma arayışında olmadığını; aynı zamanda küresel karar alma süreçlerinin daha kapsayıcı hâle getirilmesini istediğini işaret etmektedir.
Bununla birlikte, Yeni Delhi Zirvesi'nin asıl dikkat çekici taraflarından biri, farklı siyasi ve jeopolitik önceliklere sahip ülkelerin ortak bir deklarasyon etrafında buluşabilmiş olmasıdır. Özellikle Orta Doğu'daki çatışmalar ve İran meselesi, BRICS'in genişleyen yapısı içindeki farklılıkları görünür hâle getirmiştir. İran'ın yanı sıra Birleşik Arap Emirlikleri'nin de aynı platformda yer alması, bölgesel gelişmeler konusunda ortak bir tutum oluşturulmasını daha karmaşık hâle getirmiştir. Buna rağmen liderler, doğrudan ülke isimleri üzerinden suçlayıcı bir dil yerine gerilimin azaltılması, azami itidal ve diplomatik çözüm çağrısını öne çıkaran ortak bir metin üzerinde uzlaşmıştır.
Filistin meselesi de Yeni Delhi Deklarasyonu'nun öne çıkan siyasi başlıklarından biri olmuştur. Deklarasyon, Gazze'deki ateşkesin korunması ve insani yardımların tam ve engelsiz biçimde ulaştırılması çağrısında bulunurken, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine karşı çıkmış; iki devletli çözüm ve Filistin Devleti'nin Birleşmiş Milletler'e tam üyeliğine yönelik desteğini yinelemiştir. Bu yaklaşım, BRICS'in ekonomik ve finansal iş birliğinin ötesinde, uluslararası güvenlik ve küresel yönetişim meselelerinde de ortak siyasi pozisyonlar geliştirmeye çalıştığını göstermektedir. Bununla birlikte, genişleyen üyelik yapısının farklı bölgesel ve stratejik öncelikleri bir araya getirdiği dikkate alındığında, bu tür siyasi ortaklıkların somut diplomatik sonuçlara ne ölçüde dönüşebileceği BRICS'in gelecekteki etkinliği açısından önemli bir soru olmaya devam etmektedir.
Zirvenin güvenlik gündeminde nükleer riskler ve terörizmle mücadele de yer almıştır. Deklarasyon, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın tam güvencesi altındaki barışçıl nükleer tesislere ve sivil altyapıya yönelik saldırılardan duyulan ciddi endişeyi ifade etmiş; ayrıca 22 Nisan 2025 tarihinde Cammu ve Keşmir'de gerçekleştirilen terör saldırısını kınayarak terörizme karşı sıfır tolerans ve çifte standartların reddi vurgusu yapmıştır. Bu başlıklar, BRICS'in gündeminin ekonomik iş birliğinin yanı sıra güvenlik ve kriz yönetimi alanlarına da uzandığını göstermektedir.
Bu durum, BRICS'in geleceğine ilişkin önemli bir gerçeğe işaret etmektedir: BRICS'in gücü yalnızca üyelerinin ekonomik büyüklüğünden değil, farklılıklarına rağmen ortak çıkar alanları oluşturabilme kapasitesinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle, BRICS'i anlamlı kılan yalnızca aynı masada kaç ülkenin oturduğu değil, o masada birbirinden farklı ülkelerin hangi ortak paydalarda buluşabildiğidir. Ancak aynı farklılıklar, oluşumun ortak bir siyasi blok hâline gelmesinin önündeki temel sınırlamalardan birini de oluşturmaktadır.
Dolayısıyla Yeni Delhi Zirvesi'ni yalnızca “Batı'ya karşı yeni bir güç merkezi” arayışı şeklinde okumak eksik kalacaktır. Zirvenin ortaya koyduğu tablo, daha çok küresel sistemde ekonomik ve siyasi ağırlığı artan ülkelerin kendi aralarındaki iş birliğini derinleştirirken, uluslararası karar alma mekanizmalarında daha fazla söz sahibi olma arayışını yansıtmaktadır. Nitekim zirvede BRICS'in belirli bir ülkeye karşı bir oluşum olmadığı ve Küresel Güney'in küresel kuralların şekillendirilmesinde daha fazla söz sahibi olması gerektiği yönündeki yaklaşım öne çıkmıştır.
BRICS'in Gücü ve Sınırları
BRICS'in yükselen ağırlığı, yalnızca üyelerinin nüfusları, ekonomik büyüklükleri veya doğal kaynaklarıyla ölçülebilecek bir olgu değildir. Asıl önem taşıyan husus, farklı kıtalardan ve farklı siyasi sistemlerden gelen ülkelerin, küresel ekonomik ve siyasi düzenin işleyişine ilişkin ortak beklentiler etrafında bir araya gelebilmesidir. Yeni Delhi Zirvesi de bu kapasitenin önemli ölçüde korunduğunu göstermiştir. Genişleyen BRICS, ekonomik ve finansal iş birliğinin yanı sıra küresel yönetişim, teknoloji, kalkınma ve çok taraflılık gibi alanlarda ortak bir söylem geliştirmeye devam etmektedir.
Ancak BRICS'in gücünü değerlendirirken, sayısal büyüklük ile siyasi bütünlük arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Brezilya'dan Çin'e, Hindistan'dan İran'a, Güney Afrika'dan Körfez ülkelerine kadar uzanan bu geniş yapı; farklı ekonomik modelleri, güvenlik önceliklerini ve dış politika yaklaşımlarını aynı çatı altında buluşturmaktadır. Bu çeşitlilik BRICS'in küresel temsil kapasitesini artırırken, ortak bir siyasi tutum oluşturmasını da zorlaştırmaktadır.
Yeni Delhi Zirvesi bu ikili yapıyı açık biçimde ortaya koymuştur. Üyeler, Orta Doğu'daki gelişmeler karşısında gerilimin azaltılması, diyalog ve diplomasi çağrısı konusunda ortak bir metin üzerinde uzlaşabilmiştir. Ancak deklarasyonun dili, üyeler arasındaki farklılıkların da dikkatle gözetildiğini göstermektedir. İran ile Birleşik Arap Emirlikleri'nin aynı platformda yer alması ve üyelerin ABD, Avrupa ve diğer büyük güçlerle birbirinden farklı ilişkiler yürütmesi, BRICS içinde her konuda ortak bir stratejik pozisyon oluşturulmasını güçleştirmektedir.
Bu nedenle BRICS'in geleceğini yalnızca “yeni bir güç bloğu” kavramıyla açıklamak yeterli olmayacaktır. BRICS'in önündeki temel mesele, farklılıklarını ortadan kaldırmak değil, bu farklılıkların içinde ortak çıkar alanları oluşturabilmektir. Yeni Delhi Deklarasyonu'nda ticaret, finans, tedarik zincirleri, kalkınma ve küresel yönetişim gibi alanlarda ortaya konulan ortak hedefler, ekonomik ve kurumsal iş birliğinin derinleştirilebileceği başlıca alanları göstermektedir.
Finansal alanda bu dönüşümün en somut örneklerinden biri sınır ötesi ödeme sistemleridir. BRICS Payment Task Force, üye ülkelerin ödeme ve mesajlaşma kanallarının birlikte çalışabilirliğini geliştirmeye ve yerel para birimleriyle ticaret ve yatırım işlemlerini kolaylaştırmaya yönelik çalışmalarını sürdürmektedir. Hindistan’ın UPI ve Brezilya’nın Pix gibi dijital ödeme sistemlerinin ulaştığı ölçek, BRICS ülkelerinin mevcut ulusal ödeme altyapılarını uluslararası düzeyde birbirine bağlama potansiyelini de ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, farklı para sistemleri, sermaye kontrolleri, teknik uyumsuzluklar ve ticaret dengesizlikleri bu sürecin önündeki önemli engellerdir. Nitekim Yeni Delhi Deklarasyonu da henüz belirli bir ortak ödeme mimarisi ilan etmek yerine, bu alandaki teknik çalışmaların sürdürülmesini ve pratik çözümler geliştirilmesini teşvik etmektedir. Dolayısıyla BRICS’in finansal alandaki gerçek sınavı, ortak bir para birimi oluşturmak veya mevcut küresel ödeme ağlarının yerine geçmekten ziyade, farklı ulusal sistemler arasında güvenilir, hızlı, düşük maliyetli ve sürdürülebilir bağlantılar kurabilmektir.
Bu nokta, BRICS'in genel ekonomik gündemi açısından daha geniş bir soruyu da gündeme getirmektedir: Ortak bildirilerde ortaya konulan hedefler ne ölçüde somut ve sürdürülebilir mekanizmalara dönüşebilecektir? BRICS'in etkisinin kalıcı hâle gelmesi, yalnızca yeni girişimlerin ilan edilmesine değil, bunların uygulanabilir, güvenilir ve uzun vadeli kurumsal yapılara dönüştürülebilmesine bağlıdır.
Burada BRICS'in belki de en önemli sınırı ortaya çıkmaktadır: Ekonomik ağırlığı siyasi birliktelik anlamına gelmemektedir. Üyelerin Çin-Hindistan ilişkilerinden Körfez güvenliğine, Rusya'nın Batı ile ilişkilerinden Hindistan'ın çok yönlü dış politikasına kadar uzanan farklı öncelikleri bulunmaktadır. Nitekim Yeni Delhi'deki ortak deklarasyonun kabul edilmesi önemli bir diplomatik başarı olmakla birlikte, bu durum üyelerin bütün uluslararası meselelerde aynı stratejik bakış açısına sahip oldukları anlamına gelmemektedir.
Dolayısıyla BRICS'in gerçek gücü, tek sesle konuşabilmesinden çok, farklı sesleri aynı masada tutabilme kapasitesinde aranmalıdır. Bu yapı, klasik anlamda bir ittifak veya bütünleşmiş siyasi birlik olmaktan ziyade, değişen küresel dengeler içinde farklı aktörlerin ekonomik ve diplomatik alanlarını genişletmeye çalıştığı bir platform niteliği taşımaktadır.
Bu yönüyle BRICS'in geleceği, büyüklüğünden çok uyum kapasitesiyle belirlenecektir. Eğer üyeler farklılıklarını ortak çıkar alanlarında yönetebilecek kurumsal mekanizmalar geliştirebilirlerse, BRICS küresel yönetişimde daha etkili bir aktör hâline gelebilir. Aksi durumda ise genişleyen üyelik, temsil gücünü artırırken karar alma ve ortak politika üretme kapasitesini sınırlayan bir faktöre dönüşebilir.
Türkiye Açısından Yansımalar
BRICS'in genişlemesi ve küresel ekonomik ağırlığının artması, Türkiye açısından da yeni ekonomik ve diplomatik imkânlar ortaya çıkarmaktadır. Türkiye'nin BRICS ülkeleriyle mevcut ticari ilişkileri, enerji bağlantıları ve ulaştırma ağları, bu oluşumla ilişkilerin yalnızca siyasi bir perspektiften değil, ekonomik ve jeoekonomik boyutlarıyla birlikte değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Türkiye açısından BRICS, mevcut dış ekonomik ilişkilerin alternatifi olmaktan ziyade, ekonomik ilişkilerin çeşitlendirilmesi ve yeni pazarlarla bağlantıların güçlendirilmesi bakımından tamamlayıcı bir alan olarak görülebilir. Özellikle Çin, Hindistan, Körfez ülkeleri ve Rusya ile gelişen ticari ve ekonomik ilişkiler, Türkiye'nin Asya ile Avrupa arasındaki konumunun sağladığı bağlantı imkânlarını daha geniş bir çerçevede değerlendirmesine olanak sağlayabilir. Bu nedenle Türkiye bakımından asıl mesele, BRICS'i bir siyasi eksen tercihi olarak görmekten çok, ticaret, yatırım, enerji, teknoloji ve ulaştırma alanlarında ortaya çıkan yeni bağlantı imkânlarını somut ekonomik değere dönüştürebilmektir.
BRICS'in genişleyen partner ülke mekanizması da Türkiye açısından üyelik tartışmasının ötesinde değerlendirilmesi gereken bir alan ortaya koymaktadır. Yeni Delhi Deklarasyonu, partner ülkelerin BRICS çalışmalarına ve ortak ilgi alanlarındaki pratik iş birliğine daha fazla katılımını teşvik etmektedir. Bu çerçeve, Türkiye'nin farklı ekonomik ve diplomatik platformlarla ilişkilerini çeşitlendirirken BRICS ile kurumsal ve sektörel iş birliği imkânlarını da değerlendirmesine olanak sağlayabilir. Böyle bir yaklaşım, BRICS ile ilişkileri bir eksen tercihi olmaktan çıkararak çok yönlü dış ekonomik ve diplomatik angajmanın bir parçası hâline getirebilir.
Bu noktada Orta Koridor özel bir önem taşımaktadır. Çin ve Orta Asya'yı Hazar üzerinden Türkiye ve Avrupa'ya bağlayan bu güzergâh, Türkiye'nin yalnızca bir transit ülke değil, farklı ekonomik merkezleri birbirine bağlayan bir lojistik ve ticaret merkezi olma kapasitesini güçlendirmektedir. BRICS ülkeleriyle geliştirilebilecek ticaret ve yatırım ilişkileri, Orta Koridor, enerji bağlantıları ve diğer ulaştırma ağlarıyla birlikte düşünüldüğünde Türkiye'nin Avrasya'daki jeoekonomik rolüne yeni boyutlar kazandırabilir.
Bu çerçevede Irak Kalkınma Yolu Projesi de Türkiye açısından özel bir önem taşımaktadır. Irak'ı Basra Körfezi'nden Türkiye üzerinden Avrupa'ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu, yalnızca bir ulaştırma projesi değil, aynı zamanda bölgesel ticaret, enerji ve ekonomik bağlantısallığı güçlendirebilecek stratejik bir girişimdir. Orta Koridor ile birlikte değerlendirildiğinde Kalkınma Yolu, Asya ile Avrupa arasındaki bağlantıların tek bir güzergâha bağlı olmayan, birbirini tamamlayan çoklu koridorlar üzerinden gelişmesine katkı sağlayabilir. Bu nedenle Türkiye açısından mesele yalnızca BRICS gibi yeni ekonomik platformlarla ilişkileri çeşitlendirmek değil; aynı zamanda değişen küresel ekonomik coğrafyayı somut ulaştırma, enerji ve ticaret bağlantılarıyla bütünleştirebilmektir.
Ancak bu süreç yalnızca dış bağlantıların genişletilmesine bağlı değildir. Uluslararası platformlar fırsat yaratabilir; bu fırsatları kalıcı ekonomik kazanımlara dönüştüren ise ülkenin kendi üretim kapasitesi, rekabet gücü, ihracatı ve kurumsal yapısıdır. Bu nedenle Türkiye açısından BRICS ile ilişkilerin geliştirilmesi, daha geniş bir ekonomik çeşitlendirme ve dışa açılım stratejisinin parçası olarak ele alınmalıdır.
Türkiye'nin önündeki mesele, Doğu ile Batı arasında bir tercih yapmak değil; değişen dünyanın farklı güç ve ekonomik merkezleri arasında bağlantılar kurabilmektir. Türkiye'nin coğrafyası, tek başına bir avantaj değildir; asıl değer, bu coğrafyayı diplomasi, ticaret, enerji, teknoloji ve ulaştırma kapasitesiyle anlamlı bağlantılara dönüştürebilmektir. Bu açıdan BRICS, Türkiye için yalnızca yeni bir diplomatik başlık değil, mevcut ekonomik ve jeopolitik bağlantılarını çeşitlendirme fırsatı olarak da değerlendirilebilir.
Sonuç: Bloklaşmadan Dengeye
Dünya düzenleri bir gecede değişmez. Ancak ekonomik güçlerin dağılımındaki değişim, ticaret yollarının yeniden şekillenmesi, enerji ve teknoloji alanındaki dönüşüm ve yükselen ülkelerin küresel yönetişimde daha fazla söz sahibi olma arayışı, uluslararası sistemin yeni bir denge arayışına girdiğini göstermektedir. BRICS'in son yıllardaki gelişimi ve Yeni Delhi Zirvesi de bu dönüşümün önemli göstergelerinden biridir.
BRICS'in genişlemesi, küresel ekonomik ve siyasi ağırlığını artırırken, aynı zamanda ortak hareket kapasitesinin sınırlarını da daha görünür hâle getirmektedir. Farklı ekonomik yapıları, siyasi öncelikleri ve jeopolitik yaklaşımları bir araya getiren bu yapı için asıl mesele, farklılıkları ortak çıkar alanlarında yönetebilecek kalıcı mekanizmalar geliştirebilmektir. Bu yönüyle BRICS, mevcut uluslararası düzenin bütünüyle karşısında konumlanan bir bloktan ziyade, daha kapsayıcı ve dengeli bir küresel yönetişim talebinin önemli platformlarından biri olarak değerlendirilebilir.
Yeni Delhi Zirvesi bu dönüşümün yönünü açık biçimde göstermiştir: BRICS'in gündemi ekonomi ve finansın ötesine geçerek teknoloji, yapay zekâ, enerji, güvenlik ve küresel yönetişim alanlarını daha fazla kapsamaktadır. Bununla birlikte, bu geniş gündemin gerçek etkisi, ortak söylemin ne ölçüde uygulanabilir iş birliği mekanizmalarına dönüşeceğiyle ölçülecektir.
Türkiye açısından değişen küresel dengeler, yeni bir eksen tercihinden ziyade çok yönlü ve dengeli bir angajman anlayışını gerekli kılmaktadır. BRICS ülkeleriyle geliştirilebilecek ekonomik ilişkiler, Orta Koridor ve Irak Kalkınma Yolu gibi bağlantı projeleriyle birlikte değerlendirildiğinde Türkiye'nin Avrasya'daki bağlantı kapasitesini güçlendirebilir. Ancak bu potansiyelin kalıcı kazanımlara dönüşmesi, dış bağlantıların yanı sıra Türkiye'nin üretim, ihracat, teknoloji ve kurumsal kapasitesine bağlıdır.
Sonuç olarak, BRICS'in yükselişini yeni bir bloklaşmanın başlangıcı olarak okumak kadar, mevcut küresel düzenin sona erdiğinin ilanı olarak görmek de erken olacaktır. Daha doğru yaklaşım, dünya ekonomisinin ve siyasetinin giderek daha fazla merkezli ve çok katmanlı bir yapıya doğru evrildiğini kabul etmektir. Bu yeni ortamda ülkelerin gücü, yalnızca bir güç merkezine yakınlıklarıyla değil, farklı merkezlerle aynı anda yapıcı ilişkiler kurabilme ve değişen şartlara uyum sağlayabilme kapasitesiyle de ölçülecektir. Yeni Delhi Zirvesi'nin verdiği mesaj da tam burada anlam kazanmaktadır: Küresel düzenin geleceği, yalnızca kimin daha güçlü olduğuyla değil, farklı güç merkezlerinin birbirleriyle nasıl ilişki kuracağıyla şekillenecektir.
Dünya yeni duvarlara değil, yeni köprülere ihtiyaç duyuyor. BRICS'in önündeki gerçek sınav, yeni bir blok oluşturmak değil; farklılıkları ortak çıkarlara, ekonomik gücü ortak refaha ve çok kutupluluğu çatışmaya değil dengeye dönüştürebilmektir. Çünkü geleceğin dünyası, yalnızca hangi ülkelerin daha güçlü olduğu sorusuyla değil, bu güçlerin birbirleriyle nasıl ilişki kuracağı sorusuyla şekillenecektir. Türkiye için ise bu yeni dönemin anahtarı, taraflar arasında seçim yapmaktan çok, değişen dünyanın farklı ekonomik ve diplomatik merkezleri arasında bağlantılar kurabilen bir ülke olmaktır.
Dr. Cemal Sangu
Güncel Yazıları