Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Ebediyen Ayasofya Camisi…

Bülent ERANDAÇ
14 Temmuz 2020 00:26
A-
A+

Ayasofya’nın ibadete açılması, Tarihin beyaz sayfalarında bir muhteşem devrim olarak kayda geçti. Milli, Demokratik Halk Devrimini gerçekleştiren Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a minnettarız.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,  devrimlerine yeni bir halka ekledi…

10 TEMMUZ 2020 CUMA GÜNÜ, Ayasofya’nın ibadete açılması tarih, siyaset ve uluslararası ilişkiler boyutunda Türk Milleti’nin sinesinden çıkmış Başkan Erdoğan’ın özgüvenini ve egemenliğe düşkünlüğünü çok net ortaya koyan köşe başlarından birisidir.

Bu köşe başlarından birincisi; tarih 21. yüzyılın ilk çeyreğinde sadece kendi ülkesinde değil, bölgesinde ve İslam dünyasında dünyanın en önemli halk hareketi lideri Erdoğan  'devrimci ’vasfına tescil etti.

Dünya görüyor.

O Ezilenlerin gür sesidir. Suskun dünyanın hür sesidir. Göründüğü gibi olan, Gücünü milletten alandır.

Halkın adamı Hakk'ın aşığıdır. Milyonların umut ışığı, mazlumların sırdaşı,

Gariplerin yoldaşıdır.

Sözünün eridir, çıktığı yoldan geri dönmeyendir.

Davasında kararlı,  Sözü dosdoğru yoktur riyası, zalimlerin korkulu rüyasıdır.

İnandığı yolda giden, düşüncelerin mümtaz ismidir’’

Başkan Erdoğan, Türkiye'nin önüne koyulan engelleri aşa aşa, emperyalist zincirlerini kıra kıra yürüyor. Geniş halk kesimlerinin beklentilerine olduğu kadar ümmetin beklentilerine de cevap veriyor.

Erdoğan ’Anadolu insanın yüksek feraseti, irfanı ve lider kadrosu öncülüğünde tarihi bir 'değişim ve dönüşüme' imza atarak yürüyor.

Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin gerçekleştirdiği jeopolitik hamlelerle, bir taraftan terör örgütlerini diğer yandan emperyalistlere meydan okuya okuya yürüyor.

Irak-Suriye-Akdeniz hattında ABD-Israil’in kurmayı planladığı, PKK KORIDORUNU paçavraya çevirerek BEKA HATTIMIZI TAHKİM EDEN LİDERDİR O.

Akdeniz’i parsellemeye çalışan Israil-Mısır-Rum-Yunan-Fransa’ya meydan okuyan Barbaros’on torunu olduğumuzu gösteren liderdir O.

VE 10-15-24 TEMMUZ MESAJLARIYLA TARİH YAZILMIŞTIR.

‘’Büyük Türkiye ‘yürüyüşünde, artık, müthiş bir Temmuz takvimimiz var.

10 TEMMUZ-15 TEMMUZ-24 TEMMUZ, tarihin birbirini tamamlayan hareketleri ifade etmektedir.

10 Temmuz’da, Ayasofya sadece ibadete açılmamıştır. Çeşitli boyutlarıyla, Büyük Türkiye Yürüyüşü ’nün değişik aşamalarından birisidir. Bu aşamalardan birisi, Ayasofya’nın, Hilal ile Haç’ın bir mücadelesi oluşudur.

10 TEMMUZ 2020 CUMA kararı, HİLAL’İN BİR ZAFERİ olarak tarihe kaydedilmiştir.

Takdir-i ilahi, Tarihler 26 Ağustos 1071 Cuma gününü gösteriyordu.

Bir tarafta Selçuklu Sultanı Alp Arslan diğer tarafta Bizans İmparatoru Romanos Diogenes ve dünya tarihini değiştiren bir savaş oluyordu. Tarih bu savaşa; Zafere Giden Yol: Malazgirt diyecekti…

Malazgirt Savaşı, Bizans’ın yıkılmasının çok yakın bir gelecek olduğunu bildiren bir nişânedir.

İmparator Diogenes, sefere çıkmadan önce Ayasofya’da bir ayin düzenleyip zafer için Hz.İsâ’dan yardım talep etmişti. Malazgirt Savaşında Bizans’ın Asıl Hedefi İslam Dünyasıydı.

 Bizans, sadece Müslüman Türk Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ı hedef almamış, tüm İslâm beldelerini ve İslâm halifesinin oturduğu merkez Bağdat ve burayı içine alan Irak bölgesini de istilaya kalkışarak tüm Müslümanları hedefe koymuştu.

Bundan dolayı Malazgirt, tarih boyunca görülen Hilal ile Haç’ın mücadelelerinden biri olarak da tarihte yerini almıştır.

15 TEMMUZ 2016 gecesinde Türk milletinin gösterdiği kutlu iradenin sevinç zamanıdır. O gece ülkesi ve milleti için canını veren şehitlerin ruhunun şad olduğu andı. O gece, “Menderes gibi Erdoğan'ı da yalnız bırakmayacağız" diyerek tankların önüne çıkan gazilerin gecesiydi.

VE… 24 TEMMUZ CUMA: Ayasofya’nın tekrar ve EBEDİYEN ibadete açılmasında kılınacak namazlar, edilecek dualar, ayrı bir YENİDEN DİRİLİŞ MİLADI olacaktır Türk Milleti ve Ümmet için.

DANIŞTAY KARARININ DERİNLİĞİ

Danıştay,1O uncu Dairesi kararıyla Ayasofya yeniden Camiye çevrildi. Kararın uluslararası ve ulusal hukuk açısından içerdiği hususlar şöyle:

1)  Millî Eğitim Bakanlığının (Maarif Vekaleti)

04/11/1934 tarih ve 94041 sayılı yazısı ile Vakıflar Genel Müdürlüğünün (Evkaf Umum Müdürlüğü) 07/11/1934 tarih ve 153197/107 sayılı yazısına istinaden yürürlüğe konulan dava konusu 24/11/1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararında, Millî Eğitim Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğünün anılan yazılarına özetle yer verildikten sonra, “Bu iş İcra Vekilleri Heyetince 24/11/934 ta görüşülerek, caminin çevresindeki evkafa ait binaların Evkaf Umum müdürlüğünce yıktırılarak temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlak, yıkma ve binanın tamir ve muhafazası masrafları da Maarif Vekilliğince verilmek suretice Ayasofya camiinin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur.” ifadelerine yer verilerek Ayasofya Camii müzeye çevrilmiştir.

2)  Vakıf Senedi

1470 tarihli Mehmed Han-ı Sanî Bin Murad Han-ı Sanî Vakfı’na ait vakfiyede, vakfedilen hayrattan birinin de daha önce kilise iken camiye çevrilen Ayasofya Camii olduğu, “vakıf mallarının hiçbir surette temlik ya da temellük edilemeyeceği” şartının iptal edilemeyeceği kesin bir şekilde ifade edilmiştir.

3)  Tapu Senedi

Ayasofya, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı yürürlüğe konulduktan sonra, 19/11/1936 tarihli tapu senedi uyarınca, İstanbul İli, Eminönü İlçesi (hâlen Fatih İlçesi), Cankurtaran Mahallesi, Babı Hümayun Sokak, 57. Pafta, 57. Ada, 7 numaralı Parselde “türbe, akaret, muvakkithane ve medreseyi müştemil Ayasofyayı Kebir Camii Şerifi” vasfı ile “Ebulfetih Sultan Mehmet Vakfı” (günümüzde Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı) adına kaydedilmiştir. Ayasofya Camii, Osmanlı Devleti döneminde özel hukuk hükümlerine göre vakfedilmiş, mazbut Mehmed Han-ı Sanî Bin Murad Han-ı Sanî Vakfı'na ait hayrat taşınmazlardandır.

4)  Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme

Ayasofya, 14/04/1982 tarih ve 2658 sayılı Kanun'la katılmamız uygun bulunan ve 23/05/1982 tarih ve 8/4788 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 14/02/1983 tarih ve 17959 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme” kuralları çerçevesinde, 06/12/1985 tarihinde kullanım durumuna ilişkin herhangi bir niteleme yapılmaksızın “İstanbul’un Tarihi Alanları” başlığı altında Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii, Sultan Ahmet Camii, Şehzade Mehmet Camii, Zeyrek Camii, Tarihi Surlar gibi eserlerin bulunduğu tarihi yarımada içerisinde Dünya Mirası Listesine dâhil edilmiştir. Anılan Sözleşme hükümlerinin bir gereği olarak oluşturulan Dünya Mirası Listesi, UNESCO’ya bağlı Dünya Mirası Komitesi tarafından belirlenerek, bulundukları ülkenin devleti tarafından korunması garanti edilmiş doğal ve kültürel varlıkları göstermektedir.

Anılan Sözleşme'nin 6. maddesinde “Bu Sözleşmeye taraf olan Devletler, 1. ve 2. maddelerde sözü edilen kültürel ve doğal mirasın toprakları üzerinde bulunduğu devletlerin egemenliğine tam olarak saygı göstererek ve ulusal yasaların sağladığı mülkiyet haklarına zarar vermeden, bu tür mirasın, bütün uluslararası toplum tarafından işbirliği ile korunması gereken evrensel bir miras olduğunu kabul ederler.” hükmü yer almaktadır.

 (I)  Uluslararası Hukuk Yönünden

Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme'nin 6. maddesi hükmü bağlamında, Sözleşmeye taraf devletlerin, Ayasofya kültürel ve doğal mirasının, toprakları üzerinde bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin egemenliğine tam olarak saygı göstererek ve ulusal yasalarının sağladığı mülkiyet haklarına zarar vermeden, uluslararası toplum tarafından işbirliği ile korunması gereken evrensel bir miras olduğunu kabul ettikleri açıktır.

Buna göre, kullanım durumuna ilişkin herhangi bir niteleme yapılmaksızın “İstanbul’un Tarihi Alanları” başlığı altında Dünya Mirası Listesine dâhil edilen Ayasofya'nın kullanım şeklinin iç hukukumuza göre belirlenmesinin önünde engel teşkil eden herhangi bir kural Sözleşme'de yer almamaktadır. Aksine, Ayasofya'nın kullanım şeklinin iç hukukumuzda yer alan “vakıf mülkiyet hukuku” çerçevesinde belirlenmesi, Sözleşmenin 6. maddesinde ifade edilen “egemenliğe tam olarak saygı gösterme” ve “ulusal yasaların sağladığı mülkiyet haklarına zarar vermeme” ilkeleri kapsamında Sözleşme'den kaynaklanan bir zorunluluktur.

Sözleşme'nin asıl amacı Dünya Mirası Listesine alınan doğal veya kültürel mirasın korunması olup, kültürel mirasın kullanım alanı, kültürel mirasın bulunduğu ülkenin iç hukukuna göre tayin edilecektir. Nitekim, Dünya Mirası Listesinde yer verilen ve ülkemizde bulunan miras alanlarından, Ayasofya’nın da içinde yer aldığı “İstanbul’un Tarihi Alanları” ile diğer miras alanlarında, Selimiye Camii, Divriği Ulu Camii, Süleymaniye Camii, Sultan Ahmet Camii, Şehzade Mehmet Camii ve Zeyrek Camii gibi hâlen cami olarak kullanılan çok sayıda tarihi eser de bulunmaktadır.

(II)  Ulusal Hukuk Yönünden

Hayrat taşınmazlar; ibadethane, hastahane ve aşhane gibi doğrudan doğruya hayır hizmetlerinin ifası için kurulmuş olan vakıfların taşınmazlarıdır. Bu taşınmazlar, gerek mülga 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gerekse hâlen yürürlükte olan 5737 sayılı Vakıflar Kanunu hükümleri uyarınca “ammenin istifadesine” terk edilmiştir.

Dolayısıyla, bu taşınmazlar hakkında, esas itibarıyla özel mülkiyet hükümleri tatbik olunamaz; hayrat taşınmazlar satılamaz, rehnedilemez, haczolunamaz; bunlar için ne mülkiyete, ne de irtifak haklarına ilişkin kazandırıcı zamanaşımı hükümleri uygulanamaz.

Zira bu mallar hiçbir kişinin özel mülkiyetinde olmayıp, kamunun kullanımına ve istifadesine tahsis edilmiştir. Hayrat taşınmazlar, mülga 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 10. maddesi ile 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 15. ve 16. maddelerinde öngörülen hükümler hariç olmak üzere, vakfın belirlediği kullanım şekli dışında bir kullanım amacına tahsis edilemez. Belirtilen istisna hükümlere göre de, hayrat taşınmazlar mümkün mertebe gayece aynı diğer hayrata tahsis edilmek zorundadır.

Vakıf hayrat taşınmazların temel özelliği bunların amaç dışı kullanımlara karşı üçüncü kişiler yanında, bizzat Devlete karşı da korunmuş olmasıdır. Bu vakıfların Devletin koruması altında olması, Devletin istediği zaman ve istediği şekilde vakıf malları üzerinde tasarrufta bulunması anlamına gelmez. Devlet, sadece amacı doğrultusunda kullanılmasını teminen, vakıf mallarının kendisine emanet edildiği varlık konumundadır.

Düzenleyici işlemlerle vakıf hayrat taşınmazların, başka bir amaca özgülenmesi mevzuata ve evrensel hukuk ilkelerine aykırı olacaktır.

Türk Kanunu Medenisi'nin yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıflar hakkında uygulanacak mevzuatı belirleyen, 864 sayılı Kanun'un 1. maddesinde “Kanunu medeninin meri olmağa başladığı tarihten evvelki hâdiselerin hukukî hükümleri, mezkûr hadiselerin hangi kanun meri iken vaki olmuş ise yine o kanuna tâbi kalır.” ve 8. maddesinde ise “Kanunu medeninin meriyete vazından mukaddem vücuda getirilen evkaf hakkında ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur.” şeklinde son derece sarih hükümlerle;

(I)      vakfın kurucu belgesi olan vakfiyede yer alan kayıtların, vakıf kurma işlemi tamamlandıktan sonra, vakfedeni, vakfı idare edenleri, vakıftan faydalanacakları, üçüncü kişileri ve Devleti bağladığı,

(II)     vakfiye ile düzenlenen hususların hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği,

(III)    vakıf varlıklarının, vakfedenin iradesine uygun olarak kullanılmasının zorunlu olduğu, şeklinde formüle edilebilecek “eski vakıf statüsü” açıkça korunmuş olmasına rağmen, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı incelendiğinde, tapu kaydına göre mazbut bir vakıf olan Ebulfetih Sultan Mehmet Vakfına (günümüzde Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı) ait ve vakfiyesi gereğince cami olarak kullanılması gereken hayrat taşınmaz niteliğindeki Ayasofya Camii’nin müzeye dönüştürüldüğü görülmektedir.

Ayasofya Camii ve Türk Kanunu Medenisi'nin yürürlüğe girdiği 4 Ekim 1926 tarihinden önce kurulan diğer vakıfların 864 sayılı Kanun'un 1. ve 8. maddeleri ile açıkça koruma altına alınmış olan eski vakıf statüsü, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının yürürlüğe konulduğu tarihten sonra yürürlüğe giren 05/06/1935 tarih ve 2762 sayılı (mülga) Vakıflar Kanunu, 03/12/2001 tarih ve 4722 sayılı Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun ve 20/02/2008 tarih ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nda aynı esaslar çerçevesinde korunmaya devam edilmiştir. Buna göre, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı, yukarıda alıntılanan ve vakıf senedi hangi tarihte düzenlenmişse o tarihteki mevzuatın uygulanacağını hükme bağlayan 864 sayılı Kanun'un 1. maddesine açıkça aykırıdır.

Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı, yukarıda yer verilen mevzuat, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve AİHM kararları kapsamında değerlendirildiğinde;

Ayasofya'nın, statüsü muhafaza edilerek hukuk düzenimizle güvence altına alınan, özel hukuk tüzel kişiliğini haiz mazbut vakıf niteliğindeki Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı'nın mülkiyetinde olduğu,

Ayasofya’nın, vakfedenin iradesi gereği sürekli şekilde cami olarak kullanılması için toplumun hizmetine sunulduğu, bedelsiz olarak kamunun istifadesine terk edilmesi yönüyle hayrat taşınmaz niteliği taşıdığı, tapu belgesinde de cami vasfı ile tescilli bulunduğu,

Vakıf senedinin, hukuk kuralı etki, değer ve gücünde olduğu, vakfedilen taşınmazın vakıf senedindeki niteliğinin ve kullanım amacının değiştirilemeyeceği, bu hususun tüm gerçek ve tüzel kişilerle birlikte davalı idare için de bağlayıcı olduğu,

Devletin, vakıf varlığının, vakfedenin iradesine uygun olarak kullanılmasını sağlama yönünde pozitif yükümlülüğü, vakıf mal ve hakları ile ilgili olarak vakfedenin iradesini ortadan kaldıracak şekilde müdahalede bulunmama yönünde de negatif yükümlülüğünün bulunduğu, kuşkusuzdur.

Bu durumda, Türk hukuk sisteminde kadimden beri korunarak yaşatılan Vakfa ait taşınmaz ve hakların vakfiyesi doğrultusunda istifadesine bırakıldığı toplum tarafından kullanılmasına engel olunamayacağı, vakıf senedinde sürekli olarak tahsis edildiği cami vasfı dışında kullanımının ve başka bir amaca özgülenmesinin hukuken mümkün olmadığı sonucuna varıldığından, bu hususlar dikkate alınmaksızın Ayasofya'nın cami olarak kullanımının sonlandırılarak müzeye çevrilmesi yönünde tesis edilen dava konusu Bakanlar Kurulu Kararında hukuka uygunluk görülmemiştir’’