Keşmir hakkında söylenmiş en veciz sözlerden birisi şair Emri Hüsrev’in irat ettiği ve coğrafyasının adeta resmi bir sloganı haline gelmiş olan Farsça beyittir. Bölgeyi ziyaret ettiğinde büyülenen Babür Sultanı Cihangir tarafından da sıkça tekrarlanmıştır): "Gar firdaus bar roo-e zameen ast, hamin asto, hamin asto, hamin ast "Eğer yeryüzünde bir cennet varsa, burasıdır, burasıdır, burasıdır."
Keşmir geçmişini ve tarihini aşağıdaki bölümlere ayırmak mümkündür: a) Mitolojik, Vedik ve Budist Dönem (M.Ö. 300 öncesi – M.S. 500); b) Hindu Hanedanları ve Kültürel Zirve (500–1300); c) İslam'ın Yayılışı ve Şah Mir Hanedanı (1300–1586); d) Babür Dönemi (1586–1752); e) Afgan (1752–1819) ve Sih (1819–1846) Yönetimleri; f) Dogra Yönetimi ve Amritsar Antlaşması (1846–1947); g) Siyasi Bilincin Oluşumu (1930–1947).
Keşmir müverrihleri imar ve ziraattan önce Keşmir'in adını Satî-sar diye kaydetmişlerdir. Mahâdev'in karısı Pârvatî'nin başka bir isminin Satî’dir. Sürekli karla kaplı ve dolu olan Himâcal dağı ortaya çıktığında vadi sürekli suyla kaplanır ve bir göle dönüşür. "Sar" ise göl demektir Satisar Sati’nin gölü anlamına gelmektedir (Alam, 2005).
Birunî (973-1048) Keşmir’in Türk yurdunun ve topraklarının yanında bulunduğunu izhar ederken, yüksek ve geçit vermez dağlarla çevrili bir plato üzerinde yer aldığını; Sindh (İndus) nehrinin Türk topraklarındaki Unang dağlarından doğduğunu; güneyi ve doğusunun Hindulara; batısı çeşitli krallara —Bolar-Şah ve Şuguan-Şah—; Bedahşan sınırlarına kadar uzanan daha uzak kısımları ise Vahan-Şah’a; kuzeyi ve doğusunun bir kısmı ise Hoten ve Tibet Türklerine ait olduğunu kaydeder.
Başkent Addishtân’dır ve Keşmir sakinleri yaya olarak seyahat eder ve soyluları insanların omuzlarında taşınan ve "katt" adı verilen tahtırevanlarla yolculuk ederler. Ülkelerinin doğal savunma gücüne büyük önem verilir, giriş noktaları ve ülkeye giden yollar sıkı bir denetim altında tutulur, şahsen tanımadıkları hiçbir Hindunun ülkeye girmesine müsaade edilmezmiş.
Keşmir’e giriş yapılıp vadiden çıkışla platoya adım atıldığında, iki günlük bir yolculuk boyunca solda Bolor ve Şamilân dağları kalır. Burada Bhattavaryan olarak adlandırılan Türk boyları yaşar. Kralları "Bhatta-Şah" unvanını taşır. Şehirleri arasında Gilgit, Aswira ve Şiltûs bulunur ve dilleri ise Türkçedir. Keşmir, bu boyların düzenlediği akınlardan büyük zarar görür. (Albiruni, 1910).
Hamevi XIII’ncü asırda Keşmir hakkında şunları yazar: “Hindistan diyarının orta büyüklükte bir şehridir. Türklerden bir topluluğa komşudur ve nesilleri onlarla karışmıştır. Bu yüzden Allah'ın yaratıklarının görünüş bakımından en güzelleridir. Keşmîr büyük ve azametli bir şehirdir. Sağlam bir surla hendeği vardır. Çin şehri Sandâbil'in yarısı kadardır. Kralı bütün krallardan daha büyük ve itaati en tam olandır. Ay başlarında ve Güneş ile Ay'ın şereflerine (yükseliş burçlarına) girdiği zamanlarda bayramları vardır. Zamanın etkilemediği, Çin demirinden yapılmış bir evde büyük bir rasat yerleri vardır. Süreyya'yı (Ülker yıldızlarını) yüceltirler. Yiyecekleri buğdaydır. Tuzlanmış balık yerler, yumurta yemezler ve hayvan boğazlamazlar." (el-Hamevî, 1997).
Keşmir’in Türklerle İrtibatı
Kuzey Hindistan ve Keşmir’i idare eden Kuşan hanedanından "Turushkanvaya" (Türk soyu) olarak bahseder. Üç Turuska kralı Huska, Juska ve Kanişka açıkça Türk prensleri, yani Türk uyruklu, güçlü hükümdarlar ve Budist Kilisesi'nin sadık hamileri olarak tanımlanmıştır. Nitekim bu üç ismi taşıyan şehirler Kaniskapura (günümüzde Baramulla yakınlarındaki Kanispor / Kanispura), Huskapura (günümüzde Ushkur / Ushkara Baramulla bölgesinde, Jhelum (Vitastā) Nehri koridoru üzerinde yer alır. Keşmir Vadisi'ne girişte oldukça stratejik bir kapı görevi görmüş ve Budist rahipler için gelişen bir merkez olmuştur) ve Juskapura (günümüzde Zukur / Zugiyar) Kuşan İmparatorluğu döneminde (MS I.–II. yüzyıllarda) Keşmir Vadisi'nde kurulmuş, birbirleriyle bağlantılı üç antik yerleşim yeridir (Stein, 1900); (Sabnis, 2016).
Toramana, Ak Hun İmparatorluğu'nun (Eftalitler) bir alt kolu kabul edilen Alkon Hunlarının (IV-VI’ncı asırlar) Keşmir’deki krallarındandır ve muhtemelen Türkçe kökenli bu isim, X’ncu yüzyıla kadar Gandhara’daki bir Hindu hükümdar tarafından da kullanılmıştır(Stein, 1900).
Kalhana, Türklerin Keşmir ile ilişkisinin 759-763 yılları arasında Keşmir’i ziyaret eden Çinli gezgin Ou-k’ong’nun seyahatnamesinde, "Tou-kiue" yani Türk hanedanına mensup kişilerce Keşmir’de kurulmuş pek çok kutsal Budist mekânının bulunduğunu; Keşmir ile Türk boyları arasındaki yakın ilişkilere işaret ettiğini kaydeder. Kalhana Karkota hükümdarı Lalitāditya'nın Cankuna adında bir Türk vezirinin bulunduğunu da yazar (Stein, 1900).
Ayrıca Keşmir Kralı Kalaşa (MS 1063-1089), Kalaşeşvara tapınağının üzerine altın bir şemsiye inşa ettirmek için bazı Türk mimarlar görevlendirmiştir. Aynı devletin bir diğer hükümdarı Harşa’nın ordusunda Türkler yer almıştır (Lal, 1973).
Türklerin Keşmir’i fethetmesi ve İslam’ın Yayılması
Ülkenin iç kaynaklarının yetersizliğine rağmen uzun bir süre boyunca dış saldırılardan korunmasını sağlayan yegâne unsur, onu çevreleyen devasa dağ surlarıdır. (Stein, 1900).
İslam’ın Hint Alt Kıtası’na girişi üç yolla olmuştur: Birinci yol, Hicri I. yüzyılda Güney Hindistan’a gelen, Hintlilerle birlikte yaşayan ve aralarında İslam’ı yayan Arap Müslüman tüccarlar vasıtasıyladır. İkinci yol, Emeviler döneminde Hicri I. yüzyılın son on yılında Muhammed b. el-Kāsım et-Sekafî (M. 695-715) komutasındaki Arap ordularının Sind bölgesine girmesiyle olmuştur. Müslümanların ve İslam’ın Hindistan’a girişindeki üçüncü yol ise Gazneli Mahmud’un (M. 971-1030) Hindistan’ı fethetmesi, M. 1000 yılında Hayber Geçidi üzerinden Hint Alt Kıtası’na girmesi ve Hindistan’da İslam hâkimiyetini pekiştirmesiyle gerçekleşmiştir. Fakat Keşmir şartlarında, Müslümanların buraya büyük kitleler halinde ulaşması ancak Hicri VIII. yüzyılda (Miladi XIV. yüzyıl) mümkün olmuştur.
Keşmir’e gelen ilk Müslümanın 713 yılında Şam bölgesinden gelen Samım b. Şems adında bir kişi olduğu söylenir. Daha sonra 1089-1101 yıllarında Kral Harşa döneminde bazı Müslümanlar Keşmir ordusuna katılmıştır. O dönemde Keşmir’de az sayıda Müslüman bulunmaktaydı. Buradaki Müslüman nüfusu, İslami davetin yayılmaya başladığı Miladi XIV. yüzyılda artmıştır. Bu durum Ladakh bölgesinden gelen Emir Rinçana’nın Keşmir’i ele geçirmesiyle vuku bulmuştur. O bir Budist’ti; âlimlere saygı duyar, onları över ve ilmi münazaralarına değer verirdi. Ancak kalben Budizm dininden tatmin olmuyordu. Bilahare açık alanda namaz kılan dindar bir Müslümandan etkilenir ve nihayetinde İslam’ın sadeliği ve kapsayıcılığı ilgisini çekince Müslüman olur ve Sadrüddin adını alır. Tebaasından pek çok kişi de onu takip eder (Nedevî, 2021).
Gazneliler Sebük Tegin, Mahmud ve Mesud dönemlerinde Hindistan üzerine seferlere çıkmışlardır. Gazneli Mahmud, 30 yıl süren Hindistan seferlerinin ilkini 1000 yılında gerçekleştirdi. Mahmud, batı Hindistan’da Somnath’a, Keşmir’in güney sınırlarına ve Ganj-Yamuna ovasına kadar ilerlemiştir. Mahmud, Keşmir Vadisi'ndeki seferi sırasında (1015) "pek çok kâfiri Müslüman yapmış, İslam'ı o topraklara yaydıktan sonra da Gazne'ye dönmüştür." Nizamüddin Ahmed'e göre, "ülkenin bu bölgesinde İslam, halkın rızası ve gücün etkisiyle yayıldı. Hinduların İslam'a geçişi, Mahmud'un hedeflerinden biriydi. Mahmud ve halefi Mesud camiler ve okullar inşa ettirmiş, ayrıca vaizler ve öğretmenler görevlendirmiştir. Mahmud gittiği her yerde, halkın İslam'a geçmesi konusunda ısrarcı olmuştur…. Mahmut 1021-22’deki Hint seferinde Keşmir’deki Lohkot’a kadar da gelir, ancak fazla ilerleme kaydedilmez. Oğlu Mesud’un komutanlarından Ahmed İnaltegin ise doğuda Benares’e dek ulaşmıştır. Söz konusu bölgelerde kalıcı bir hâkimiyet kurulması ne hedeflenmiş ne de mümkün olmuştur. Bu nedenle, tarafların birbirine karşı herhangi bir ilgisi bulunmadığından, o dönemde bu iki zıt inanç ve kültür arasında kayda değer bir kültürel ya da dinsel etkileşim yaşanmamıştır (Muhammad Shahid, 2014); (Alberuni, 1910).
Hace Salman Divan’ında Gaznelilerin sınırlarını şöyle tanımlar: “Uzunluğu Lahor'dan Fırat'a, genişliği ise Keşmir'den Sistan sınırlarına kadar uzanır.”… Evrengzeb döneminde Babür İmparatorluğu, Gazni’den Çittagong’a ve Keşmir’den Karnatik’e kadar uzanıyordu…
Gazneli Mahmud döneminde, Gucerat ve Keşmir'de de bazı ihtida olayları (din değiştirmeler) gerçekleşmişti. Dolayısıyla, XI’nci yüzyılın ilk otuz yılı içinde, Gazneli Mahmud’un seferlerinin bir sonucu olarak birkaç bin kişinin İslam’a geçtiği konusunda neredeyse hiç şüphe yoktur. Onun akınları sırasında ve sonrasında, bazıları Kanauj, Banaras ve Bahraich gibi oldukça uzak yerlerde olmak üzere, birkaç Müslüman yerleşimi de kurulmuştur. Bu durum, Lama tarihçi Taranatha (1575-1634) tarafından da kısmen doğrulanmaktadır. Taranatha, Türklerin Antarvedi ya da diğer adıyla Ganj-Yamuna Doab bölgesindeki yerleşimlerinden bahseder. Ayrıca, Lavasena ve ardılları döneminde, Odantapuri ve Vikramashila’a varılmadan(1203) önce, Magadha bölgesindeki Türklerin sayısının arttığını da ekler. XI’nci yüzyılın sonlarına gelindiğinde Gucerat, Sind, Uttar Pradeş, Bihar ve Keşmir'de birkaç bin Müslümanın bulunduğu anlaşılmaktadır.
Sadece seferler ve savaşlar sırasında din değiştirmeler gerçekleşmedi. Müslüman yöneticiler, dindaşlarının sayısını artırmak için o dönemdeki devlet mekanizmasını özgürce kullandılar. Başka diyarlardan gelen Müslümanlara (alimlere, yöneticilere, şeyhlere, askerlere vs) verilen destekti. Bu durum, büyük ölçekli Müslüman göçüne yol açtı. Bir diğer adım ise devletin cami, imaret ve sarnıçların inşa etmesiydi. Bu camiler, ibadethane ve İslami ilim merkezleri olmanın yanı sıra, potansiyel mühtedilerin olabilecek ihtiyaçlarına ve yoksullara da cevap veriyordu.
XIV’ncü yüzyılın sonlarına doğru durum şöyleydi: Keşmir'in İslam'la tanışması, Gazneli Mahmud'un seferlerinden beri başlamıştı. Timur'un XIV’ncü yüzyılın sonlarında gelişine kadar, Keşmir'de Müslüman nüfusu önemsizdi. Svat bölgesinden Şah Mirza 1315’te Keşmir’e gelir ve prens Sinha Deva’nın hizmetine girer ve bir müddet sonra Hindu hanedanının devrilmesiyle 1346’da bizzat tahta çıkar. Bu hadiseyle Keşmir Vadisi’nde Müslüman hükümdarlar devri başlar. İslam’a geçiş sürecinin ivme kazandığı dönem, Sikender Butşikan’ın (1394-1417) saltanatı sırasındaydı. Hindu kaynaklar onun yönetimi altında Keşmirlilere İslam’ı kabul etmek ya da sürgüne gitmekten başka bir seçenek sunulmadığını; bazı Keşmirli Brahmanların intihar ettiğini, birçoğunun toprakları terk ettiğini, diğerlerinin İslam’ı benimsediğini; bir kısmının ise “takiye” yöntemine başvurarak yaşamaya devam ettiğini öne sürerler. Onlara göre Keşmir’de yalnızca on bir Brahman ailesi kalmıştır. Dolayısıyla, bugün Keşmir Vadisi’nde her 10.000 kişilik nüfus içinde 524’ten fazla Hindu bulunmamasının nedeni, onun bu aşırı gayretidir. Cemmu Racası, Timur tarafından İslam’a döndürülmüş, ancak Cemmu bölgesi büyük ölçüde Hindu kalmaya devam etmiştir (Lal, 1973).
Seyyid Ali el-Hemedânî ve Keşmir’deki Davet Metodu
Seyyid Ali el-Hemedânî, Keşmir’deki İslam tarihinin akışını değiştiren büyük bir davetçiydi. Seyyid Ali el-Hemedânî İran’dan 1384’te Keşmir’e girmiştir. Bu geliş, Keşmir’deki İslam ve Müslümanlar tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Hamedânî büyük bir vizyon sahibiydi ve Keşmir toplumunun bütün kesimlerini etkilemiştir. Keşmir halkına sadece dini konularda rehberlik etmekle yetinmemiş, onların kültürlerini de geliştirmiştir. Onlara ruhen yol gösterdiği gibi iktisadi açıdan da destek olmuştur. Halkın yaşamında kademeli bir devrim gerçekleştirmiştir. Sıradan insanların zihinlerinde bıraktığı etki kadar hükümdarların yaşamında da etkili olmuştur (Nedevî, 2021).
Kübreviyye tarikatının Hemedâniyye kolunun kurucusu, Keşmir’in İslâmlaşmasında önemli tesiri bulunan Alî b. Şihâbiddîn b. Muhammed Hemedânî (ö. 1385) Keşmir Sultanı Şehâbeddin döneminde 700 Seyyidle birlikte Keşmir’e giderek (1372) orada dört ay kalır. Yedi yıl sonra Keşmir’e ikinci gidişinde Sultan Şehâbeddin’in yerine geçen kardeşi Sultan Kutbüddin tarafından karşılanır. Sultanla iyi münasebetler kurarak İslâm esaslarına aykırı uygulamalardan vazgeçmesini sağlaması, Keşmir’deki gayri müslim halkın İslâmiyet’i kabul etmesinde tesirli olur. İki buçuk yıl burada kaldıktan sonra Hemedan’a dönmek için yola çıkar. Timur’un seyyidleri Hemedan’dan çıkardığını öğrenince Türkistan ve Huttalân’a uğradıktan sonra 1383’te tekrar Keşmir’e döner. Ancak burada fazla kalmaz ve çıktığı hac yolculuğu sırasında hastalanarak Kebrüsvâr’da vefat eder (6 Zilhicce 786/19 Ocak 1385). Hemedânî, Kübreviyye tarikatının esaslarıyla İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini bağdaştırmaya çalışmıştır. Bu tarikat mensupları Keşmir başta olmak üzere Hindistan ve Türkistan’da kurdukları tekkeler aracılığıyla faaliyet göstermişlerdir (Yazıcı, 1998).
Hz. Ali (r.a) soyundan gelen ve Şafii mezhebi mensubu el-Hemedânî çok seyahat eden bir seyyahtı ve rüyasında gördüğü Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kendisinden Keşmir’e gitmesini ve Keşmir halkını İslam’ın doğru yoluna davet etmesini istemesi nedeniyle Keşmir’e yöneldiği rivayet edilir. Başka bir rivayete göre ise İslam beldelerini harap eden Timur’un tehdidi, onu Timur’un hâkimiyetinden uzak bir yer olan Keşmir’e seyahat etmeye mecbur bırakmıştır.
Müslüman hükümdar Sultan Şihâbüddin (H. 760-775) yönetimi devraldığında, Keşmir’e gider. hükümdarların ve halkın kalplerini şirk kalıntılarından arındırıp, İslam’ın emrini açıklığa kavuşturur ve hakikati yayar. İslam’ın mesajını duyurmak için takipçilerini ve öğrencilerini Keşmir ülkesinin her tarafına gönderir. Sonraki dönemlerde Keşmir’deki yerel sufiler üzerinde büyük bir etki bırakır.
el-Hemedânî Keşmirlilerin yaşamında köklü değişiklikler meydana getirir. Onların yaşam standartlarını yükseltir. Keşmirlilerin İslami değerler sistemine uymalarını sağlar. İslam Keşmir’e Horasan üzerinden geldiği için ortak kültürel değerler mevcut olmuştur. Keşmir önceleri Budist kültürünün merkezi veya Hindu bir toplumdu; ancak Horasan’dan gelen Müslümanların girişinden sonra İslam, Keşmir toplumunda kültürel dönüşümler gerçekleştirdi. Dikkat çekicidir ki el-Hemedânî, Horasan ve Hamedan’dan pek çok sanatçı ve tüccarı beraberinde getirmiş, bu sayede Keşmir, Hindu etkisinden Fars Müslüman etkisine evrilmiştir. Kalbi olan yahut şahit olarak kulak veren kimse için Keşmirlilerin yaşamındaki bu Fars etkisi gayet açıktır.
Onun etkisi Keşmir edebiyat sahnesinde de görülmüştür. Keşmir şiirinde mevcut olan tek edebi türler Vakh, Vatsun ve Shrukh idi. Gelmesinden sonra Horasan’dan Keşmir’e gazel, kaside, mersiye, mesnevi, naat, menkıbe ve rubailer kazandırılmıştır.
Keşmir hükümdarları devlet işlerinde onun tavsiyelerini samimiyetle kulak asmış ve dini konularda onun yönlendirmelerini takip etmişlerdir. Keşmir Sultanı Şihâbüddin onun tavsiyesi üzerine Hindistan Kralı ile ateşkes anlaşması imzalamış; Sultan Hindu kıyafetleri yerine Türk hükümdarları elbiselerini giymeye başlamış ve İslami ilimlerin okutulduğu bir medrese kurmuştur. Ayrıca Sultan, halkın istifadesine sunulmak bir kütüphane inşa etmiştir.
Kendisiyle birlikte Horasan’dan gelen tüccar ve zenaatkarlar vasıtasıyla Keşmir’de el sanatlarını ve ticareti bina etmiştir. Böylece Hindu medeniyeti ve kültürü konumunu İslam medeniyeti ve kültürüne bırakmış; dilde de Sanskritçenin yerini Arapça ve Farsça almıştır.
el-Hemedânî Şafiî olmasına rağmen bütün takipçilerinden ve öğrencilerinden Hanefî mezhebine geçmelerini istemiştir. Çünkü Hanefî mezhebi onun gelişinden önce Keşmir’e ulaşmıştı. O asla kendi mezhebini yaymayı düşünmemiş, tek derdi insanların İslam’a girmesi ve hidayete ermesi olmuştur. Pek çok kişi tarafından bilinir ki Brahmanlar İslam’a çok az girerler; fakat o, Keşmir halkının çoğunluğunu İslam’a kazandırmıştır ve bunların çoğu Brahmanlardan oluşmaktaydı (Nedevî, 202.1)
Babür Devleti ve Keşmir
Keşmir’de bilahare bir dizi güçsüz sultan gelince topraklar, birbirine rakip yerel derebeyi grupları arasında bölündü. Bu derebeylerinin entrikaları ve çatışmaları döneminde, Keşmir Babür Devleti'inin ilgi alanına girer. Mirza Haydar, Ladakh üzerinden gerçekleştirdiği (1532) ve Keşmir'i bir süreliğine bu cesur Türk liderin hâkimiyetine sokan harekât, basit bir olaydan ibaret olmayıp ilk doğrudan fetihti. Bu, kuzeyden gelen fatihlerin son dalgasını —yani Babür'ün Türklerini— Hindistan'a taşıyan büyük tarihsel sürecin bir parçasıydı. Mirza Haydar, başka fetih arayışları için Keşmir'den ayrılmak zorunda kalır; ancak kurulmasına katkıda bulunduğu Babür İmparatorluğu, vadi üzerindeki hak iddiasından vazgeçmez. Mirza Haydar, 1540 yılında güneyden gelerek Keşmir'in kontrolünü yeniden ele geçirir; bunu, sürgündeki İmparator Hümâyun adına yaptığını beyaneder. Onun yönetiminin ardından Keşmir, büyük feodal aileler arasındaki uzun süreli çatışmalara yeniden çıkınca, Kuzey Hindistan'daki Babür İmparatorluğu'nu pekiştirme yönündeki büyük görevin ardından Ekber'in kuvvetleri 1586’da dağları aşarak Keşmir'i de Babür egemenliği altına katar (Lal, 1973).
Mirza Haydar, 1547 M yılında Kaşgar Sultanı Abdürreşîd ile dostluk bağlarını pekiştirdi ve meşhur Târîh-i Reşîdî adlı eserini onun adına ithaf etti. Mirza Haydar Doglat (Dû-Doglat), 1540'tan 1551'e kadar Keşmir'i yönetti. Bu süre içinde barış ve güvenliği sağladı, iyi bir yönetim kurdu; ticareti, ziraati ve iş hayatını geliştirdi. Örnek bir hükümdardı. Hat sanatında, ressamlıkta ve öteki el sanatlarında büyük bir maharete sahipti. Keşmir'e çeşitli çalgıları tanıttı. İnşaatta hamamlar ve pencere işçiliği, yeni tarzda pencereler; kapı, giyim ve yiyecekte pek çok yenilik getirdi. Âlimleri himaye etti; dışarıdan zanaatkâr ve sanatkârlar getirtti. Srinagar'da birçok cami yaptırdı ve bunların içine hamamlar ekletti ki Müslümanlar şiddetli kışlarda bile ısıtılmış camilerde namaz kılabilsinler. Görkemli binalar ve güzel bahçeler yaptırdı. Mirza Haydar, Sünnî mezhebine sıkı sıkıya bağlıydı ve bu konuda hiçbir müdahaleye tahammül etmedi. Bu yüzden, Râşidîn halifelerin (Allah hepsinden razı olsun) yüce şanına saygısızlık edenlere karşı büyük bir sertlikle davrandı ve onları ortadan kaldırmaya çalıştı; bunu yaparken kendisini haklı görüyordu (Alam,2021).
Ekber'in fethi, Keşmir'in modern tarihinin başlangıcını işaret eder. Keşmir'in, tüm Hindistan'a hükmeden bir imparatorluk sarayının gözde yazlık ikametgâhı haline geldiği sonraki dönemde büyük bir imparatorlukla kurulan yakın siyasi bağlar ve bu imparatorluğa bağlı diğer bölgelerle gerçekleşen serbest etkileşim, ülkenin siyasi ve ekonomik durumunu pek çok açıdan dönüştürmüştür.
Keşmir'deki idari işleyişe dair kayıtlar, İslam'ın bölgeye girişinden kısa bir süre sonra Keşmir'de yaygınlaşan Farsça ve Arapça kelimelerle dolu, kendine has bir Sanskritçe jargonla kaleme alınmıştır. Sultan Muhammed Şah döneminde inşa edilen ve 1484 yılına tarihlenen bir yazıtı barındıran Srinagar'daki eser, bu duruma bir örnektir. Ayrıca, üzerinde tarih bulunmayan kısa Sanskritçe yazıtlar da mevcuttur (Lal, 1973).
Keşmir’in Babür Devletiyle irtibatı bir şekilde devam etmiştir. Keşmirli Galib, en son güçlü Babür Sultanı Evrengzeb’in sarayında bulunmuştur (Muhammad Shahid, 2014).
Kaşgar, Yarkand ve Orta Asya’nın diğer bölgelerinden gelen Türk kökenli hacılar da —ister Mekke’ye giderken ister dönüş yolunda olsunlar— Keşmir’de mutlaka uzun bir mola verirler. Keşmir’in doğusundaki toprakları ellerinde tutanlar Tibet Türkleridir ve dilleri de Türkçedir. (Stein, 1899).
İslam Klasik Kaynaklarında Keşmir
Konum, Coğrafya ve İklim: Keşmir, Hint Alt Kıtası'nın kuzey bölümünde yer alır; her tarafından yüce dağlarla çevrilidir ve bünyesinde bu dağlardan doğan (Ganj gibi) nehirler barındırır (Kazvînî, 1998). Kuzeyden Türk ve Tibet topraklarına komşudur (Nuveyrî, 2004). İklimi kışın soğuk olup, kar ve yağmur üç ay boyunca aralıksız devam eder (Kazvînî, 1998).
Şehirler ve İdari Yapı: Keşmir, İç Keşmir ve Dış Keşmir de dahil olmak üzere pek çok şehri kapsayan geniş bir bölgedir (İbn Fadlullah el-Ömerî, 2010); (Kalkasendî, 1987). Bölgenin yüzölçümü yaklaşık 60 bin şehir ve köyü içine alır (Ebu Ubeyd el-Bekrî, 1992). Farklı dönemlerde bölgenin başkenti Adhişthâna beldesi (Bîrûnî, 1958) ve Srinagar (İbn Abdülmün‘im el-Hımyerî, 1980) olmuştur.
Yönetim ve Siyaset:Keşmir, Kannaujlu Rai (Hudud al-Alam, s. 89) ve “Kannauj” (İbn Abdülmün‘im el-Hımyerî, 1980) gibi yerel krallar tarafından yönetiliyordu. Bazı dönemlerde Keşmir, Ra olarak bilinen büyük Hint kralı Kannauj'un egemenliği altındaydı (İbn Fadlullah el-Ömerî, 2010). Bölgeye yönelik İslami fetihler ise Gazneli Mahmud eliyle gerçekleşmiştir (İbnü’l-Esîr, 1997).
Ekonomi ve Ticaret: Keşmir ticaretiyle ün kazanmış ve ekonomisi gelişmiştir; bünyesinde pek çok tüccar barındırmıştır (Hudûdü’l-Âlem, 1937). Buradan ihraç edilen miskin kalitesiyle (Nuveyrî, 2004) ve özellikle üretimi daha sonra Avrupa’ya da yayılan Keşmir şalları başta olmak üzere yünlü kumaş dokumacılığıyla tanınmıştır (Meydânî, 1999); Kürd Ali, 1983).
Dinler ve Gelenekler:İslam öncesinde Keşmir halkı putlara tapmaktaydı (Belâzürî, 1988) ve kendilerine özgü putperest festivalleri ile bayramları vardı (Bîrûnî, 1958). Keşmir’deki belirli putları ziyaret edip hac ibadeti yaparlardı (Bîrûnî, 1958). İslamiyet Keşmir’e Gazneliler ve Müslüman ümeranın eliyle girmiş ve yayılmıştır.
Kültür ve İlim: Keşmir’den pek çok âlim, fakih, şair ve edip yetişmiş; burada tarih, biyografi ve siyere dair eserler kaleme alınmıştır (Abdülhay el-Hüseyinî, 1999). Keşmir şehri, Benares şehri ile birlikte Hindistan’da dini ilimlerin öğretildiği en önemli merkezlerden biri konumundaydı (Bîrûnî, 1958).
Sonuç
Görüldüğü üzere Keşmir Güney Türkistan, Doğu Türkistan ve geniş Horasan coğrafyasıyla kadim zamanlardan beri iletişim ve irtibat halindedir. Türk tarihi içerisinde özel bir yere sahip olan Keşmir adeta bu coğrafyanın mütemmim cüzlerinden birisidir.
Türk edebiyatında da Keşmir, ulaşılmaz güzelliklerin ve hayallerin ülkesi olarak anılmıştır. Şeyh Gâlip bir beytinde şöyle der:
"Gark ider tâ kişver-i Keşmîri sebz-âb-ı hayâl /
Fikr-i Gâlib kim sevâd-ı Hinde Kâbil'den geçer"
(Gâlip'in düşünceleri Kabil'den Hindistan topraklarına geçer
ve Keşmir ülkesini baştan başa hayalinin yeşil sularına gömer.)
Aralıklı savaşlar, yabancı istilalar, kıtlık ve salgın hastalıkların birleşiminin nüfus üzerinde ne denli yıkıcı bir etki yaratabileceği, on dokuzuncu yüzyılda Keşmir’deki Srinagar örneğiyle açıkça görülmektedir. 1823 yılında şehri ziyaret eden Moorcroft, nüfusu 240.000 olarak tahmin etmiş; sağduyulu ve temkinli bir gözlemci olan Elphinstone ise aynı yüzyılın başlarında bu sayıyı 150.000 ile 203.000 arasında vermiştir. Bir başka kaynakta ise Srinagar’ın nüfusunun daha sonra 40.000’i aşmadığı hesaplanmıştır. Vigne ve Cunningham ise nüfusu 80.000 olarak tahmin etmişlerdir. Böylesine kısa bir süre içinde yaşanan bu korkunç nüfus azalması; baskı, salgın hastalıklar ve kıtlığın birleşik bir sonucudur (Lal, 1973).
KAYNAKÇA
Abdülhay el-Hüseyinî. (1999). Nüzhetü’l-havâtır ve behcetü’l-mesâmi‘ ve’n-nevâzır. Dâru İbn Hazm.
Alam, F. (20025). Edition of Tarikh-i-Kashmir by Narain Kaul Ajiz. Aligarh Muslim University. https://files01.core.ac.uk/download/144520365.pdf
Alberuni, (1910). Alberuni’s India, (E. C. Sachau, Çev.), Kegan Paul. https://archive.org/details/alberunis-india-volume-1-2/page/n13/mode/2up
Belâzürî, A. b. Y. (1988). Futûhu’l-buldân (R. M. Rıdvân, Ed.). Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye.
Bîrûnî, E. R. (1958). Tahkîku mâ li’l-Hind min مقولة مقبولة في العقل أو مرذولة. Dâiretü’l-Maârifi’l-Osmâniyye.
Ebu Ubeyd el-Bekrî, A. b. A. (1992). el-Mesâlik ve’l-memâlik (A. A. Van Leeuwen & A. Ferrié, Ed.). Dâru’l-Garbı’l-İslâmî.
el-Hamevî, Y. (1997). Mu’cemü’l-buldân. Dâru ihyâî’t-türasi’l-Arabi.
Hudûdü’l-Âlem: "The regions of the world", a Persian geography 372 A.H.–982 A.D. (1937). (V. Minorsky, Çev. & Şerh). Luzac & Co.
İbn Abdülmün‘im el-Hımyerî, M. b. A. (1980). er-Ravdu’l-mi‘târ fî haberi’l-aktâr (İ. Abbâs, Ed.). Maktabat Lubnân.
İbnü’l-Esîr, İ. b. M. (1997). el-Kâmil fi’t-târîh (Ö. A. Tedmürî, Ed.). Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî.
İbn Fadlullah el-Ömerî, A. b. Y. (2010). Mesâlikü’l-ebsâr fî memâlikil-emsâr (K. S. el-Cebûrî, Ed.). Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye.
Kalkasendî, A. b. A. (1987). Subhu’l-a‘şâ fî sınâ‘ati’l-inşâ (M. H. Şemsüddîn, Ed.). Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye.
Kazvînî, Z. b. M. (1998). Âsârü’l-bilâd ve ahbârü’l-ibâd. Dâru Sâdır.
Kürd Ali, M. (1983). Hıtatu’ş-Şâm. Maktabat en-Nûrî.
Lal, K.S. (1973). Growth of Muslim Population in Medieval India (1000-1800). Research Delhi.
Meydânî, H. H. (1999). el-Hadâretü’l-İslâmiyye: Usûluhâ ve mefâhîmuhâ. Dâru’l-Kalem.
Muhammad Shahid, K. (2014). Persian Influence. Darul Huda Islamic University.
Nedevî, M.E. (2021)i “es-Seyyid Ali el-Hemedanî ve uslubu davetihi fi Keşmir.” el-Ba’su’l-İslamî https://albasulislami.com/ السيد-علي-الهمذاني-وأسلوب-دعوته-في-كشم
Nuveyrî, Ş. b. A. (2004). Nihâyetü’l-ereb fî funûni’l-edeb (M. M. el-Kumbaz, Ed.). Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye.
Sabnis, A. (2016). “Kalhana: The First Historian of India.” https://thecustodiansin.wordpress.com/2016/12/18/kalhana-the-first-historian-of-india/
Stein, M.A.(1899). Memoir on Maps Illustrating The Ancient Geography of Kasmir. Baptist Mission Press.
Stein, M.A.(1900). Kalhana’s Rajatarangini A Chronicle of the Kings of Kasmir.” Archibald Constable.
Yazıcı, T. (1998). “Hemedânî, Emîr-i Kebîr .“ TDV İslam Ansiklopedisi. C.17, s.186-188. https://islamansiklopedisi.org.tr/hemedani-emir-i-kebir
Alkon Hunlarının (370-670) simgesi
https://x.com/DrAlkashmiri/status/2101395292520173570 (25.10.2026)
Diğer İçerikler
Another Dimension of the Kashmir Dispute: The Deadlock in the Indus Waters Sharing Ag..
Siyonizm Irkçılıktır: İngiltere ve Galler Yeşiller Partisi Yalnızca Tarihsel Bir Gerç..
Geçmişte Yaptıkları Zulümlerden Dolayı Zor Duruma Düşen Avrupa Faturayı Müslümanlara ..