Netanyahu Neden Trump'ın İran Anlaşmasını Bozmak İstiyor?

Filistinli profesör ve siyasi analist Sami Al-Arian, Middle East Eye (MEE) için kaleme aldığı kapsamlı analizde, Ortadoğu'daki askeri krizin arka planını ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile ABD Başkanı Donald Trump arasında derinleşen stratejik çatlağı masaya yatırdı. Al-Arian, Washington ile Tahran arasında imzalanmak üzere olan çok cepheli bir mutabakat zaptını engellemek isteyen Netanyahu'nun, kendi siyasi bekası ve "Büyük İsrail" ideali uğruna ABD'yi topyekun bir bölgesel savaşın içine çekmek için son bir ölümcül kumar oynayabileceğini yazdı.

h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Sami Al-Arian, Middle East Eye'daki analizinde, hakkında savaş suçları davası açılmış olan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun, kaba kuvvet ve yapay krizler yoluyla dayatılan gerçeklikleri ezme doktrinine dikkat çekti. Kariyeri boyunca savaşı İsrail üstünlüğünü ve kendi koltuğunu korumak için stratejik bir araç olarak kullanan Netanyahu’nun şu anki en büyük önceliği, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran ile neredeyse tamamlamış olduğu mutabakat zaptını sabote etmektir.

Netanyahu’nun "kesin zafer" saplantısı; Gazze'de Hamas ve İslami Cihad'ı silahsızlandırmadığı, Lübnan'da Hizbullah'ı çökertmediği ve İran devletini tamamen etkisiz hale getirmediği sürece hiçbir uzlaşıyı kabul etmeyen katı bir ideolojiyi yansıtmaktadır. Al-Arian’a göre Gazze, Batı Şeria, Lübnan, Suriye, Irak, Yemen ve İran'daki savaşlar hiçbir zaman birbirinden bağımsız lokal çatışmalar olmamıştır; aksine tüm bu hamleler, Amerikan koruması altında İsrail hakimiyetini tesis edecek "Büyük İsrail" projesinin tek bir merkezden yürütülen taarruz halkalarıdır. Büyük yıkıma rağmen bu maksimalist hedeflere ulaşılamamış olması Netanyahu'yu bir geri adıma zorlamamış, aksine sorunun hedeflerde değil, "yetersiz güç uygulanmasında" olduğuna ikna ederek onu daha geniş bir tırmanışın yollarını aramaya itmiştir.

Trump İçin Bölünmüş İç Cephe ve Ekonomik Mayın Tarlası

Trump ise Netanyahu'nun aksine çok daha karmaşık ve riskli bir Amerikan iç gerçekliğiyle karşı karşıyadır. ABD içinde, Amerikan çıkarlarından ziyade yabancı gündemlere hizmet ettiği düşünülen "sonsuz savaşlara" yönelik toplumsal şüphecilik zirveye ulaşmış durumdadır. Bu müdahale karşıtı duygu parti sınırlarını aşmış, hatta Tucker Carlson, Candace Owens, Megyn Kelly ve Joe Rogan gibi MAGA (Make America Great Again) hareketinin en etkili ekran ve medya yüzlerinin bile Amerikan kanını ve hazinesini Netanyahu'nun kişisel gündemine tabi kılan politikaları yüksek sesle sorgulamasına yol açmıştır. Kongre Üyesi Thomas Massie gibi müdahaleci olmayan muhafazakarları koltuğundan etme kampanyaları da cumhuriyetçi koalisyondaki bu iç çatlağı net şekilde yansıtmaktadır.

Bu toplumsal tepki, ABD içindeki ekonomik baskılarla daha da keskinleşmektedir. Enerji piyasalarındaki kırılganlık ve fırlayan enflasyon, Beyaz Saray için havayı zehirlemektedir. Örneğin Mayıs 2026 raporlarına göre ABD genelinde benzin fiyatlarının galon başına 4,50 dolara yaklaşması (savaş öncesi 3 doların altındaydı) siyasi bir mayın tarlası yaratmıştır. Yaklaşan ara seçimlerde Kongre’nin (Temsilciler Meclisi ve Senato) Demokrat çoğunluğun eline geçmesi ihtimali, Trump için başkanlığının felç olması ve azil (impeachment) tehdidinin geri dönmesi anlamına geleceğinden, Trump dış maceraların iç politikadaki ölümcül faturalarının farkındadır.

Hürmüz Boğazı'nın İfşa Ettiği Askeri ve Endüstriyel Sınırlar

Uluslararası alanda ise askeri ve stratejik manzara tamamen dönüşmüştür. Hürmüz Boğazı'nın kapatılması, dünya petrol akışının ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ticaretinin yaklaşık beşte birini taşıyan bu hayati arteri felç ederek küresel ekonominin ve Körfez devletlerinin kırılganlığını gözler önüne sermiştir. Nesiller boyunca kendisini seyrüsefer serbestisinin yegane garantörü olarak pazarlayan Washington, coğrafyanın ve asimetrik savaşın acımasız gerçekliği karşısında askeri üstünlüğünün sınırlarıyla yüzleşmiştir; çünkü Amerika bombalayabilir ve tehdit edebilir ancak küresel bir ekonomik çöküşü tetiklemeden Hürmüz'ü zorla açamaz.

39 gün süren savaşın askeri bilançosu da bu kırılganlığı tescillemiştir. Washington Post'un uydu görüntüleri üzerinden yaptığı analiz, İran ve müttefiklerinin sekiz ülkedeki en az 16 ABD askeri üssüne zarar verdiğini ve üslerdeki hangarlar, yakıt depoları, uçaklar, radar ağları ile hava savunma varlıkları dahil en az 228 yapı ve ekipmanı imha ettiğini ortaya koymuştur. Bu durum, on yıllardır caydırıcılık ve gözdağı aracı olarak kullanılan ABD üslerinin artık açık birer hedef haline geldiğini göstermiştir.

Daha da kritik olanı, füze savunma sistemlerindeki stok krizidir. 39 günlük yoğun savaşın ardından Patriot, THAAD ve Tomahawk gibi önleyici füze stokları ciddi şekilde tükenmiştir. Pentagon, bu envanterlerin yeniden inşa edilmesinin yıllar alabileceği, bazılarının 2030 yılına kadar bile ikmal edilemeyeceği konusunda uyarıda bulunmuştur. Rusya ve Çin ile de küresel bir rekabet planlamak zorunda olan ABD için bu durum, güç projeksiyonu yapmayı amaçlayan bir savaşın endüstriyel ve teknolojik sınırları ifşa ederek tehlikeli bir zaafiyet doğurmasıyla sonuçlanmıştır.

Stratejik Kilitlenme ve Süveyş Benzetmesi

Washington ve Tel Aviv savaşa; İran'ı teslim olmaya zorlamak, nükleer altyapısını çökertmek, uranyum zenginleştirmeyi tamamen sonlandırıp stoklara el koymak ve rejimi yıkmak gibi maksimalist hedeflerle girmiş ancak hiçbirine ulaşamamıştır. Ağır darbeler almasına rağmen İran teslim olmamış, hükümeti çökmemiş ve bölgesel ittifakları ortadan kaldırılamamıştır. Müdahaleci müesses nizamın en önemli stratejistlerinden Robert Kagan bile yakın zamanda Amerikan hırsları ile askeri gücün gerçekte başarabilecekleri arasındaki bu derin uçurumu ve askeri üstünlüğün kalıcı bir siyasi düzene dönüştürülemeyeceğini itiraf etmek zorunda kalmıştır. Al-Arian, bu durumu İngiltere ve Fransa'nın askeri zaferlerinin emperyal çöküşlerini durduramadığını anladıkları 1956 Süveyş Krizi’ne benzetmektedir; bugün aynı emperyal sınır ABD’nin karşısına çıkmıştır.

İran, Washington’ın 2018’de nükleer anlaşmayı tek taraflı terk etmesi ve müzakereler sürerken bile suikastlar düzenlemesi nedeniyle Batı'nın geçici yaptırım kolaylıklarına güvenmek yerine savaş alanını genişletmeyi, tırmanmanın bedelini artırmayı ve caydırıcılığından vazgeçmemeyi seçmiştir. Bu asimetrik dengede ABD'nin halkına sunacağı muzaffer bir başarıya ihtiyacı varken, İran'ın sadece yenilgiden kaçınması ve egemenliğini koruması bir zafer niteliğindedir. Bu kilitlenme içinde, her iki taraf da katlanmak istemediği bedelleri ödemeden kendi şartlarını diğerine dikte edememektedir. Netanyahu’yu korkutan şey de tam olarak budur; müzakere edilmiş bir ateşkes, savaşın İsrail zaferiyle değil, İran'ın dayanıklılığıyla bittiğini tescilleyecektir.

Kusurlu Bir Açılış ve Netanyahu'nun Sabotaj Seçenekleri

Bildirildiğine göre Pakistan'ın arabuluculuk yaptığı, bazı Arap ve İslam devletlerinin desteklediği mevcut müzakereler neredeyse nihai bir çerçeve üretmiştir. Bu çerçevenin özünde, mevcut ateşkesin Lübnan'ı da kapsayacak şekilde en az 60 gün boyunca çok cepheli olarak çatışmaların askıya alınmasına dönüştürülmesi yer almaktadır. Ekonomik baskı, enerji istikrarsızlığı ve yaklaşan Dünya Kupası gibi küresel etkinliklerin aksaması korkusuyla hareket eden Washington için bu geri çekilme bir zafer değil, zorunluluğun ürünüdür.

Anlaşma paketi; Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını, İran nakliyesine yönelik kısıtlamaların hafifletilmesini, dondurulmuş İran varlıklarına 12 ila 24 milyar dolar arasında değişen kısmi bir erişim sağlanmasını ve nükleer konunun (silah edinmeme taahhüdü karşılığında zenginleştirme seviyeleri üzerine görüşmelerin sürdürülmesiyle) ertelenmesini içermektedir. ABD’nin bölgesel istikrar uğruna İran’ın taleplerine boyun eğmesi Netanyahu için katlanılamaz bir senaryodur; çünkü bu durum İran'a ekonomik bir nefes aldırırken füzelerini ve ittifaklarını dokunulmaz bırakmaktadır. Trump ile Netanyahu arasındaki son görüşmelerin olağanüstü gergin ve hararetli geçmesinin sebebi de budur.

Netanyahu, diplomasiyi tamamen engelleyemezse uygulamasını sabote etmek için Lübnan'da hedefli tırmanışlar, suikastlar veya iç istikrarsızlığı tetikleme kartlarını devreye sokabilir. Filistin sahası da onun için başka bir kaldıraçtır; Gazze'de yeni katliamlar, yoğunlaştırılmış bir kuşatma veya Batı Şeria’daki kutsal mekanlar üzerinden yapılacak kışkırtmalarla ateşkesi çatlatıp Trump’ı yeniden İsrail eksenine çekmeyi hesaplayabilir. Ancak Al-Arian’a göre, Filistin sorunu adil bir şekilde çözülmedikçe Trump'ın İbrahim Anlaşmaları üzerinden yürüttüğü normalleşme söylemi gerçeklikten kopuk bir yanılsamadır. Bölge tehlikeli bir dönüm noktasındayken, ideolojik saplantı ile stratejik başarısızlık arasında sıkışan Netanyahu, tüm yapı kendisiyle birlikte çökene kadar savaşı genişletecek ölümcül hamleler yapmaya devam edebilir.

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA