Giriş: Çatışmadan Barışa Uzanan Yol
Bazı coğrafyalar yalnızca haritalarda değil, insanların hafızalarında da sınırlar taşır. Denizler, dağlar ve adalar ülkeleri birbirinden ayırabilir; fakat tarih boyunca biriken hatıralar, kimlikler ve aidiyetler çoğu zaman çizilmiş sınırların çok ötesinde yaşamaya devam eder. Filipinler’in güneyindeki Mindanao ve Sulu da böylesi bir coğrafyadır. Yüzyıllar boyunca farklı kültürlerin, inançların ve siyasî yapıların izlerini taşıyan bu topraklarda Moro Müslümanlarının hikâyesi, yalnızca savaşların ve anlaşmaların değil; kimliği korumanın, geçmişi hatırlamanın ve gelecekte kendine bir yer aramanın da hikâyesidir.
Bu hikâye modern Filipinler Cumhuriyeti’nden çok daha eskilere uzanır. Mindanao ve Sulu’daki Müslüman topluluklar, sömürge dönemlerinden önce kendi siyasî ve toplumsal düzenlerini geliştirmiş; bölgede kurulan sultanlıklar, Güneydoğu Asya’nın geniş İslâmî ve ticari dünyasıyla ilişkiler kurmuştur. İspanyol ve Amerikan sömürge dönemleri ile daha sonra bağımsız Filipinler Cumhuriyeti’nin kuruluşu ise bölgenin siyasî, demografik ve toplumsal dokusunda önemli dönüşümlere yol açmıştır. Toprak düzenlemeleri, nüfus hareketleri ve merkezî devlet yapısının güçlenmesiyle birlikte tarihî hafıza ile yeni siyasî gerçeklik arasındaki mesafe zaman içinde daha da belirginleşmiştir.
Çünkü bazı çatışmalar bir sabah silahların ateşlenmesiyle başlamaz. Önce hafızada birikirler. Bir neslin yaşadığı kırgınlık, başka bir neslin anlatısına; anlatılar zamanla kimliğin bir parçasına dönüşür. Siyasetin çözemediği meseleler derinleştikçe, kelimelerin yerini silahlar almaya başlar. Moro meselesinin modern tarihi de büyük ölçüde böyle şekillenmiş; 1960’ların sonlarından itibaren yükselen Moro hareketleri, sonraki yıllarda Güneydoğu Asya’nın en uzun ve karmaşık silahlı çatışmalarından birinin merkezinde yer almıştır.
Ancak Moro tarihini dikkat çekici kılan yalnızca çatışmanın uzunluğu değildir. Belki daha önemlisi, silahlarla başlayan bir siyasî mücadelenin zaman içerisinde müzakereye, uzlaşmaya ve yeni kurumların inşasına doğru yön değiştirebilmiş olmasıdır. Bu dönüşüm ne kısa ne de doğrusal bir yol izlemiştir. Ateşkesler bozulmuş, müzakereler kesintiye uğramış, umutlar zaman zaman hayal kırıklığına dönüşmüş; fakat taraflar bütün bu kırılmalara rağmen yeniden aynı masaya oturmanın yollarını aramıştır.
Moro National Liberation Front’un (MNLF) ortaya çıkışı, hareket içerisindeki ayrışmaların ardından Moro Islamic Liberation Front’un (MILF) şekillenmesi, Filipinler hükümetiyle yaşanan uzun çatışma dönemi ve farklı arabuluculuk girişimleri, bu tarihsel yolculuğun önemli duraklarını oluşturmuştur. Zaman içinde çatışmanın dili de değişmeye başlamış; bağımsızlık ve silahlı mücadele eksenindeki taleplerin yanında siyasî temsil, yönetişim ve toplumsal kalkınma gibi kavramlar müzakere masasının merkezine taşınmıştır.
Bu uzun ve sancılı yolculuk, 27 Mart 2014 tarihinde Comprehensive Agreement on the Bangsamoro’nun (CAB) imzalanmasıyla tarihî bir dönüm noktasına ulaşmıştır. On yedi yılı bulan müzakerelerin ardından Filipinler hükümeti ile MILF arasında varılan anlaşma, yalnızca silahlı çatışmayı sona erdirme iradesini değil, çatışmanın temelinde bulunan siyasî ve toplumsal meseleleri müzakere ve kurumsal düzenlemeler yoluyla ele alma çabasını da ortaya koymuştur. Sonraki yıllarda Bangsamoro’daki yeni siyasî ve idarî yapılanmanın şekillenmesiyle birlikte, yıllarca silahların gölgesinde yürütülen mücadele, giderek siyasetin ve kurumların alanına taşınmıştır.
Bazı meseleler vardır ki insan onları yalnızca araştırmaz; zamanla kendi hafızasının bir parçası hâline getirir. Moro meselesi de benim için böyle bir hikâyedir. Güney ve Güneydoğu Asya’ya duyduğum yıllara yayılan akademik ve diplomatik ilginin ardından, 27 Mart 2014’te Manila’da silahlardan barışa uzanan tarihî bir ana bizzat tanıklık etmek, bu coğrafyanın acısını, umudunu ve barış arayışını benim için yalnızca incelenen bir konu olmaktan çıkarıp derinden hissedilen bir insanlık tecrübesine dönüştürmüştür.
Moro meselesiyle ilgim, bölgeye yönelik akademik merakımın yanı sıra, Güney ve Güneydoğu Asya’daki diplomatik görevlerim sırasında edindiğim gözlemlerle de zaman içinde derinleşti. Bangladeş’teki görevim sırasında Güney Asya’yı, ardından Endonezya’daki görevim sırasında Güneydoğu Asya’yı daha yakından tanıma fırsatı bulmuş; Filipinler’deki Müslüman toplulukların tarihini ve Moro meselesini de bu bölgesel ilginin bir parçası olarak uzun zamandır takip etmiştim. Bu nedenle yıllar süren, ağır insani bedeller doğuran bir çatışmanın ardından tarafların aynı masada bir barış anlaşmasına imza atacak olmaları benim için sıradan bir diplomatik gelişme değildi. 27 Mart 2014’te Manila’da o tarihî ana tanıklık etmek, yıllar boyunca uzaktan takip ettiğim bir meselenin bir anda gözlerimin önünde tarihe dönüşmesine tanıklık etmek gibiydi.
Törenin atmosferi, güvenlik kontrollerinin ağırlığı, Manila’nın sıcak ve nemli havası, farklı ülkelerden ve uluslararası kuruluşlardan gelen temsilcilerin varlığı, Moro tarafının vakur ve kendinden emin duruşu, Filipinler Cumhurbaşkanı Benigno S. Aquino III’ün resmiyet ile insanî sıcaklığı bir arada taşıyan tavrı ve barışın imzalandığı o an, hafızamda birbirinden ayrı görüntüler olarak değil, aynı tarihî tablonun parçaları olarak kaldı. Yıllarca silahların gölgesinde yaşamış insanların, nihayet geleceği savaş meydanlarında değil, siyaset ve kurumlar aracılığıyla şekillendirme ihtimaline kavuşmalarını görmek beni derinden sevindirmişti. O gün orada bulunmuş olmak, bölgeye ve insanlarına duyduğum yakınlık nedeniyle benim için yalnızca bir diplomatik görev değil, hayatımın unutulmaz tanıklıklarından biri oldu.
Fakat barış anlaşmaları tarihin son cümlesi değildir; çoğu zaman yeni ve daha zor bir paragrafın ilk cümlesidir. Silahların susması barış için vazgeçilmez bir başlangıçtır; ancak kalıcı barış, güvenin yeniden inşa edilmesini, eski savaşçıların topluma kazandırılmasını, siyasî temsilin güçlendirilmesini, ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin azaltılmasını ve yeni kurumların toplum nezdinde meşruiyet kazanmasını gerektirir. Bu nedenle Bangsamoro deneyimi, yalnızca Filipinler’in güneyindeki bir çatışmanın sona erdirilmesi olarak değil, silahlı mücadeleden siyasî uzlaşmaya ve oradan kurumsal barışa uzanan uzun bir dönüşüm süreci olarak değerlendirilmelidir.
Belki de bu çalışmayı bugün yeniden kaleme alma ihtiyacının ardında, yalnızca geçmişe duyulan akademik merak değil, farklı coğrafyalarda barışın imkânı üzerine yeniden düşünmeye sevk eden güncel bir zamanın ruhu da vardır. Çünkü çatışmaların nasıl sona ereceği, geçmişin yükünün geleceğe nasıl taşınacağı ve toplumların ortak bir hayatı yeniden nasıl kurabileceği soruları, belirli bir coğrafyaya ya da zamana ait değildir. Moro’dan Bangsamoro’ya uzanan uzun yolculuğa bu gözle bakıldığında, tarih yalnızca geride kalmış olayların toplamı olmaktan çıkar; bugünün dünyasında barış arayışlarına ışık tutabilecek bir hafızaya dönüşür.
Bu çalışma tam da bu hafızanın izini sürmektedir. Moro meselesinin tarihsel köklerinden MNLF ve MILF’nin ortaya çıkışına; silahlı mücadeleden uzun müzakere yıllarına; 2014 Bangsamoro Kapsamlı Anlaşması’ndan bu anlaşmanın ardından şekillenen yeni siyasî ve idarî düzene uzanan bu dönüşümün izini sürmektedir. Amaç yalnızca bir hareketin veya bir anlaşmanın tarihini anlatmak değildir. Daha derindeki soru şudur: Yıllarca birbirine silah doğrultmuş insanlar, hangi şartlar altında aynı masanın etrafında ortak bir gelecek konuşmaya başlayabilirler?
Bu çerçevede Moro tecrübesi yalnızca tarihsel bir vaka olarak değil; çatışmaların sona erdirilmesi, müzakerenin kalıcı hâle getirilmesi, karşılıklı güvenin yeniden tesis edilmesi ve barışın zaman içinde kurumsal bir düzene dönüşmesi bakımından dikkatle incelenmesi gereken bir tecrübe olarak ele alınacaktır.
Belki de Moro tecrübesinin en önemli hatırlatması burada saklıdır: Barış, geçmişi unutarak değil, geçmişin geleceği rehin almasına izin vermeyecek bir ortak irade oluşturarak inşa edilir. Çünkü bir çatışmayı sona erdirmek için bazen silahları susturmak yeterli olabilir; fakat kalıcı bir barış için insanların, kurumların ve hatta kelimelerin değişmesi gerekir.
Ve belki de bu yüzden, 27 Mart 2014’te Manila’da tanıklık ettiğim o tarihî an, yıllar sonra bile zihnimde tek bir düşünceyle yankılanmaktadır: Barış bazen bir anlaşmanın imzalandığı anda değil, insanların artık savaşın kaderleri olmak zorunda olmadığına inanmaya başladıkları anda doğar.
I. Moro Meselesinin Tarihsel Kökleri ve MILF’nin Doğuşu
Moro meselesini anlamak için önce Mindanao’nun tarihine bakmak gerekir. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca modern bir devlet ile silahlı bir hareket arasındaki çatışma değildir. Meselenin daha derininde, sömürgecilik öncesi dönemlerden itibaren kendi siyasî ve toplumsal düzenlerini geliştirmiş Moro topluluklarının tarihsel hafızası ile zaman içerisinde şekillenen modern devlet yapısı arasındaki gerilim bulunmaktadır. Mindanao ve Sulu’daki Müslüman topluluklar, tarih boyunca kendi siyasî yapılarını oluşturmuş, bölgesel ticaret ağları ve komşu İslâmî merkezlerle ilişkiler geliştirmiştir.
İspanyol ve Amerikan sömürge dönemleri ile daha sonra bağımsız Filipinler Cumhuriyeti’nin kuruluşu, bölgenin siyasî, demografik ve toplumsal dokusunda önemli dönüşümlere yol açmıştır. Özellikle toprak düzenlemeleri ve nüfus hareketleri, Moro topluluklarının tarihsel olarak yaşadıkları bölgelerde giderek daha kırılgan bir konuma gelmesine katkıda bulunmuştur. Böylece kimlik, toprak, siyasî temsil ve kendi geleceğini belirleme talepleri zamanla daha güçlü bir siyasî meseleye dönüşmüştür.
Çünkü bazı çatışmalar bir sabah silahların ateşlenmesiyle başlamaz. Önce hafızada birikirler. Bir neslin yaşadığı kırgınlık başka bir neslin anlatısına, anlatılar ise zamanla kimliğin bir parçasına dönüşür. Siyasetin çözemediği meseleler derinleştikçe, kelimelerin yerini silahlar almaya başlar. Moro meselesinin modern tarihi de büyük ölçüde böyle şekillenmiş; 1960’ların sonlarından itibaren Moro hareketleri, Güneydoğu Asya’nın en uzun ve karmaşık silahlı çatışmalarından birinin merkezinde yer almıştır.
Bu ortamda Nur Misuari’nin öncülüğünde Moro National Liberation Front (MNLF) ortaya çıktı. Resmî Filipinler kaynakları MNLF’nin kuruluşunu 1969’a tarihlendirmekte ve hareketin 1970’lerin başında silahlı mücadeleye yöneldiğini belirtmektedir. İlk döneminde temel mesele, Moro halkının siyasî haklarının ve kendi geleceği üzerindeki söz hakkının tanınmasıydı.[1]
Çatışmanın ağırlaşması tarafları zamanla müzakere arayışına yöneltti. İslâm Konferansı Örgütü’nün girişimleri sonucunda Filipinler Hükümeti ile MNLF arasında görüşmeler başladı ve 23 Aralık 1976’da Tripoli Agreement imzalandı. Anlaşma, güney Filipinler’deki Moro toplulukları için özerklik fikrini siyasî çözüm arayışının merkezine taşıyan önemli bir dönüm noktasıydı.
Tripoli Agreement’ın tarihsel önemi yalnızca hükümlerinde değildi. Yıllarca birbirine silah doğrultmuş tarafların, çatışmanın geleceğini müzakere yoluyla belirleme fikrini kabul etmeleri başlı başına önemliydi. Fakat anlaşmanın kapsamı ve uygulanması konusunda kısa sürede görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Böylece barış fikri masaya gelmiş olsa da güven henüz tam olarak inşa edilememişti.
Tam bu dönemde Moro hareketinin kendi içerisindeki farklılıklar da belirginleşti. Bir hareket ortak bir acının etrafında birleşebilir; fakat geleceğin nasıl kurulacağı konusunda aynı düşünmek zorunda değildir. MNLF içindeki ayrışmaların ardından Hashim Salamat çevresinde şekillenen yeni yapı zamanla Moro Islamic Liberation Front (MILF) adını aldı ve örgüt 1984 yılında formel olarak kuruldu.
MILF’nin ortaya çıkışı yalnızca bir örgütsel bölünme değildi; Moro mücadelesinin geleceğine ilişkin farklı siyasî ve ideolojik yaklaşımların da ifadesiydi. Salamat liderliğindeki hareket, MNLF’ye kıyasla daha belirgin bir İslâmî gündem taşıyordu. Böylece aynı tarihsel hafızadan beslenen, ancak geleceğe ilişkin farklı tasavvurlara sahip iki ayrı hareket ortaya çıktı.
Bu ayrışma, Moro meselesinin çözümünü daha karmaşık hâle getirirken aynı zamanda yeni bir siyasî soruyu ortaya çıkardı: Farklı Moro hareketleri, Filipinler devletinin egemenliği ve toprak bütünlüğü içinde nasıl bir siyasî gelecek tasarlayabilirdi?
Bu soru, ilerleyen yıllarda müzakere masasının temel meselelerinden biri hâline gelecekti. Çünkü Moro tarihinin bu ilk döneminde ortaya çıkan gerçek artık açıktı: Silahlı mücadele bir siyasî talebi görünür kılabilirdi; fakat o talebin geleceğini belirleyecek olan, giderek daha fazla müzakerenin dili olacaktı.
II. İlk Barış Arayışı: Tripoli’den 1996 Final Peace Agreement’a
1976’da Trablus’ta açılan müzakere masası, Moro meselesinde yalnızca diplomatik bir görüşmenin değil, yeni bir siyasî dilin de başlangıcını oluşturdu. Yıllarca silahların konuştuğu bir coğrafyada taraflar ilk kez, geleceğin yalnızca savaş meydanlarında değil, müzakere masasında da şekillendirilebileceği fikrini kabul ediyordu. 23 Aralık 1976’da Filipinler Hükümeti ile Moro National Liberation Front (MNLF) arasında imzalanan Tripoli Agreement, İslâm Konferansı Örgütü’nün girişimleriyle gerçekleşmiş ve güney Filipinler’de Moro halkının siyasî taleplerinin özerklik temelinde ele alınmasının önünü açmıştı.
Bu, başlı başına önemli bir dönüşümdü. Çünkü müzakere masasının kurulması, tarafların bütün farklılıklarını ortadan kaldırmıyordu; fakat çatışmanın geleceğinin nasıl belirleneceğine ilişkin yeni bir ihtimali ortaya çıkarıyordu. Silahların susturulması ile siyasî çözüm arasında bir köprü kurulmaya başlanmıştı.
Ne var ki barış süreçleri çoğu zaman bir anlaşmanın imzalanmasıyla değil, o anlaşmanın nasıl yorumlanacağı ve nasıl uygulanacağı sorusuyla sınanır. Tripoli Agreement’ın ardından da taraflar arasında anlaşmanın kapsamı ve uygulanma biçimi konusunda görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Özerklik düzenlemelerinin nasıl şekillendirileceği, hangi bölgeleri kapsayacağı ve anlaşma hükümlerinin Filipinler’in anayasal ve idarî sistemiyle nasıl bağdaştırılacağı konusundaki farklı yaklaşımlar, güven sorununu yeniden derinleştirdi.
1987 Filipinler Anayasası’nın Müslüman Mindanao’da özerk bir bölge oluşturulmasını öngörmesi ve 1989’da Autonomous Region in Muslim Mindanao’nun (ARMM) kurulmasına yönelik düzenlemelerin yapılması, siyasî çözüm arayışını daha somut bir kurumsal zemine taşıdı. Ancak bu yapı, Moro hareketlerinin bütün beklentilerini karşılamadı. MNLF anlaşmanın bazı temel hükümlerinin yeterince uygulanmadığını savunurken, MILF daha kapsamlı bir siyasî düzenleme talebini sürdürdü.
Böylece 1980’ler ve 1990’lar, savaş ile barış arasında gidip gelen bir dönem olarak şekillendi. Barış fikri artık masadaydı; fakat barış henüz toplumun günlük hayatına yerleşmemişti. Çatışmanın devam etmesi, güven sorununun aşılmasını zorlaştırırken, siyasî çözüm arayışlarının da sürekli olarak yeniden sınanmasına yol açtı.
Bununla birlikte müzakere fikri bütünüyle ortadan kalkmadı. Tam tersine, önceki girişimlerin bıraktığı deneyim, taraflara çatışmanın yalnızca askerî yöntemlerle çözülemeyeceğini ve siyasî bir düzenleme arayışının kaçınılmaz olduğunu gösteriyordu. Bu süreçte uluslararası ve bölgesel aktörlerin diplomatik girişimleri de barış arayışının devam etmesine katkıda bulundu.
Bu uzun arayışın sonunda, 2 Eylül 1996’da Filipinler Hükümeti ile MNLF arasında Final Peace Agreement (FPA) imzalandı. Anlaşma, 1976 Tripoli Agreement’ın uygulanmasına yönelik daha kapsamlı bir çerçeve oluşturuyor; MNLF mensuplarının güvenlik kurumlarına entegrasyonu, geçiş mekanizmalarının kurulması ve güney Filipinler’de barış ve kalkınma programlarının uygulanması gibi unsurları bir araya getiriyordu. İkinci aşamada ise yeni bir özerk bölgesel yönetimin oluşturulmasına yönelik düzenlemeler öngörülüyordu.[2]
1996 anlaşmasının önemli yönlerinden biri, barış kavramını yalnızca silahlı çatışmanın sona erdirilmesiyle sınırlamamasıydı. Eski savaşçıların yeni kurumlara katılması, siyasî düzenlemeler ve ekonomik kalkınma aynı barış sürecinin parçaları olarak ele alındı. Böylece savaşın sona erdirilmesi ile savaş sonrasındaki hayatın yeniden kurulması arasında bir bağ kurulmaya çalışıldı.
Ancak FPA da Moro meselesinin bütün boyutlarını sona erdirmedi. Anlaşmanın uygulanması konusunda sonraki yıllarda yeni anlaşmazlıklar ortaya çıktı. OIC’nin girişimiyle 2007’de Tripartite Review Process başlatılırken, MILF ile Filipinler Hükümeti arasındaki müzakereler de 1997’den itibaren ayrı bir hatta ilerlemeye başladı.
Dolayısıyla 1996, hikâyenin sonu değil, yeni bir aşamanın başlangıcıydı. MNLF ile tarihî bir uzlaşma sağlanmıştı; fakat Moro meselesinin daha geniş siyasî zemini hâlâ çözüm bekliyordu. Üstelik artık başka bir aktör, MILF, gelecekteki barış sürecinin merkezine doğru ilerliyordu.
Belki de bu dönemin en önemli dersi şuydu: Barışa giden yol tek bir anlaşmadan geçmez. Her anlaşma, bir öncekinin bıraktığı sorularla birlikte yeni bir masanın kapısını aralar. Tripoli’de başlayan süreç, 1996’da önemli bir siyasî kazanıma dönüşmüş; fakat kalıcı bir çözüm için daha kapsamlı bir müzakere anlayışına ihtiyaç olduğu ortaya çıkmıştı.
Böylece Moro barış süreci yeni bir eşiğe geldi. İlk büyük uzlaşma sağlanmış, fakat barış henüz tamamlanmamıştı. MNLF ile kurulan çerçevenin sınırları ve MILF’nin ayrı bir müzakere aktörü olarak yükselişi, Moro meselesinin çözümünde daha uzun ve daha karmaşık bir müzakere döneminin kapısını açacaktı.
III. Silahlardan Masaya: MILF ile Yeni Müzakere Dönemi
1996 Final Peace Agreement, MNLF ile Filipinler Hükümeti arasındaki çatışmada önemli bir dönüm noktası yaratmış olsa da Moro meselesini bütünüyle sona erdirmedi. MILF’nin ayrı bir siyasî aktör olarak varlığını sürdürmesi, Moro sorununa ilişkin daha kapsamlı bir çözümün henüz bulunamadığını gösteriyordu. Bu nedenle Filipinler Hükümeti ile MILF arasında 1997’de yeni bir müzakere süreci başladı. İlk dönemde görüşmeler ağırlıklı olarak ateşkes, güvenlik ve çatışmaların kontrol altına alınması üzerinde yoğunlaştı. Taraflar arasında ateşkes mekanizmaları oluşturuldu ve güven artırıcı düzenlemeler geliştirilmeye çalışıldı.
Fakat barışın yolu yine düz değildi. Müzakere masası kurulmuştu; ancak savaşın gölgesi henüz masanın üzerinden çekilmemişti. 2000 yılında Başkan Joseph Estrada yönetiminin MILF’ye karşı “all-out war” ilan etmesiyle görüşmeler kesildi ve çatışmalar yeniden yoğunlaştı.
Bu dönem, barış süreçlerinin ne kadar kırılgan olabileceğini gösteren ağır bir deneyimdi. Birkaç yıl içinde oluşturulan ateşkes ve güven mekanizmaları, siyasî iradenin çatışmaya yeniden yönelmesiyle büyük ölçüde işlevsiz hâle geldi. Böylece taraflar bir kez daha aynı gerçekle karşı karşıya kaldı: Silahlarla çözülemeyen bir mesele, yalnızca silahların yeniden konuşmasıyla da ortadan kalkmıyordu.
2001 yılında yeni bir sayfa açıldı. Taraflar 24 Mart 2001’de barış görüşmelerinin yeniden başlatılmasına ilişkin genel çerçeve üzerinde anlaşmaya vardı; 22 Haziran 2001’de ise Tripoli Agreement on Peace imzalandı. Bu ikinci müzakere döneminin en önemli farklılıklarından biri, üçüncü taraf kolaylaştırıcılığının daha belirgin biçimde sürece dâhil olmasıydı. Malezya, taraflar arasındaki görüşmelerde kolaylaştırıcı rolünü üstlendi ve sonraki yıllarda barış sürecinin en önemli dış aktörlerinden biri hâline geldi.[3]
Malezya’nın rolü yalnızca tarafları aynı masada buluşturmakla sınırlı değildi. Ateşkesin izlenmesi ve güvenin korunması amacıyla International Monitoring Team (IMT) oluşturuldu; ayrıca tarafların sahadaki sorunları birlikte ele almasını sağlayan mekanizmalar geliştirildi. 2002’de kurulan Ad Hoc Joint Action Group (AHJAG) da ateşkes ortamının korunması ve ortak güvenlik meselelerinin ele alınması bakımından sürecin önemli mekanizmalarından biri oldu.
Böylece müzakerenin niteliği de değişmeye başladı. İlk yıllarda ağırlık daha çok “çatışmayı nasıl durdurabiliriz?” sorusundayken, ikinci dönemde giderek “çatışmanın altında yatan siyasî meseleyi nasıl çözebiliriz?” sorusu öne çıktı. Filipinler Hükümeti ile MILF arasındaki görüşmeler, güvenlik ve rehabilitasyon meselelerinin ötesine geçerek siyasî çözüm, özerklik ve kendi kendini yönetme düzenlemelerine yönelmeye başladı.
Ancak bu yol da yeni krizlerden geçecekti. 2008’de Memorandum of Agreement on Ancestral Domain (MOA-AD) üzerinde uzlaşmaya varılması önemli bir aşama gibi görünürken, anlaşmanın imzalanması planlanan gün Filipinler Yüksek Mahkemesi tarafından engellendi. Ardından bazı bölgelerde çatışmalar yeniden tırmandı ve çok sayıda insan yerinden edildi. Böylece yıllar süren müzakerelerin ardından oluşan beklenti, bir anda ciddi bir siyasî ve güvenlik krizine dönüştü.
MOA-AD krizinin önemli tarafı, barış süreçlerinin yalnızca müzakere masasında değil, daha geniş siyasî ve hukukî zeminde de kabul görmesi gerektiğini göstermesiydi. Tarafların üzerinde uzlaştığı bir metnin dahi anayasal ve siyasî itirazlarla karşılaşması, barışın yalnızca iki taraf arasındaki mutabakatla tamamlanamayacağını ortaya koydu. Kalıcı bir çözüm için toplumun, kurumların ve hukuk düzeninin de sürecin parçası hâline gelmesi gerekiyordu.
Fakat belki de sürecin en dikkat çekici tarafı, bu kırılmanın yeni bir başlangıca dönüşebilmesiydi. 2009’dan itibaren ateşkes yeniden tesis edilmeye çalışıldı; International Contact Group (ICG) oluşturularak uluslararası aktörlerin güven ve iletişim ortamına katkısı güçlendirildi. 2010’da imzalanan Declaration of Continuity ise müzakerelerin devamlılığını güvence altına almayı ve daha önce elde edilen uzlaşı noktalarının üzerine yeni bir siyasî çerçeve inşa etmeyi amaçladı.
Böylece yaklaşık on yedi yıl süren müzakere yolculuğu, her kırılmanın ardından yeniden kurulan bir güven arayışına dönüştü. Masadan kalkmak kolaydı; asıl zor olan yeniden masaya dönmekti. Moro barış sürecinin belki de en önemli hikâyesi burada yatmaktadır: Taraflar bütün anlaşmazlıklarına rağmen müzakerenin kendisini terk etmediler.
2010 sonrasında süreç artık yalnızca ateşkesin korunmasına değil, Bangsamoro’nun siyasî geleceğinin nasıl şekillendirileceğine odaklanmaya başladı. Müzakere gündeminde özerklik, yönetişim, kaynakların paylaşımı, geçiş düzenlemeleri ve normalleşme gibi başlıklar giderek daha belirgin hâle geldi. Böylece çatışmanın sona erdirilmesi ile çatışma sonrasında kurulacak siyasî düzen arasında doğrudan bir bağ kurulmaya başlandı.
Bu yeni aşama, 2012’de Framework Agreement on the Bangsamoro (FAB) ile somut bir siyasî çerçeveye kavuşacaktı. Yıllar boyunca güvenlik ve ateşkes başlıkları etrafında şekillenen görüşmeler, artık Bangsamoro’nun gelecekteki siyasî ve idarî yapısını tartışan daha kapsamlı bir müzakere sürecine dönüşmüştü.
Ve bu değişim, Moro tarihinin belki de en önemli dönüşümünü ifade ediyordu: Silahlı mücadele siyasî bir talebi görünür kılmıştı; fakat o talebin geleceğini belirleyecek olan artık silahlar değil, müzakerenin diliydi.
IV. Müzakereden Anlaşmaya: 2012 Framework Agreement ve 2014 Comprehensive Agreement
2010 sonrasında Moro barış süreci, artık yalnızca çatışmayı durdurmaya değil, çatışmanın yerine nasıl bir siyasî düzen kurulacağına odaklanmaya başladı. Yıllar boyunca sürdürülen müzakereler, tarafları güvenlik meselelerinin ötesine geçerek özerklik, yönetişim, kaynak paylaşımı ve normalleşme gibi daha temel konuları ele almaya yöneltti.
Bu dönüşümün en önemli sonucu, 15 Ekim 2012’de Framework Agreement on the Bangsamoro’nun (FAB) imzalanması oldu. Anlaşma, Moro halkının kendi kendini yönetme talebini Filipinler’in egemenliği ve anayasal çerçevesi içerisinde yeni bir Bangsamoro siyasî yapısının oluşturulmasıyla bağdaştıran temel siyasî çerçeveyi ortaya koydu.[4]
FAB ile birlikte müzakerenin dili de belirgin biçimde değişti. Artık temel soru yalnızca “çatışma nasıl sona erecek?” değildi; “barıştan sonra nasıl bir yönetim kurulacak?” sorusu da masanın merkezine yerleşmişti. Bu, silahlı mücadeleden siyasî kurumsallaşmaya geçiş açısından önemli bir eşikti.
Ancak FAB tek başına nihai çözüm değildi. Anlaşmanın öngördüğü siyasî çerçevenin hayata geçirilebilmesi için güç paylaşımı, kaynakların paylaşılması, geçiş düzenlemeleri ve normalleşme gibi birbirini tamamlayan alanlarda ayrıntılı düzenlemelere ihtiyaç vardı. Bu nedenle 2013 ve 2014 yıllarında müzakereler, FAB’ın uygulanmasına ilişkin ek anlaşmalar üzerinde yoğunlaştı.
Bu süreçte dört temel ek öne çıktı: Power Sharing, Wealth Sharing, Transitional Arrangements and Modalities ve Normalization. Bu başlıklar, barışın yalnızca siyasî temsil meselesinden ibaret olmadığını; yönetimin nasıl paylaşılacağı, ekonomik kaynakların nasıl düzenleneceği, geçiş döneminin nasıl yönetileceği ve silahlı yapıdan barış dönemine nasıl geçileceği gibi soruların da çözümün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya koyuyordu.
25 Ocak 2014’te Normalization Annex ile Bangsamoro Waters ve Zones of Joint Cooperation Addendum’ın imzalanmasıyla FAB’ın temel ekleri tamamlandı. Böylece müzakere süreci, siyasî düzenlemeler ile güvenlik ve normalleşme boyutlarını aynı çerçeve içerisinde birleştiren kapsamlı bir yapıya kavuştu.[5]
Buradaki dönüşüm önemlidir. Çünkü savaş dönemlerinde taraflar çoğu zaman birbirlerinin taleplerini tehdit olarak görürler. Barış müzakerelerinde ise aynı talepler, üzerinde konuşulabilecek siyasî başlıklara dönüşmeye başlar. Özerklik, kaynak paylaşımı, siyasî temsil ve normalleşme artık yalnızca çatışmanın sebepleri olarak değil, gelecekte kurulacak düzenin unsurları olarak ele alınıyordu.
Nihayet 27 Mart 2014’te Manila’da Comprehensive Agreement on the Bangsamoro (CAB) imzalandı. CAB, yıllar süren Filipinler Hükümeti–MILF müzakerelerinin birikimini kapsamlı bir çerçevede bir araya getirdi ve Bangsamoro’da yeni bir siyasî yapının oluşturulması, normalleşme ve geçiş sürecinin yürütülmesi için temel zemini oluşturdu. Filipinler’in resmî belgelerinde CAB, süreç boyunca ortaya çıkan mutabakatların ve özellikle FAB ile eklerinin konsolide edilmesi ve teyit edilmesi olarak tanımlanmaktadır.[6]
Bu nedenle 2014 anlaşmasını yalnızca bir barış belgesi olarak değerlendirmek yeterli değildir. CAB, savaşın dilinden siyasetin diline geçişin kurumsal ifadesiydi. Yıllarca dağlarda ve çatışma alanlarında karşı karşıya gelen taraflar, artık geleceğin yönetim yapısını, kaynaklarını ve siyasî düzenini aynı metin üzerinde müzakere ediyordu.
Anlaşmanın önemli unsurlarından biri de normalleşme süreciydi. Bu kapsamda ateşkesin korunması, silahlı unsurların kademeli olarak silahsızlandırılması ve eski savaşçıların topluma yeniden kazandırılması için mekanizmalar öngörüldü. Aynı zamanda siyasî geçiş ve yeni kurumların oluşturulması için de ayrı düzenlemeler geliştirildi.
Böylece barış süreci iki farklı fakat birbirini tamamlayan hatta ilerlemeye başladı: bir tarafta siyasî geçiş ve yeni Bangsamoro kurumlarının kurulması, diğer tarafta normalleşme ve eski savaşçıların çatışma dışı hayata hazırlanması. Bu iki alanın birlikte ele alınması, savaşın sona erdirilmesi ile savaş sonrasında sürdürülebilir bir hayat kurulması arasındaki bağı güçlendirdi.
CAB’ın asıl tarihsel anlamı da burada ortaya çıkmaktadır. Taraflar artık yalnızca silahların ne zaman susacağını değil, silahların sustuğu bir toplumda insanların nasıl birlikte yaşayacağını konuşuyorlardı.
Bu, Moro meselesinin tarihinde önemli bir zihinsel dönüşümdü. Çünkü barış, yalnızca çatışmanın yokluğu olarak değil, ortak bir siyasî gelecek tasavvuru olarak ele alınmaya başlanmıştı. Yıllarca birbirine karşı savaşmış iki tarafın, aynı geleceğin siyasî ve kurumsal çerçevesini müzakere edebilmesi, başlı başına tarihî bir değişimdi.
Bununla birlikte 27 Mart 2014, uzun bir yolculuğun sonu değildi. Bir anlaşmanın imzalanması, onun toplum hayatında karşılık bulacağı anlamına gelmiyordu. Önünde siyasî geçişin tamamlanması, yeni kurumların oluşturulması, normalleşmenin yürütülmesi ve güvenin yeniden inşa edilmesi gibi zorlu bir süreç bulunuyordu.
Bu nedenle 2014’ü bir son noktası değil, savaşın yerine siyasetin; silahların yerine kurumların konulmaya çalışıldığı yeni bir başlangıç olarak görmek gerekir.
Türkiye de bu tarihî süreçte International Contact Group üyesi olarak müzakereleri destekleyen ülkeler arasında yer aldı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, 2014’teki anlaşmayı Bangsamoro’daki onlarca yıllık çatışmanın sona erdirilmesi açısından tarihî bir fırsat olarak değerlendirmiş ve Malezya’nın kolaylaştırıcı rolünü özellikle takdir etmiştir. Türkiye’nin sürece verdiği destek, diplomatik katkının yanı sıra Bangsamoro’nun barış ve kalkınmasına yönelik ilgiyi de yansıtmaktaydı.[7]
Fakat bütün bu gelişmelerin anlamı, yalnızca anlaşma metninin satırlarında değil, o metnin imzalandığı tarihî anda da saklıydı. Yıllarca çatışmanın gölgesinde kalan bir coğrafyada, bir zamanlar silah taşıyan ellerin aynı belge üzerinde uzlaşmaya imza atması, barışın bazen tarihin en uzun cümlesinin en kısa kelimesi olduğunu hatırlatıyordu.
27 Mart 2014’te Manila’da yaşanan o tarihî an, işte bu dönüşümün sembolü hâline gelecekti.
V. 27 Mart 2014: Tarihî Bir Ana Tanıklık
27 Mart 2014 tarihinde Manila’da, Filipinler Cumhurbaşkanlığı yerleşkesindeki Malacañang Palace’ın Kalayaan Grounds’unda düzenlenen törende imzalanan Comprehensive Agreement on the Bangsamoro (CAB), benim için yalnızca diplomatik bir görevin parçası olarak katıldığım resmî bir tören değildi. O gün, yıllardır yakından takip ettiğim, binlerce insanın hayatına dokunmuş uzun ve kanlı bir çatışmanın barışa doğru evrilişine bizzat tanıklık ediyordum. Bir diplomat olarak değil yalnızca; Güney ve Güneydoğu Asya’ya özel ilgi duymuş, Bangladeş’te ve Endonezya’da görev yapmış, bölgenin insanlarını ve tarihini yakından tanımaya çalışmış bir insan olarak oradaydım.[8]
Törene, dönemin Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Naci Koru’nun Özel Kalemi sıfatıyla katılmıştım. Büyükelçi Koru, yoğun programı nedeniyle törene katılamayan dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu temsilen Türkiye adına oradaydı. Manila Büyükelçimiz Büyükelçi Esra Cankorur da törende hazır bulunuyordu. Türkiye’nin, International Contact Group içerisinde süreci destekleyen ülkelerden biri olması nedeniyle, o gün oradaki varlığımız yalnızca diplomatik bir temsil anlamı taşımıyordu; uzun yıllardır devam eden bir barış arayışına Türkiye’nin verdiği desteğin de bir yansımasıydı.[9]
Malacañang Palace’a ulaştığımızda yoğun güvenlik kontrollerinden geçtik. Güvenlik noktalarından ilerlerken törenin sıradan bir devlet merasimi olmadığını daha ilk anda hissediyordum. Her kontrol, her kapı, her kimlik sorgusu, bir yandan devlet törenlerinin alışılmış ciddiyetini yansıtırken, diğer yandan yıllarca çatışmayla anılmış bir coğrafyada barış için toplanmanın taşıdığı hassasiyeti hatırlatıyordu. Sanki geçmişin sertliği, tören alanına giden yolun üzerinde hâlâ sessizce duruyor; fakat biz o gün başka bir geleceğin kapısından içeri giriyorduk.
Malacañang’ın bahçelerine çıktığımızda ise atmosfer bir anda değişiyordu. Manila’nın sıcak ve nemli havası insanın teninde hissediliyordu. Tropikal iklimin kendine özgü ağır fakat canlı havası, bahçelerin yeşilliği ve gökyüzünün genişliği, törenin resmî ağırlığına bambaşka bir renk katıyordu. Bir tarafta devletin bütün protokolü, güvenlik düzeni ve tarihî sorumluluğu; diğer tarafta tropikal bir ülkenin ışığı, yeşilliği ve hayat dolu tabiatı vardı.
O gün gökyüzüne baktığımda, yıllardır çatışmanın gölgesinde kalan Mindanao’nun hikâyesini düşünmemek mümkün değildi. İnsanların hayatlarını belirleyen sınırların, haritaların ve siyasî anlaşmazlıkların ne kadar ağır sonuçlar doğurabildiğini biliyorduk. Fakat aynı gökyüzünün altında, farklı taraflardan insanlar ilk defa başka bir geleceği birlikte konuşuyorlardı. Belki de barışın en güzel tarafı buydu: Aynı gökyüzünü paylaşan insanların, sonunda aynı geleceği de paylaşabileceklerine dair bir ihtimalin doğması.
Tören açık havada, Malacañang’ın bahçelerindeki büyük bir çadır altında gerçekleştiriliyordu. Binlerce insanı bir araya getiren bu tarihî buluşmanın sahnesinde gökyüzü mavisi bir fon, ona doğru yönelen beyaz güvercinler ve ortada Filipinler Cumhurbaşkanlığı’nın büyük mührü bulunuyordu. Bu görüntü, o günün resmî dekorasyonundan çok daha fazlasını ifade ediyor gibiydi. Beyaz güvercinler, yıllarca savaşın ve silahların gölgesinde kalmış bir coğrafyada barışın en eski sembollerinden biri olarak sahneye yerleştirilmişti.
Kalayaan Grounds’ta yalnızca Filipinler Hükümeti ile MILF temsilcileri bulunmuyordu. Diplomatik çevrelerden, uluslararası kuruluşlardan, dinî liderlerden, sivil toplumdan, yerli topluluklardan ve çatışmalardan etkilenmiş insanlardan oluşan çok geniş bir topluluk bu ana tanıklık etmek üzere bir araya gelmişti. Bin kişiyi aşan kalabalık, o gün imzalanan belgenin yalnızca iki tarafın değil, çok daha geniş bir toplumun geleceğini ilgilendirdiğini gösteriyordu.
Kalabalığın içinde Moro tarafının önde gelen isimlerinden Al Haj Murad Ebrahim de bulunuyordu. Yıllarca silahlı mücadeleyle anılmış bir hareketin liderinin, artık savaş meydanlarının değil, bir barış anlaşmasının ve yeni bir siyasî düzenin konuşulduğu bir törende yer alması, tarihsel dönüşümün kendisini görünür kılıyordu. CAB'ın MILF adına başlıca imzacısı ise Mohagher Iqbal idi. Filipinler Hükümeti adına Miriam Coronel-Ferrer, Malezya adına kolaylaştırıcı Tengku Dato’ Ab Ghafar Tengku Mohamed törende anlaşmanın imzalanmasında yer aldı.
Benim hafızamda ise Moro tarafının temsilcisinin duruşu özellikle yer etmiştir. Başındaki geleneksel siyah songkok ile son derece vakur, kendinden emin ve sakin görünüyordu. Tavırlarında ne meydan okuyan bir sertlik ne haddini aşan ne de siyasî iradeyi zorlayıcı, üst perdeden bir üslup vardı. Aksine, ölçülü, sakin ve saygılı bir duruş hâkimdi. Yıllarca silahlı mücadelenin içinde bulunmuş bir hareketin temsilcisinde böylesine dengeli bir tavır görmek beni özellikle etkilemişti. O an, insanın gerçek gücünün bazen elindeki silahta değil, silahı bırakıp geleceği konuşabilme iradesinde bulunduğunu düşündüm.
Törende dikkatimi çeken bir başka husus da Filipinler Cumhurbaşkanı Benigno S. Aquino III’ün tavrıydı. Konuşmasında hem devlet başkanlığının ciddiyetini hem de insana dokunan sıcak bir üslubu bir arada taşıyordu. Konuklarla yakından ilgileniyor, zaman zaman nükteli ifadeler kullanıyor, törenin ağır tarihî atmosferini insanî bir sıcaklıkla dengeliyordu. Konuşmasında barış sürecinin yalnızca bir anlaşmayla bitmeyeceğini, önlerinde hâlâ yapılması gereken çok iş bulunduğunu özellikle vurguladı.
Aquino’nun konuşmasının sonlarına doğru kullandığı bir ifade ise benim için o günün bütün anlamını neredeyse tek bir görüntüde topluyordu. Bir gün kendisinin, Al Haj Murad Ebrahim’in ve Mohagher Iqbal’in Mindanao’da birlikte oturup “sessiz bir günbatımını” izleyebileceklerini, o zaman 27 Mart 2014 gününe dönüp biraz gurur duyabileceklerini söyledi. Bu sözler salonda hem alkışlara hem de gülüşmelere yol açtı. Savaşın içinden gelen insanların bir gün aynı gökyüzünün altında, bir çatışmanın değil bir barışın hatırasını konuşabilecekleri düşüncesi, o anda bana son derece anlamlı gelmişti.
Belki de barışın en güzel tasviri gerçekten buydu: Silah seslerinin yerini bir günbatımının sessizliğinin alması.
Törenin tarihî ağırlığı arttıkça benim içimdeki heyecan da derinleşiyordu. Çünkü ben Moro meselesini o gün ilk defa görmüyordum. Bölgeye olan ilgim çok daha eskilere dayanıyordu. Bangladeş’teki görevim sırasında Güney Asya’yı, ardından Endonezya’daki görevim sırasında Güneydoğu Asya’yı daha yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Filipinler’deki Müslüman toplulukların tarihini ve Moro meselesini de bu bölgesel ilginin bir parçası olarak uzun zamandır takip ediyordum. Bu nedenle yıllar süren, ağır insani bedeller doğuran bir çatışmanın ardından tarafların aynı masada bir barış anlaşmasına imza atacak olmaları benim için sıradan bir diplomatik gelişme değildi.
Bir süre sonra gözler törenin resmî akışına, kulaklar konuşmalara ve imza törenine yoğunlaştı. Nihayet anlaşma imzalandığında, 17 yıllık müzakere süreci sembolik olarak tek bir ana sığdı. İmza yaklaşık saat 17.29’da gerçekleşti. O anın anlamı, saat ve dakikaların çok ötesindeydi. Yılların müzakeresi, başarısızlıkları, kırılmaları, yeniden başlayan görüşmeleri ve güven arayışları bir anda tek bir imzanın içinde toplanmış gibiydi.
O anda hissettiğim duygu yalnızca sevinç değildi. Derin bir rahatlama, umut ve gurur da vardı. Çünkü barış anlaşmalarının metinlerden ibaret olmadığını biliyordum. Her satırın arkasında yıllarca bekleyen insanlar, yerinden edilmiş aileler, kaybedilen hayatlar, yarım kalan eğitimler ve ertelenmiş gelecekler vardı. Bir anlaşmanın imzalanması, bütün acıları bir anda ortadan kaldırmıyordu; fakat insanların artık başka bir geleceğe yönelebileceği bir kapı açıyordu.
Türkiye’nin o günkü varlığı da benim için ayrıca anlamlıydı. Büyükelçi Naci Koru’nun Türkiye’yi temsilen törende bulunması, Manila Büyükelçimiz Esra Cankorur’un hazır bulunması ve Türk sivil toplumundan İHH temsilcilerinin de törende yer alması, diplomatik çabanın yanında insanî bağların da bu sürecin bir parçası olduğunu gösteriyordu. Dönemin Türk sivil toplum kuruluşu olan İHH’dan Başkan Yardımcısı ve Bangsamoro Barış Süreci Bağımsız Gözlemci Heyeti üyesi Hüseyin Oruç ile Ömer Kesmen’in de törene katılmıştı.
İHH temsilcisini orada görmek beni ayrıca etkilemişti. Diplomasi ile insanî yardımın, devletlerle toplumların, resmî kanallarla sivil girişimlerin aynı tarihî ana farklı yollardan ulaşmış olması bana anlamlı gelmişti. Barış bazen yalnızca devletlerin imzaladığı belgelerde değil, insanların birbirine uzattığı ellerde de kendisini gösterir.
Törenin ardından yemek salonuna geçtiğimizde hafızamda başka bir görüntü yer etti. Salon çiçekler ve bitkilerle özenle hazırlanmıştı. Tropikal iklimin canlılığı sanki içeriye de taşınmış, renkler ve yeşillikler resmî bir devlet töreninin soğukluğunu yumuşatmıştı. Çiçeklerin, bitkilerin ve ışığın oluşturduğu o canlı atmosfer, biraz önce tanıklık ettiğimiz tarihî imzanın ardından bende garip bir huzur duygusu uyandırmıştı.
Belki de o günün görüntülerini yıllar sonra hatırlarken beni en çok etkileyen şey, bütün bu zıtlıkların aynı anda var olmasıdır: Güvenlik kontrolleri ve barış; savaşın hafızası ve geleceğin umudu; resmî protokol ve insanî sıcaklık; sıcak Manila güneşi ve salondaki çiçeklerin serinliği; yıllarca süren çatışmanın ağırlığı ve bir barış belgesinin taşıdığı hafiflik.
Aradan yıllar geçtikten sonra 27 Mart 2014’ü düşündüğümde kendimi önce bir diplomat olarak değil, tarihî bir ana tanıklık etmiş bir insan olarak hatırlıyorum. O gün orada bulunmuş olmak benim için büyük bir şanstı. Bölgeye ve insanlarına duyduğum yakınlık, o anın anlamını benim için daha da derinleştiriyordu. Uzun yıllar boyunca silahların gölgesinde yaşamış insanların, nihayet geleceği savaş meydanlarında değil, siyaset ve kurumlar aracılığıyla şekillendirme ihtimaline kavuşmalarını görmek beni derinden sevindirmişti.
Ve bugün geriye baktığımda, o günün bana bıraktığı en güçlü düşüncenin şu olduğunu hissediyorum:
Barış bazen bir anlaşmanın imzalandığı anda değil, insanların artık savaşın kaderleri olmak zorunda olmadığına inanmaya başladıkları anda doğar.
27 Mart 2014’te Malacañang’ın bahçelerinde imzalanan belge, geçmişin bütün yaralarını bir anda iyileştirmedi. Fakat başka bir geleceğin mümkün olduğunu gösterdi. Gökyüzü aynı gökyüzüydü; tropikal bahçeler yine yeşildi; Manila yine sıcak ve nemliydi. Fakat o gün, yıllardır çatışmayla anılan bir coğrafyanın hikâyesinde kelimeler değişmişti.
Silahların yerini imzalar, korkunun yerini umut, savaşın yerini gelecek düşüncesi almaya başlamıştı.
Belki de bu yüzden, yıllar sonra o günü düşündüğümde hâlâ kendimi hem mutlu hem de gururlu hissediyorum. Çünkü insan hayatında bazı anlar vardır; üzerinden yıllar geçse de hafızanın bir köşesinde ışığını kaybetmeden kalır. 27 Mart 2014 benim için böyle bir gündür.
VI. Anlaşmadan Kuruma: BARMM ve Barışın Kurumsallaşması
27 Mart 2014’te imzalanan Comprehensive Agreement on the Bangsamoro ile Moro barış süreci yeni bir aşamaya geçti. Artık temel mesele yalnızca silahlı çatışmayı sona erdirmek değil, anlaşmanın siyasî ve kurumsal bir düzene dönüştürülmesiydi. Manila’da bir belgeye atılan imzalar, ancak yıllarca çatışmanın yaşandığı Mindanao’da yeni bir yönetim anlayışına, yeni kurumlara ve insanların günlük hayatında hissedilebilecek bir barışa dönüşebildiği ölçüde anlam kazanacaktı.
Bu dönüşüm iki temel hat üzerinden ilerledi: siyasî geçiş ve normalleşme. CAB’ın siyasî hükümlerinin hayata geçirilmesinde en önemli adımlardan biri, Bangsamoro Organic Law’ın (BOL) 2018’de kabul edilmesi ve 2019’daki plebisitlerle halkın onayına sunulmasıydı. 21 Ocak 2019’daki plebisitin ardından eski Autonomous Region in Muslim Mindanao (ARMM) yapısı sona erdirilerek BARMM’ın kurulmasına geçiş başladı; 6 Şubat 2019’daki ikinci plebisitle de bazı yeni bölgelerin Bangsamoro’ya katılması kararlaştırıldı. Böylece yıllarca siyasî ve silahlı mücadele konusu olan özerklik, ilk kez kapsamlı bir hukukî ve kurumsal yapıya kavuştu.
Bu dönüşümün geçici yönetim mekanizması Bangsamoro Transition Authority (BTA) oldu. BOL uyarınca BTA, geçiş döneminde Bangsamoro’nun yasama ve yürütme yetkilerini kullanan geçici hükümet olarak tasarlandı. Görevi yalnızca mevcut yönetimi sürdürmek değildi; aynı zamanda yeni Bangsamoro hükümetinin kurumlarını, mevzuatını ve idarî mekanizmalarını hazırlamaktı. Böylece daha önce dağlarda ve savaş alanlarında örgütlenen bir hareket, giderek kamu yönetiminin, bütçenin, eğitim ve sağlık hizmetlerinin, altyapının ve kurumsal karar alma süreçlerinin sorumluluğunu üstlenen siyasî bir aktöre dönüşmeye başladı.[10]
29 Mart 2019’da BARMM’ın resmen açılışı bu dönüşümün sembolik anlarından biri oldu. Cotabato City’de düzenlenen törende yeni bölgesel yönetimin kurumları kamuoyuna tanıtılırken, eski MILF liderlerinden Al Haj Murad Ebrahim geçici başbakan olarak yeni yönetimin başına geçti. Ebrahim’in açıkladığı öncelikler arasında eğitim, sağlık, ekonomik kalkınma, stratejik altyapı ve ahlâkî yönetişim bulunuyordu. Bir zamanlar silahlı mücadelenin diliyle konuşan bir hareketin liderlerinin artık okul, hastane, yol, ekonomi ve kamu hizmetleri hakkında konuşuyor olması, Moro deneyimindeki dönüşümün belki de en görünür göstergesiydi.
Burada barışın anlamı da değişmeye başladı. Savaş döneminde başarı, çoğu zaman bir mevzinin korunması veya bir saldırının püskürtülmesiyle ölçülür. Barış döneminde ise başarı, bir çocuğun okula gidebilmesi, bir hastanın sağlık hizmetine ulaşabilmesi, bir çiftçinin ürününü pazara götürebilmesi, gençlerin silah yerine eğitim ve istihdam için bir gelecek görebilmesiyle ölçülür. Böylece Moro meselesi giderek yalnızca bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarak yönetişim, kalkınma ve toplumsal adalet meselesine dönüşmeye başladı.
Fakat siyasî kurumların kurulması tek başına yeterli değildi. Yıllarca silahlı mücadele içinde yaşamış insanların barış dönemine geçebilmesi için savaşın sosyal ve ekonomik mirasının da dönüştürülmesi gerekiyordu. Bu nedenle CAB’ın normalleşme boyutu; MILF mensuplarının kademeli olarak silahsızlandırılması ve topluma yeniden kazandırılması, eski savaşçıların ekonomik hayata katılımının desteklenmesi, ailelere ve çatışmadan etkilenmiş topluluklara yönelik sosyal ve ekonomik programların uygulanması ve eski MILF kamplarının barışçıl ve üretken topluluklara dönüştürülmesi gibi unsurları kapsadı. Normalleşme, güvenlik tedbirlerini sosyo-ekonomik kalkınma, geçim imkânları, siyasî katılım, güven inşası ve geçiş dönemi adaletiyle bir araya getiren çok boyutlu bir süreç olarak tasarlandı.
Buradaki temel mesele yalnızca silahların bırakılması değildi. Silahı bırakan insanın eline ne verileceği sorusu en az silahın nasıl bırakılacağı kadar önemliydi. Yıllarca savaşmış bir insanın barış döneminde kendisine, ailesine ve çocuklarına nasıl bir gelecek kurabileceği; eski savaş alanlarının nasıl ekonomik ve sosyal hayatın parçası hâline getirileceği; savaşın ürettiği korku ve güvensizliğin nasıl aşılacağı, barışın gerçek sınavını oluşturuyordu.
Bu bakımdan eski MILF kamplarının dönüştürülmesi sembolik bir anlam da taşıyordu. Bir zamanlar savaşın örgütlendiği, silahların ve çatışmanın hafızasını taşıyan mekânların yolların, köprülerin, sağlık merkezlerinin, su sistemlerinin ve ekonomik faaliyetlerin bulunduğu topluluklara dönüşmesi, mekânın hafızasının da değişmesi anlamına geliyordu. Barış yalnızca insanların zihninde değil, yaşadıkları coğrafyada da görünür hâle gelmeye başlıyordu. Filipinler hükümetinin verilerine göre altı eski MILF kampında 2015’ten itibaren çeşitli ulusal ve uluslararası ortaklarla birlikte milyarlarca peso tutarında altyapı ve sosyo-ekonomik proje yürütüldü.
Ancak bu süreç tamamlanmış değildir. Decommissioning ve normalleşmenin bazı aşamaları hâlen devam etmektedir. 2025’te Filipinler hükümeti, 26.145 MILF mensubunun daha önce decommissioning sürecinden geçtiğini açıklarken, son aşamanın uygulanmasına ilişkin yeni gecikmeler ve anlaşmazlıkların bulunduğunu da bildirdi. Aynı açıklamada, normalleşmenin yalnızca eski savaşçıların ekonomik ihtiyaçlarına değil, ailelerine, eski kamplara ve daha geniş Bangsamoro toplumuna yönelik programları da içerdiği vurgulandı.
Bu durum, Bangsamoro deneyiminin tamamlanmış değil, devam eden bir barış inşası süreci olarak değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Nitekim 2025 ve 2026 yıllarında da GPH–MILF mekanizmaları decommissioning, geçiş dönemi adaleti ve uzlaşma, güvenlik mekanizmaları, eski savaşçıların entegrasyonu ve BARMM’ın kurumsal geleceği gibi başlıklar üzerinde çalışmaya devam etti.[11]
Bununla birlikte, bütün eksikliklerine ve devam eden sorunlarına rağmen, 2014’ten sonraki dönem Moro tarihinin temel niteliğini değiştirmiştir. Eskiden silahlı mücadelenin içinde yer alan aktörler artık bütçe hazırlamak, kamu hizmeti sunmak, eğitim politikası geliştirmek, altyapı yatırımlarını planlamak ve toplumun farklı kesimleriyle birlikte yaşamanın yollarını aramak zorundadır. Başka bir ifadeyle, devrimci bir hareketin önündeki sınav artık iktidarı kazanmak değil, yönetişimi başarabilmektir.
Bu, barış süreçlerinin belki de en zor aşamasıdır. Çünkü silahlı mücadelede düşman bellidir; barış döneminde ise sorunlar çok daha dağınık ve karmaşıktır. Yoksulluk, işsizlik, eğitim eksikliği, altyapı yetersizliği, yerel anlaşmazlıklar, toplumsal güvensizlik ve geçmişin yaraları birer birer çözülmek zorundadır. Barışın gerçek anlamı da tam burada ortaya çıkar.
Çünkü insanlar barışı yalnızca bir anlaşma metninde değil, kendi hayatlarında görmek isterler. Bir annenin çocuğunun güven içinde okula gidebilmesi, bir babanın silah taşımadan ailesinin geçimini sağlayabilmesi, genç bir insanın geleceğini savaşın değil eğitimin ve emeğin belirlemesi; barışın gündelik hayattaki en somut karşılıklarıdır.
Bangsamoro deneyiminin belki de en önemli tarafı burada ortaya çıkmaktadır: Barış, çatışmanın sona ermesiyle değil, insanların barışın kendilerine yeni bir gelecek sunduğunu görmeleriyle kalıcı hâle gelir.
Bu nedenle BARMM’ın hikâyesi henüz tamamlanmış bir hikâye değildir. Önünde hâlâ siyasî kurumsallaşmanın derinleştirilmesi, ekonomik kalkınmanın genişletilmesi, eski savaşçıların bütünüyle toplumsal hayata kazandırılması, tarihî adaletsizliklerin ve toplumsal yaraların ele alınması gibi önemli meseleler bulunmaktadır. Ancak tarihsel açıdan bakıldığında, Mindanao’da önemli bir eşik aşılmıştır: Savaşın coğrafyasında artık barışın kurumları yükselmektedir.
Ve belki de bir zamanlar silah seslerinin yankılandığı dağların ve vadilerin geleceği için bundan daha anlamlı bir değişim düşünülemez. Çünkü kalıcı barış, yalnızca silahların sustuğu gün değil; insanların silahlara artık ihtiyaç duymadığına inandığı gün gerçek anlamını bulur.
VII. Moro Deneyimi ve Türkiye Açısından Karşılaştırmalı Gözlemler
Moro barış süreci, farklı tarihsel, siyasî, hukukî ve toplumsal koşullara sahip Türkiye ile doğrudan özdeşleştirilemez. Mindanao ve Sulu'nun tarihsel geçmişi, Filipinler'in sömürge deneyimi, Moro topluluklarının siyasî hafızası, bölgenin demografik yapısı ve Filipinler'in anayasal sistemi, Moro meselesine kendine özgü bir karakter kazandırmıştır. Türkiye'nin tarihsel tecrübesi ve mevcut siyasî-hukukî yapısı ise farklı bir zeminde şekillenmiştir.
Bu nedenle Moro deneyiminin Türkiye açısından anlamı, Filipinler'de uygulanan yöntemlerin olduğu gibi aktarılmasında değil, çatışmadan barışa geçişin hangi dinamikler üzerinden mümkün hâle gelebildiğini anlamakta aranmalıdır. Başka bir ifadeyle Moro, Türkiye için doğrudan bir modelden ziyade, üzerinde düşünmeye değer bir karşılaştırmalı tecrübedir.
Bu karşılaştırmada ilk dikkat çeken husus, silahlı mücadelenin siyasî sürece dönüştürülmesidir. Moro deneyiminde kalıcı ilerleme, tarafların güvenlik perspektifinin ötesine geçerek siyasî talepleri müzakere edilebilir bir zemine taşımasıyla mümkün olmuştur. Ancak bu dönüşüm tek bir anlaşmayla gerçekleşmemiş; yıllar süren ateşkesler, kesintiler, yeniden başlayan görüşmeler ve güven artırıcı mekanizmalar sonucunda ortaya çıkmıştır.
Buradan çıkarılabilecek karşılaştırmalı gözlem, barış süreçlerinde silahların susmasının yalnızca bir son değil, siyasetin başlayabilmesi için gerekli bir eşik olduğudur. Moro'da çatışmanın siyasî müzakereye dönüşmesi, tarafların birbirlerinin varlığını ve taleplerini bütünüyle reddetmek yerine, bunları yeni bir siyasî çerçeve içerisinde tartışmaya başlamalarıyla mümkün olmuştur.
İkinci önemli husus, güven inşasının zaman içinde ve aşamalı biçimde gerçekleşmesidir. Moro sürecinde 1997'de başlayan görüşmelerin 2000'de kesilmesi, 2001'de yeniden başlaması, 2008'de MOA-AD krizinin yaşanması ve daha sonra tekrar müzakere masasına dönülmesi, güvenin tek bir anlaşmayla kurulamayacağını göstermektedir. Tarafların her krizden sonra yeniden iletişim kurabilmeleri, sürecin devamlılığı açısından belirleyici olmuştur.
Bu noktada Moro deneyiminde üçüncü tarafların rolü ayrıca önem taşımaktadır. Malezya, uzun yıllar boyunca taraflar arasındaki görüşmelerde kolaylaştırıcı rol üstlenmiş; International Monitoring Team sahadaki ateşkes ve güvenlik boyutuna katkıda bulunmuş; International Contact Group ise taraflar arasındaki güveni destekleyen ve müzakere sürecine uluslararası katkı sağlayan bir mekanizma olarak işlev görmüştür. Türkiye de 2009'dan itibaren ICG'nin bir üyesi olarak bu uluslararası destek mekanizmasının içerisinde yer almıştır.
Ancak bu nokta, Türkiye ile Moro deneyimi arasındaki önemli bir farkı da ortaya koymaktadır. Moro müzakerelerinde Malezya'nın üçüncü taraf kolaylaştırıcılığı merkezi bir unsur olmuştur. Türkiye'nin bugün yürüttüğü süreç ise üçüncü taraf bir arabulucu veya uluslararası kolaylaştırıcı mekanizmaya dayanmaktan ziyade, kendi siyasî ve kurumsal yapısı içerisinde ilerlemektedir. Güncel olarak TBMM bünyesindeki Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ile buna bağlı yasal düzenleme çalışmaları, sürecin kurumsal boyutunun önemli unsurları arasında yer almaktadır.
Dolayısıyla iki süreç arasındaki benzerliği “aynı yöntemlerin uygulanması” şeklinde kurmak doğru olmayacaktır. Karşılaştırma daha çok güven inşası, siyasî katılım, silahsızlanma, normalleşme ve kurumsallaşma gibi genel başlıklarda yapılabilir.
Üçüncü husus, silahsızlanma ile siyasî ve toplumsal entegrasyon arasındaki ilişkidir. Moro deneyiminde normalleşme, yalnızca silahların teslim edilmesi veya savaşçıların örgütten ayrılması şeklinde ele alınmamıştır. Eski savaşçıların ekonomik hayata katılması, ailelerin ve çatışmadan etkilenmiş toplulukların desteklenmesi, eski kampların dönüştürülmesi ve yeni siyasî kurumlara katılım aynı sürecin parçaları olarak değerlendirilmiştir.
Bu yaklaşımın altında önemli bir gerçek yatmaktadır: Silahı bırakmak ile savaşın sona ermesi aynı şey değildir. Savaşın sona ermesi için insanların barış döneminde kendilerine ait bir gelecek görebilmeleri gerekir. Bu nedenle normalleşme, yalnızca güvenlik politikası değil; aynı zamanda sosyal, ekonomik ve siyasî bir dönüşüm meselesidir.
Moro deneyiminde dikkat çekici bir başka unsur da anlaşmadan kuruma geçiştir. CAB'ın ardından Bangsamoro Organic Law'ın kabul edilmesi, BARMM'ın kurulması ve geçiş kurumlarının oluşturulması, müzakere masasında elde edilen siyasî kazanımların hukukî ve idarî yapılara dönüştürülmesini sağladı. Böylece barış, yalnızca tarafların üzerinde uzlaştığı bir belge olmaktan çıkarak kamu yönetiminin günlük işleyişine taşınmaya çalışıldı.
Türkiye açısından burada üzerinde düşünülebilecek husus, herhangi bir yabancı kurumun veya anayasal düzenlemenin aktarılması değildir. Daha genel soru şudur: Bir çatışma veya güvenlik sorununun sona erdirilmesine yönelik siyasî irade, hangi hukukî ve kurumsal mekanizmalar aracılığıyla kalıcı bir toplumsal düzene dönüştürülebilir?
Bu sorunun cevabı her ülkede farklı olacaktır. Ancak Moro deneyimi, anlaşmaların ancak onları taşıyacak kurumlarla, kurumların ise toplumun güveniyle yaşayabileceğini göstermektedir.
Dördüncü husus, barışın kalkınma ve günlük hayatla ilişkisidir. Bangsamoro'da barışın kalıcılığı yalnızca silahlı çatışmanın azalmasına değil, insanların yaşam koşullarında somut bir değişiklik hissedebilmesine de bağlanmıştır. Eğitim, sağlık, altyapı, istihdam ve ekonomik kalkınma gibi alanlar bu nedenle barış sürecinin dışında değil, doğrudan içinde değerlendirilmiştir.
Bu açıdan Moro deneyimi önemli bir hatırlatma yapmaktadır: İnsanlar barışı çoğu zaman diplomatik belgelerin diliyle değil, çocuklarının geleceği, ailelerinin güvenliği ve günlük hayatlarının değişmesi üzerinden değerlendirirler. Barışın siyasî meşruiyeti de zaman içinde bu gündelik tecrübeler üzerinden güçlenir veya zayıflar.
Bununla birlikte Moro deneyiminin Türkiye açısından okunmasında dikkat edilmesi gereken önemli bir sınır vardır. Her barış süreci kendi tarihinin, toplumunun ve hukuk düzeninin ürünüdür. Mindanao'daki özerklik modeli, Türkiye'ye doğrudan aktarılabilecek bir siyasî formül olarak görülemez. Aynı şekilde Moro hareketlerinin tarihsel gelişimi ile Türkiye'deki güvenlik ve siyasî meselelerin niteliği de birbirinden farklıdır.
Bu nedenle karşılaştırmalı yaklaşımın amacı “Moro'da ne yapıldı, Türkiye de aynısını yapmalı” şeklinde bir sonuç çıkarmak değil; daha temel sorular üzerinde düşünmektir: Müzakere hangi koşullarda sürdürülebilir hâle gelir? Güven nasıl yeniden inşa edilir? Silahlı aktörlerin siyasî ve toplumsal hayata katılımı nasıl düzenlenir? Normalleşme nasıl yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir süreç hâline getirilebilir? Anlaşmalar nasıl kurumlara, kurumlar nasıl toplumsal güvene dönüştürülebilir?
Moro deneyimi bu soruların hiçbirine tek ve evrensel bir cevap vermemektedir. Ancak uzun yıllar süren çatışmanın ardından silahların yerini siyasetin, siyasetin yerini kurumların ve kurumların yerini giderek günlük hayatın alabileceğini gösteren önemli bir tarihsel tecrübe sunmaktadır.
Türkiye açısından Moro deneyiminin belki de en anlamlı tarafı burada ortaya çıkmaktadır. Barış süreçleri yalnızca geçmişteki çatışmayı sona erdirmek için değil, geleceğin nasıl birlikte kurulabileceğini konuşabilmek için vardır. Bu nedenle asıl mesele, savaşın sona ermesinden sonra hangi kurumların kurulacağından önce, insanların aynı geleceğe ait olduklarına dair güveni nasıl yeniden inşa edebilecekleridir.
Her barış süreci kendi yolunu yürür. Bazılarında üçüncü taraf kolaylaştırıcılar devreye girer; bazılarında süreç bütünüyle ülkenin kendi siyasî ve kurumsal mekanizmaları içinde ilerler. Bazılarında özerklik öne çıkar; bazılarında farklı siyasî ve hukukî düzenlemeler gündeme gelir. Fakat bütün bu farklılıkların altında ortak bir insanî gerçeklik vardır: Silahlar sustuğunda asıl soru, insanların birlikte yaşamayı nasıl yeniden öğrenecekleridir.
Moro tecrübesi, Türkiye açısından bir reçete değil; üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir aynadır. Bu aynada görünen yalnızca Filipinler'in geçmişi değildir. Aynı zamanda çatışmaların sona ermesinden sonra barışın nasıl korunacağı, güvenin nasıl yeniden kurulacağı ve farklılıkların ortak bir gelecek içerisinde nasıl taşınabileceği soruları da görünür hâle gelir.
Belki de Moro hikâyesinin Türkiye açısından en önemli hatırlatması budur: Kalıcı barış, geçmişi unutmakla değil; geçmişin acılarını geleceği birlikte kurma iradesinin önüne geçmeyecek bir ortak hafızaya dönüştürmekle mümkündür.
Sonuç
Moro meselesinin tarihi, yalnızca uzun yıllar devam eden bir silahlı çatışmanın veya birbirini izleyen barış anlaşmalarının tarihi değildir. Aynı zamanda hafızanın çatışmaya, çatışmanın müzakereye, müzakerenin anlaşmaya ve anlaşmanın kurumsal bir barış arayışına dönüşmesinin hikâyesidir. Bu yönüyle Moro tecrübesi, barışın tek bir anda gerçekleşen bir sonuç değil; zaman içinde, çoğu zaman kırılmalar ve hayal kırıklıkları arasından geçerek inşa edilen uzun bir süreç olduğunu göstermektedir.
Bu sürecin başlangıcında tarihsel hafıza, kimlik, toprak ve siyasî temsil meseleleri bulunmaktaydı. MNLF ve daha sonra MILF’nin ortaya çıkışı, bu tarihsel ve siyasî gerilimlerin silahlı mücadele biçiminde dışa vurulmasının sonucuydu. Ancak yıllar içinde ortaya çıkan deneyim, silahlı mücadelenin siyasî talepleri görünür kılabilse de kalıcı bir çözüm üretemediğini gösterdi. 1976 Tripoli Agreement ile başlayan, 1996 Final Peace Agreement ile önemli bir aşamaya ulaşan ve daha sonra MILF ile yürütülen uzun müzakere sürecinde yeniden şekillenen barış arayışı, tarafların giderek çatışmanın yerine siyasî müzakereyi koymalarına imkân verdi.
Bu dönüşümün en önemli özelliklerinden biri, tarafların her kırılmadan sonra yeniden masaya dönebilmesiydi. 2000’de savaşın yeniden yoğunlaşması, 2008’de MOA-AD krizinin yaşanması ve müzakerelerin çeşitli dönemlerde kesintiye uğraması, barış sürecinin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu. Buna rağmen süreç bütünüyle terk edilmedi. Çünkü taraflar zaman içerisinde önemli bir gerçeği deneyim yoluyla öğrenmişti: Masadan kalkmak çatışmayı sona erdirmiyor; asıl dönüşüm, bütün zorluklara rağmen yeniden aynı masaya oturabilmekle başlıyordu.
2012 Framework Agreement on the Bangsamoro ve 2014 Comprehensive Agreement on the Bangsamoro, bu uzun dönüşümün en önemli siyasî kilometre taşlarını oluşturdu. 27 Mart 2014 tarihinde imzalanan CAB ile birlikte yıllarca silahların gölgesinde yürütülen mücadele, siyasî ve kurumsal bir geleceğin inşasına yöneldi. Ancak anlaşmanın imzalanması hikâyenin sonu değildi. Gerçek sınav, anlaşmanın toplumların günlük hayatına nasıl yansıyacağı ve barışın nasıl kalıcı hâle getirileceği sorusuyla başladı.
Bu noktada BARMM’nin kuruluşu, barış sürecinin kurumsal boyutunu ortaya koymaktadır. Eski savaşçıların silahsızlandırılması, siyasî hayata ve toplumsal yaşama yeniden kazandırılması, ekonomik imkânların geliştirilmesi ve kamu kurumlarının güçlendirilmesi, barışın yalnızca çatışmanın yokluğu olmadığını göstermektedir. Silahı bırakmak bir başlangıçtır; fakat silahı bırakan insana yeni bir hayat kurabileceği bir gelecek sunmak, barışın asıl sınavıdır. Bu nedenle Moro sürecinin geleceği, yalnızca güvenlik göstergeleriyle değil, insanların eğitim, sağlık, istihdam, adalet, yönetişim ve onurlu bir yaşam alanında ne ölçüde ilerleme kaydedebildiğiyle de değerlendirilecektir.
27 Mart 2014’te Manila’da imzalanan anlaşmaya şahsen tanıklık etmiş biri olarak, bu sürecin yalnızca tarih kitaplarında okunabilecek uzak bir diplomatik hadise olmadığını özellikle vurgulamak gerekir. Yıllarca takip edilen bir çatışmanın ardından, farklı tarafların aynı belge üzerinde uzlaşmaya vardığı o an, barışın soyut bir kavram olmaktan çıkıp somut bir siyasî iradeye dönüştüğü anlardan biriydi. O gün orada bulunmak, çatışmanın nasıl bir hafızaya dönüştüğünü değil, aynı zamanda o hafızanın geleceği belirlemesine izin vermeyen bir iradenin nasıl ortaya çıkabildiğini görmek anlamına geliyordu.
Moro tecrübesinin Türkiye açısından anlamı da burada ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin kendi tarihsel, siyasî, hukukî ve toplumsal şartları Moro’dan önemli ölçüde farklıdır; dolayısıyla iki süreci doğrudan özdeşleştirmek veya birini diğerinin modeli olarak görmek doğru olmayacaktır. Bununla birlikte Moro deneyimi, silahlı çatışmadan siyasî diyaloğa geçiş, güven inşası, normalleşme, eski savaşçıların topluma kazandırılması ve siyasî uzlaşmanın kurumsal yapılara dönüştürülmesi gibi başlıklarda karşılaştırmalı olarak üzerinde düşünülmeye değer bir tecrübe sunmaktadır. Özellikle Moro sürecinde üçüncü taraf kolaylaştırıcılığının oynadığı rol ile Türkiye’deki mevcut sürecin kendi siyasî ve kurumsal dinamikleri arasındaki farklılıkların görülmesi, karşılaştırmanın sınırlarını da açıkça ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak Moro hikâyesi, barışın bir anlaşmanın imzalandığı gün tamamlanmadığını; tam tersine, o imzayla birlikte daha uzun ve daha zor bir dönemin başladığını göstermektedir. Hafızadan çatışmaya, çatışmadan müzakereye, müzakereden anlaşmaya ve anlaşmadan kuruma uzanan bu yol, barışın yalnızca silahların susması değil, toplumların geleceği birlikte kurabilme iradesi olduğunu hatırlatmaktadır.
Belki de Moro tecrübesinin insanlığa bıraktığı en güçlü mesaj budur: Barış, geçmişi silmek değildir. Geçmişin acılarını inkâr etmeden, fakat geçmişin geleceği rehin almasına da izin vermeden yeni bir ortak hayat kurabilmektir. Çünkü silahların sustuğu gün savaş sona erebilir; fakat gerçek barış, insanların artık silahlara ihtiyaç duymadan yaşayabileceklerine inandıkları gün başlar.
Kaynakça
Birincil ve Kurumsal Kaynaklar
Government of the Philippines and Moro Islamic Liberation Front. “Comprehensive Agreement on the Bangsamoro.” 27 March 2014.
Government of the Philippines and Moro Islamic Liberation Front. “Framework Agreement on the Bangsamoro.” 15 October 2012.
Government of the Philippines and Moro Islamic Liberation Front. “Tripoli Agreement on Peace.” 22 June 2001.
Government of the Philippines and Moro National Liberation Front. “Final Peace Agreement on the Implementation of the 1976 Tripoli Agreement.” 2 September 1996.
Government of the Philippines and Moro Islamic Liberation Front. “Annex on Normalization.” 25 January 2014.
Office of the Presidential Adviser on Peace, Reconciliation and Unity (OPAPRU). “Introduction: MILF Peace Process.” PeaceGovPH.
Office of the Presidential Adviser on Peace, Reconciliation and Unity (OPAPRU). “Introduction: MNLF Peace Process.” PeaceGovPH.
Office of the Presidential Adviser on Peace, Reconciliation and Unity (OPAPRU). The Philippine Comprehensive Peace Process: FY 2025 Third Quarter Accomplishment Report. 2025.
Office for Bangsamoro Transformation, OPAPRU. “Statement … on MILF Decision to Defer the Decommissioning of Their Combatants.” July 2025.
PeaceGovPH. “GPH, MILF Peace Implementing Panels reconvene, announce resumption of Normalization activities.” August 2026.
Republic of the Philippines. Republic Act No. 11054: Organic Law for the Bangsamoro Autonomous Region in Muslim Mindanao. 2018.
T.C. Dışişleri Bakanlığı. “No: 97, 26 Mart 2014, Bangsamoro Kapsamlı Barış Anlaşması’nın İmzalanması Hk.” 26 March 2014.
T.C. Dışişleri Bakanlığı. “Bakan Yardımcısı Koru Filipinler Hükümeti ile MILF arasındaki Kapsamlı Barış Anlaşmasının imza törenine katıldı.” 27 March 2014.
T.C. Dışişleri Bakanlığı. “No: 28, 25 Ocak 2014, Güney Filipinler Barış Süreci Hk.” 25 January 2014.
T.C. Dışişleri Bakanlığı Manila Büyükelçiliği. “Visit of the Turkish Vice Minister for Foreign Affairs to the Philippines on the Occasion of the Signing of the Comprehensive Agreement on Bangsamoro.” 29 March 2014.
Yazarın Kişisel Tanıklığı
27 Mart 2014 tarihli törene ilişkin şahsî gözlem, hatıra ve değerlendirmeler, yazarın törende hazır bulunmasına dayanan birinci şahıs tanıklığıdır; dış kaynakların yerine geçmek üzere değil, makalenin özgün tanıklık boyutunu yansıtmak üzere kullanılmıştır.
1 Office of the Presidential Adviser on Peace, Reconciliation and Unity (OPAPRU), “Introduction: MILF Peace Process,” PeaceGovPH, erişim 19 Eylül 2026.
3 Government of the Philippines and Moro National Liberation Front, “Final Peace Agreement on the Implementation of the 1976 Tripoli Agreement,” 2 September 1996.
4 Government of the Philippines and Moro Islamic Liberation Front, “Tripoli Agreement on Peace,” 22 June 2001.
5 Government of the Philippines and Moro Islamic Liberation Front, “Framework Agreement on the Bangsamoro,” 15 October 2012.
7 Government of the Philippines and Moro Islamic Liberation Front, “Annex on Normalization,” 25 January 2014.
6 Government of the Philippines and Moro Islamic Liberation Front, “Comprehensive Agreement on the Bangsamoro,” 27 March 2014.
12 T.C. Dışişleri Bakanlığı, “No: 97, 26 Mart 2014, Bangsamoro Kapsamlı Barış Anlaşması’nın İmzalanması Hk.,” 26 March 2014.
13 T.C. Dışişleri Bakanlığı, “Bakan Yardımcısı Koru Filipinler Hükümeti ile MILF arasındaki Kapsamlı Barış Anlaşmasının imza törenine katıldı,” 27 March 2014.
15 T.C. Dışişleri Bakanlığı Manila Büyükelçiliği, “Visit of the Turkish Vice Minister for Foreign Affairs to the Philippines on the Occasion of the Signing of the Comprehensive Agreement on Bangsamoro,” 29 March 2014.
8 Republic of the Philippines, Republic Act No. 11054, “Organic Law for the Bangsamoro Autonomous Region in Muslim Mindanao,” 26 July 2018.
11 PeaceGovPH, “GPH, MILF Peace Implementing Panels reconvene, announce resumption of Normalization activities,” August 2026.