Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Biri Doğruyu Söylemeli: Güvenlik Konusunda Doğu Avrupa ve Balkanlarda Bir Sorun Var mı?

Bu yazı 20/01/2022 tarihinde yayınlanmıştır.

*Doç.Dr. Güray ALPAR/ SDE Başkanı

 

II. Dünya Savaşı öncesi güç dengesinde Doğu Avrupa bölgesinin savaş öncesi paylaşımı yapılmıştı. 1939 yılında Alman-Sovyet Saldırmazlık Anlaşmasına göre Almanya ve Sovyetler Birliği aralarında Polonya’yı paylaşmış ve işgal edilmişti. Bunun ardından Sovyetler, Finlandiya ve Romanya’nın bir kısmı ile Baltık Devletlerinin tamamını ele geçirdi. Bundan sonraki dönemlerde de Balkanlar ve Doğu Avrupa büyük devletlerin çıkarları doğrultusunda şekillenmeye devam edecektir.

II. Dünya Savaşı Sonunda Doğu Avrupa Güçler Arasında Paylaşılmıştı

Savaş sonrası güç dengesi yeniden oluştuğunda, Doğu Avrupa bölgesi yeniden paylaşıldı. Bu paylaşımda ABD Başkanı Roosevelt’in bu bölgeyi, Sovyetleri, özellikle Japonlara karşı birlikte savaş ve Birleşmiş Milletler konusunda ikna etmek gibi bazı konularda yanına almak için bu bölgede serbest bıraktığı da görülür. 4-11 Şubat 1945 tarihleri arasında yapılan Yalta Konferansında ABD Başkanı Roosevelt’in kendine göre öncelikleri vardı ve bu konularda Sovyet lideri Stalin’den söz almıştı. Diğer taraftan Virginia Üniversitesi Profesörlerinden Melyyn Lefter’in yorumuna göre ABD, eski izolasyon politikasına tekrar dönmek istemiyordu (https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-51373127: Yalta Konferansı 75 yıl önce dünyayı nasıl yeniden şekillendirdi: Alıntı Tarihi: 17 Ocak 2020).

Soğuk Savaş Dönemi ABD’ye, bu bölgeleri Sovyet tehdidi kullanılarak kontrol etme imkânı sağladı ve bu durum günümüze kadar devam etti.

Rusya, Soğuk Savaş Dönemi Sonrası Kendini Yeniden Toparladı

Soğuk Savaş Dönemi sonunda Doğu Avrupa’daki devletler de bağımsızlığını kazandı. Bu süreç sonunda dağılan ve “Rusya Federasyonu” ismiyle yeni bir devlet oluşturan Rusya ise enerji fiyatlarındaki artışla, doğal kaynaklarını ve sahip olduğu askeri kültürünü iyi değerlendirerek kendisini toparladı.

Almanya ve Fransa’nın Rusya ile ilişkileri Bölgesel Dengeyi Başka Bir Boyuta Taşıyor

Ortaya çıkan yeni dengede Sovyetler karşısındaki Almanya yok. Zaten AB içinde kontrolü elinde tutan Fransa ve Almanya gibi ülkelerin gündemlerinde Rusya yok. Üstelik Avrupa’nın sözde bazı büyük devletlerinin yöneticilerinin Avrupa’nın güvenliğinde Türkiye’nin öneminin de farkında bile değiller. Daha da önemlisi Almanya enerji temini ve ürettiği malları satma bakımından Rusya’ya bağımlı. İlişkiler askeri ve güvenlik değil ekonomi bağlamında gelişiyor. Güvenlik konusu ise zaten gündemde daha gerilerde yer alıyor. Geçtiğimiz yıl Belarus-Polonya sınırında yaşanan göçmen krizinde, Belarus tarafından bakım gerekçesiyle Rusya’dan Avrupa’ya ulaşan boru hatlarının bir süre kesilmesi ve Belarus Devlet Başkanı’nın “Bizi sınırları kapatmakla tehdit ediyorlar, ya biz doğalgazı kapatırsak?” tehdidi çok etkili olmuştu. Pandemi öncesi Almanya 60 milyar dolara yaklaşan hacmiyle, Rusya’nın Çin’den sonraki en büyük ticaret ortağıydı. Almanya’nın Rusya’da iş bağlantısı bulunan özel şirketlerinin sayısı 7000 civarında ve yaptırımlara karşı çıkıyorlar.

Benzer bir durum Fransa için de geçerli. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, 2019 yılında Economist dergisine yaptığı konuşmada, “Şu an yaşadığımız NATO’nun beyin ölümüdür” derken Rusya ile ilişkilerin sürdürülmesinden yana olduğunu açıklamıştı. Yani bir anlamda NATO içinde savunma harcamalarını Doğu Avrupa’nın küçük ülkelerine oranla oldukça düşük bir düzeyde tutan Almanya (2022 yılında 59 milyar dolar: Gayrisafi milli hasılasının %2’sinden az) ve Fransa’nın (52 milyar dolar) Rusya karşısında çok kuvvetli bir duruşu yok. Güvenlik konseptleri de yok. 2020 yılında NATO ülkeleri arasında gayrisafi milli hasılalarına göre en fazla harcama yapanlar ise %3,74 ile ABD, %2,7 ile Yunanistan, %2,4 ile Estonya.  Hemen arkasından Letonya, İngiltere, Polonya, Litvanya ve Romanya gibi ülkeler geliyor. Genelde harcaması yüksek olan ülkeler Rusya’ya yakın ve sınır olan ülkeler. Güvenlik endişesini en fazla hissedenler de bu ülkeler.

NATO ve Batı’ya olan Güven Düşüyor

Yapılan araştırmalar NATO’ya olan güvenin de giderek düştüğünü gösteriyor. NATO ülkelerinde kendisini güvende hissetmeyenlerin oranı 2019 yılında %21 iken, 2020 yılında bu oran %32’ye çıkmış durumda.

II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası şartların değiştiği, Sovyetler Birliğinin dağıldığı dönem şartlarının ise ortadan kalktığı kesin. 2007 Münih Güvenlik Konferansında Rus lider Putin, “Tek kutuplu dünyanın artık kabul edilemeyeceğini ve ABD’nin dünyaya hâkim olamayacağını” söylemişti. 2020 yılındaki Münih Güvenlik Konferansında ise “Batı’nın Çöküşü” bizzat kendileri tarafından resmi olarak ilan edildi.

Avrupa Birliği içinde nükleer güce sahip en güçlü orduya sahip İngiltere’nin, bu birlikten ayrılışının (Brexit) tamamlanmasından sonra AB hem nüfus hem ekonomik hem de askerî açıdan çok şeyler kaybetti. Diğer taraftan ABD, İngiltere ve Avustralya arasındaki AUKUS Paktı ile Fransa’nın Hint-Pasifik bölgesinden dışlanması ve Fransa’nın bunu bir “arkadan bıçaklanma” olarak nitelendirmesi, geleneksel ittifak ilişkilerinde büyük bir kırılmanın açıkça ortaya çıkmasıydı.

Şimdi şu soruyu sormak gerekir: Böyle bir ortamda ABD Başkanı Biden’in ortaya attığı ve 2021 yılı NATO Zirvesinde bahsedilen “Transatlantik İttifakın yeniden kurulduğu” sözleri ne derece gerçeğe dönüşebilir.

ABD’nin Yanlış Uygulamaları ve Yaşadığı Sıkıntılar Bölgedeki Durumunu Giderek Zorlaştırıyor

ABD, seçimler nedeniyle yaşadığı sıkıntıları ve içeride yaşadığı kırılmaları daha atlatamadı. Afganistan’da ve Ortadoğu’da bütün gücünü harcamasına rağmen başarılı olamadı ve geri çekildi. Üstelik gereksiz bir şekilde NATO içindeki en güçlü ülkelerden birisi olan Türkiye ile sorunlar çıkardı ve ayrışmalar yaşadı. İçeride ise 160 yıl sonra yeni bir iç savaş tehlikesini konuşuyor. Birçok yetkilinin dışında eski Başkan Carter’in New York Times için yazdığı makalede Büyük ulusumuz şimdi genişleyen bir uçurumun eşiğinde. Derhal harekete geçilmezse, gerçek bir iç çatışma ve değerli demokrasimizi kaybetme riskiyle karşı karşıyayız.Sözleri hiç de göz ardı edilebilecek cinsten değil.

Böyle bir Ortamda ABD’nin Avrupa İçin Askeri Gücünü Kullanması Mantıklı Görülmüyor

Her iki dünya savaşında da savaşa sonradan giren ABD, “Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki çatışmalardan istifade ile” dünya güç dengesinde üstünlüğü ele geçirmeyi başarmıştı. Benzer şekilde günümüz stratejik dengesinde de “savaşa önce girip gücünü önce tüketen” kaybedecek. Bu nedenle devletler, İran’a karşı Irak’ın kullanılması ile Yunanistan’ın suni bir Türk tehlikesi yaratılarak kendi parasıyla borçlandırılarak silahlandırılmasında olduğu gibi, kendileri savaşa girmek yerine başka ülkeleri kullanarak vekalet savaşlarına yönelmektedir.  

Avrupa’nın Almanya ve Fransa gibi ekonomik bakımdan güçlü devletlerinin, Rusya karşısında güçlü bir tavır almaktan kaçındığı ve savunma harcamalarını düşük tuttuğu bir ortamda, ABD’nin Rusya’ya karşı doğrudan bir savaşa girmesini beklemek ne kadar gerçekçi olabilir? Zaten gelişen olaylar da açıkça bunu ortaya koymaktadır. Karadeniz’de Rusya ile olan gerilimde, İngiliz ve ABD güçlerinin geri çekilmesi de bunu doğrular niteliktedir.

ABD, NATO ve Rusya Arasındaki 2022 Yılı Ocak Ayındaki Görüşmeleri ve Öncesini İyi Değerlendirmek Gerekir

Bu toplantılar açıkça ABD’nin sistemi artık kontrol edemediğini göstermiştir. Hiçbir toplantı sonucunda “ABD ve NATO tarafından gerektiğinde askeri güç kullanılacağı” yönünde açık bir karar ya da açıklama yoktur.

Arka arkaya yapılan bu görüşmelerde ne Batı Avrupa’nın ne de Doğu Avrupa’nın daha güvenli bir yer haline geldiğine dair en ufak bir işaret de yok ve bu da bölge ülkelerindeki güvensizliği daha da artırıyor.

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg Avrupa’da açık bir silahlı çatışma tehlikesi bulunduğunu söylediği bir ortamda; Rusya net bir şekilde, NATO ve ABD’de kuvvetlerini yakın güvenlik bölgesi olarak belirlediği alanlarda istemiyor ve bu konularda güvenlik garantileri talep ediyor. Rus Dışişleri Bakanı Lavrov, yapılan yaptırım tehditlerinin ülkesini yıldıramayacağı açıkça ortaya koydu. Diğer taraftan NATO’nun Ukrayna dahil eski Sovyetler Birliği ülkeleri kapsayacak şekilde genişlememesini talep etti. Rusya’nın, Yunanistan’ın Dedeağaç gibi bölgelerdeki üslere karşı saldırılarda bulunacağını ifade eden söylemleri ise sorumsuz bir şekilde ülkesinin her tarafını yabancı güçlerin askeri faaliyetlerine açan ve halkının yaşamını tehlikeye atan Yunanistan yönetiminin düşeceği durumların emarelerini şimdiden veriyor.

Tepkilerin Giderek Yumuşadığı da Görülüyor

Aslında Rusya’ya karşı yaptırım tehditleri önceden daha sertti. Geçtiğimiz yıl ABD Dışişleri Bakanı Blinken, “Ukrayna’ya karşı saldırgan tutumunu devam ettirmesi halinde Rusya’ya ağır bedeller ödetmeye hazırız.” ve NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “Rusya’nın saldırganlığının yüksek bir bedeli olur.” derken bu söylemlerin giderek yumuşayarak; “Ciddi siyasi ve ekonomik sonuçları ve yaptırımları olur.” şekline dönüştüğü görülüyor. Rusya zaten 2014 yılından beri bu şekilde yaptırım altında ve çok fazla etkilenmiş gözükmüyor.

ABD Başkanı Biden, Rusya’nın Ukrayna’yı İşgali Karşısında Güç Kullanmayacağını Açıkça İfade Etti

En önemli açıklama ABD Başkanı Biden’e ait ve Doğu Avrupa güvenlik yapısına dönük ABD planlarını açıkça ortaya koyuyor. Söylenenler gayet net. Biden, Rusya’yı Ukrayna’yı işgalden caydırmak için Amerikan askeri gönderilmesi seçeneğini değerlendirmeye almadıklarını söyledi. Biden Rusya’ya karşı yapabileceklerini ise şöyle ifade ediyor: Net konuştum. Ukrayna’yı işgal etmesi halinde bunun Putin için daha önce görülmemiş ekonomik sonuçları olacağını söyledim. ABD’nin Rusya’nın Ukrayna’yı işgali karşısında tek taraflı güç kullanması şu an olası değil.

Böylesi Bir Ortamda Doğu Avrupa’da Geleceğine Dair Endişe Duyması Normaldir

Açıkça görülmektedir ki bölgede güvenlik en önemli konu haline gelmiştir ancak NATO ve ABD net bir şekilde ortada yoktur. Gelişen bu ortamda Doğu Avrupa ve Balkanlar bölgesinde bir güvenlik probleminin olmasını normal karşılamak gerekir.

Sonuç olarak; Bölgede yeni bir “güç dengesi” daha doğrusu bir “güç boşluğu” veya “güç dengesizliği” diyebileceğimiz bir durum oluşmuştur ve bu durum dikkate alınarak yeni tedbirler geliştirilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Bölge dışından müdahale eden ülkelerin bu bölgenin yapısına uygun güvenlik sağlama yeteneklerinin olmadığı zaten görülmüştür. O halde bölge ülkeleri kendi güvenlik ihtiyaçlarını yine bölgelerindeki ülkelerle bir araya gelip çözecektir. Yeni bir güvenlik anlayışına ihtiyaç olduğu kesin. Peki bu boşluk nasıl doldurulmalıdır? Denizleri dolaşan ancak gerçekçi olmayan hatların bir işe yaramayacağı anlaşılıyor. Sorunlu bölgelerin giderek çoğaldığı ve Avrupa’ya doğru ilerlemelerin emarelerinin bulunduğu bir dönemde bu bölgedeki ülkeler kime güvenecek ve güvenliklerini sağlayacak ittifakları kiminle oluşturacak? Daha da önemlisi bölgeye dışarıdan müdahaleler olmadan bölge ülkeleri arasında çatışma olmadan bölge insanın endişelerini ortadan kaldıran bir barış ortamı nasıl sağlanacak?

Hem Doğu Avrupa hem de Balkanlar için bu konuda önümüzdeki dönemde bazı gelişmelerin olacağını söyleyebiliriz.