Giriş
Kolektif savunma sistemi içeren Kuzey Atlantik Antlaşması (bundan sonra NATO Antlaşması olarak anılacaktır), NATO üyelerinin NATO dışında alternatif savunma ittifakı anlaşması akdetmelerine cevaz verir mi? Soruyu daha belirgin hale getirmek gerekirse; Türkiye, NATO ittifakı dışında savunma ittifakı oluşturabilir mi ya da kurulmuş ittifaka dahil olabilir mi?
NATO Antlaşması bu tür yönelimlere cevaz vermektedir. Ancak alternatif ittifakın madde 8’de yer aldığı şekliyle NATO yükümlülükleriyle çelişmemesi ve NATO’nun bütünlüğüne zarar vermemesi gerekmektedir. Bu sınırlama dışında hukuken bir engel bulunmamaktadır. Bundan dolayı NATO üyesi devletler, üye olmayan devletlerle ittifak antlaşmaları yapabilmişlerdir. ABD-Japonya Güvenlik Antlaşması; ABD-Güney Kore Karşılıklı Savunma Antlaşması; ABD-İsrail Güvenlik İşbirliği Anlaşmaları; Yunanistan-GKRY-İsrail Üçlü İttifakı bu kapsamda örnek olarak sayılabilir.
Ancak madde 8’in siyasi saiklerle yorumlanarak Türkiye’ye bazı itirazlar sunulması da muhtemeldir. Bir başka ifade ile NATO üyesi devletler kendi çıkarları doğrultusunda, Türkiye’nin alternatif ittifak arayışlarını, madde 8’e aykırı olarak değerlendirebilirler.
SİYASİ YORUM
Madde 8’in siyasi saiklerle yorumlanması bakımından ele alınması gereken ilk bölge Doğu Akdeniz’dir. AB, 2010 yılında doğalgaz rezervlerinin keşfedilmesinden sonra Doğu Akdeniz’e ilgi göstermiş, üyesi olan Yunanistan ve GKRY üzerinden bu sahada pay sahibi olmak istemiştir. Bu politikanın devamı olarak Sevilla Haritası’nı hazırlatmıştır[1]. Harita’ya göre doğalgaz rezervleri üzerinde Türkiye’ye sınırlı hak tanınmakta, Kıbrıslı Türkler ise yok sayılmaktadır. Doğu Akdeniz’in en uzun kıyı uzunluğuna sahip olmasına rağmen Türkiye Antalya Körfezi’ne hapsedilmektedir. Aynı politika kapsamında AB; GKRY’nin Mısır, İsrail ve Lübnan ile akdettiği deniz yetki antlaşmalarını geçerli kabul ederken Türkiye’nin Libya ile yaptığı antlaşmaya itiraz etmektedir. AB, Türkiye’nin kendi deniz yetki alanlarında sondaj çalışması yapması halinde Türkiye’ye yaptırım tehdidinde bulunmaktadır. Şu halde NATO ve AB üyesi devletler, Türkiye’nin Doğu Akdeniz bakımından kendisine yönelen tehditlere karşı bazı savunma ittifaklarına yönelmesini, bölgedeki çıkarları nedeniyle madde 8’in ihlali olarak yorumlayabilirler.

AB tarafından hazırlatılan Sevilla Haritası
Madde 8’in siyasi saiklerle yorumlanması bakımından ele alınması gereken bir diğer bölge Orta Doğu’dur. İsrail, bölgede ABD’nin vazgeçilmez müttefikidir. Amerikalı uluslararası ilişkiler profesörü John Mearsheimer, Yahudi lobisinin Amerikan dış politikasına etki ettiğini ve bunun aksinin mümkün olmadığını ileri sürdü. Nitekim bu durum ABD/İsrail ve İran arasında cereyan eden 40 Gün Savaşı esnasında iyice açığa çıktı. ABD’nin İran ile savaşa İsrail’in yönlendirmesi ve zorlaması ile girdiği çeşitli kişiler tarafından dillendirildi. ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent, “İran ülkemiz için yakın bir tehdit değildi. ABD bu savaşa İsrail ve İsrail lobisinin baskısıyla girdi” açıklamasıyla görevinden istifa etti. ABD, milyarlarca dolarlık ticaret yaptığı Körfez ülkelerini İran saldırıları karşısında savunmasız bırakarak bunun yerine İsrail’in güvenliğini önceledi. İsrail’in İran’dan sonra saldırgan tutumunu Türkiye’ye yönelteceği konuşulurken Dışişleri Bakanı Hakan Fidan İsrail’in düşmansız kalamayacağını ifade ederek bu hususu teyit etti. Bu açıklamalar ışığında İsrail’in NATO üyesi Türkiye’ye karşı saldırgan tutum içerisine girmesi halinde NATO’nun lokomotifi ABD’nin ne şekilde tavır alacağı tahmin edilebilir. Hatta Joe Kent, bu amaç doğrultusunda ABD’nin NATO’dan çıkma ihtimalinin bulunduğunu iddia etti. Öyleyse, Türkiye’nin Orta Doğu’da kendisine yönelen tehditlere karşı bazı savunma ittifaklarına yönelmesi, ABD’nin İsrail politikaları nedeniyle madde 8’in ihlali olarak yorumlanabilir.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail'in Türkiye'yi düşman ilan etme arayışında olduğunu açıkladı
ALTERNATİF İTTİFAK ARAYIŞLARI
Peki Türkiye ne yapmalıdır? NATO üyelerinin madde 8 kapsamında yöneltmeleri muhtemel itirazlara karşı alternatif ittifak arayışlarından geri mi durmalıdır? Bu soruya Türkiye’nin hassasiyetlerini ele alarak cevap vermek gerekir. Bu kapsamda Türkiye’nin, NATO içerisinde kalması ve fakat bunu yaparken bölgesindeki güvenlik ve tehdit algısı nedeniyle alternatif bazı savunma ittifaklarına yönelmesi gerekmektedir. Bu bakımdan bugün Türkiye güçlü ve avantajlı durumdadır. Bunun başlıca iki nedeni bulunmaktadır.
İlk olarak, Trump döneminde ABD ile Avrupalı devletler arasındaki ilişkiler gerildi. NATO’nun kolektif varlığı sorgulanır hale geldi. Zira üye devletler arasındaki çıkar çatışması gün yüzüne çıktı. Bu durum, Türkiye’nin yeni ittifak arayışları bakımından daha serbest hareket etmesini sonuçlayabilir. Bunda, NATO içerisindeki çatışma ve kolektif hareket edememe durumu etken sayılabilir.
İkinci olarak, ABD/İsrail ve İran arasında cereyan eden 40 Gün Savaşı, bölge devletlerini ABD güvenlik şemsiyesi dışında alternatifler aramaya zorladı. Zira 40 Gün Savaşı’nda ABD’nin bölge devletlerini yeterince koruyamadığı gerçeği ortaya çıktı. Savaş esnasında bölgedeki Amerikan üsleri hedef alınırken, Körfez ülkelerinin sivil ve ekonomik altyapı unsurları da vuruldu. Ayrıca ABD’nin bölge devletlerinden önce İsrail’in güvenliğini öncelediği gün yüzüne çıktı. İsrail’in başlattığı ve bölge devletlerinin tarafı olmadığı savaşın faturasını bölge devletleri ödemek zorunda kaldı[2]. Bugün, ABD’nin İran’ın direncini kırmaya çalıştığı her askeri seçenekte, Körfez’in doğrudan hedef olma riski artık daha fazladır. Bu durum bölge ülkelerini alternatif güvenlik arayışına itmiştir. Bu arayışın yöneldiği en önemli aktörlerden birisi Türkiye’dir[3].
Bu kapsamda Katar eski başbakanı Hamad bin Casim’in açıklamaları dikkate değerdir. Casim, Körfez ülkelerinin Suudi Arabistan öncülüğünde NATO benzeri bir ittifak kurması, kendi savunma sanayilerini geliştirmeleri ve ABD’ye bağımlı olmadan güvenliklerini sağlamaları gerektiğini ileri sürdü. Ayrıca yalnızca İran’ın değil, İsrail’in de bir tehdit olarak görülmesi gerektiğini ve bu yapıda Türkiye ile Pakistan’ın kritik ortaklar olacağını ifade etti. Bu açıklamalar Körfez’de geniş yankı buldu ve bölge medyasında ciddi şekilde tartışıldı. Bugün yaşanan gelişmelere bakıldığında bunun işaretleri görülmektedir. Suudi Arabistan’ın Türkiye’nin KAAN projesine ortak olma talebi, Türkiye’nin hava savunma sistemleri konusundaki adımları, Pakistan ile yapılan askeri iş birliği anlaşmaları ve Umman’ın Türkiye ile savunma alanındaki yakınlaşması bu yeni yönelimin açık göstergeleridir. Bu konjonktür ve göstergeler Türkiye’nin yeni ittifaklar bulma ve oluşturma bakımından güçlü ve avantajlı duruma geldiğini göstermektedir.
Bu kapsamda Suudi Arabistan ile Pakistan arasında 17 Eylül 2025 tarihinde imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması önem taşımaktadır. Anlaşma, Pakistan ve Suudi Arabistan devletleri arasında geçerli güvenlik ve savunma paktıdır. Buna göre, her iki ülke de birine karşı yapılan herhangi bir saldırganlığı her iki tarafa karşı olarak değerlendirmeyi taahhüt etmiştir (kolektif güvenlik). Aslında anlaşmaya giden sürecin arka planında Türkiye’nin yer aldığı ileri sürülmektedir. Şöyle ki, Ocak ayının sonlarında Türkiye’nin, Suudi Arabistan ve Pakistan ile yürüttüğü savunma görüşmelerine dair haberler gün yüzüne çıktı. Ardından 4-5 Şubat’ta Türkiye ile Mısır arasında imzalanan askerî işbirliği anlaşmasıyla ittifaka Mısır da dahil edildi. Bu arada ABD/İsrail ve İran arasındaki savaşın şiddetlenmesi ile diplomasi trafiği hızlandı. 19 Mart’ta Riyad’ta, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın dışişleri bakanlarından oluşan ilk dörtlü toplantı yapıldı. 29 Mart’ta İslamabad’ta arabuluculuk başlıkları ele alındı. Bunu, 14 ve 16 Nisan’da yine İslamabad’ta gerçekleştirilen ve somut önerilerin tartışıldığı üst düzey görüşmeler izledi. Nihayetinde 17-19 Nisan’da düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu’nda dört ülkenin dışişleri bakanları üçüncü defa bir araya geldi. Bu görüşmelerin resmi ittifaka dönüşmesi, dengeleri değiştirebilecek niteliğe sahiptir. Daha açık bir ifadeyle Türkiye’nin savunma sanayi gücünü, Pakistan’ın nükleer gücünü, Suudi Arabistan’ın ekonomik gücünü ve Mısır’ın nüfus gücünü bir araya getirmesi Orta Doğu’da dengeleri değiştirebilecek bir ittifak ihtimalidir. Bu ittifakın Doğu Akdeniz’e taşınarak Türkiye ile Mısır arasında deniz yetki anlaşması akdedilmesine olanak vermesi, Yunan görüşüne dayanan AB politikalarını sarsacak bir ihtimale sahiptir.

Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır Dışişleri Bakanları, İlk Dörtlü Zirve - Riyad
40 Gün Savaşı sonrası bölgede alternatif ittifakların ortaya çıkacağı ve Türkiye’nin bu konuda öncü rol oynayacağı ileri sürülmektedir. Nitekim İsrail’in Haaretz gazetesinde Elad Giladi Körfez’in ABD’ye bağımlılığını azaltacağını ve savaş sonrası ABD’nin etkisi azalırken Türkiye’nin artacağını yazdı. Yazıda, 19 Mart'ta Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır dışişleri bakanları arasındaki dörtlü zirvenin bu yeni arayışın en somut örneği olduğu ifade edildi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın daha önce dile getirdiği "Bölge ülkeleri kendi sorunlarını çözmezse dış güçler kendi çıkarlarını dayatır" yaklaşımının, Riyad ve diğer Körfez başkentlerinde karşılık bulduğuna işaret edilen yazıda, Türkiye'nin gelişmiş savunma sanayisinin Körfez ülkeleri için ABD'ye alternatif bir "güvenlik çeşitlendirmesi" sunduğuna dikkat çekildi. Yazıda, Körfez ülkelerinin ABD ile ilişkilerini tamamen koparmak niyetinde olmadığı ancak ABD’yi "tek güvenlik garantörü" olarak değil bir "partner" olarak konumlandırmak istediği belirtildi.
SONUÇ
Türkiye’nin kendisine yönelmesi muhtemel tehditlere karşı alternatif ittifaklara yönelmesi zorunluluk arz etmektedir. AB Komisyonu Başkanı Von Der Leyen’in, Avrupa’nın Türkiye’nin etkisi altına bırakılmaması yönündeki açıklaması, bu zorunluluğu gözler önüne sermektedir. Zira 32 üyeli NATO’nun 23 üyesi aynı zamanda AB üyesidir. Bu durum, NATO konsepti içerisinde Türkiye’ye yaklaşım bakımından fikir verici niteliktedir. Ayrıca ABD ile Avrupalı devletler arasındaki ilişkilerinin sarsıldığı ve 40 Gün Savaşı sonrasında Körfez ülkelerinin ABD’ye alternatif ittifak arayışına yöneldikleri bir dönemde Türkiye’nin güçlü ve avantajlı bir duruma geldiği açıktır. Bu kapsamda Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır görüşmelerinin bir ittifaka dönüştürülmesi, ardından genişletilerek caydırıcı bir unsur haline getirilmesi kritik önem taşımaktadır. Yukarıda da ifade edildiği üzere bu sürecin arka planında Türkiye’nin bulunduğu ileri sürülmektedir. Bu kapsamda Türkiye’nin, madde 8 kapsamında yöneltilmesi muhtemel itirazlara karşı süreci arka planda kalarak yürüttüğü akla gelebilir.
[1] Bu harita AB tarafından hazırlatılmıştır. AB Komisyonu, 16 Nisan 2024 tarihinde Türkiye’ye ait deniz yetki alanlarını da içine katarak Yunanistan’ın/AB’nin deniz alanlarını gösteren haritalar yayınlamıştır. ABD tarafından bu bunun hukuki bir değeri olmadığı ileri sürülmüştür
[2] BM verilerine göre Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve Katar doğrudan ve dolaylı olarak yaklaşık 200 milyar dolarlık zarara uğradı.
[3] Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 40 Gün Savaşından sonra Körfez ülkelerinin Türk savunma sanayinin ne kadar önemli olduğunu fark ettiklerini ve bu çerçevede Türkiye ile ilişkilerini ilerletmek istediklerini içeren açıklama yaptı.
Dr. Tayfur YUMUŞAK