Pentagon, Almanya'ya yönelik askeri tensikatı ve NATO planlarına sağlanan ABD katkılarının azaltılmasını, transatlantik savunmasındaki yük paylaşımını "yeniden dengelemek" için gerekli adımlar olarak savunuyor. Ancak POLİTİCO'da yer alan Ivo Daalder tarafından kaleme alınan analize göre bu hamleler çok daha tedirgin edici bir jeopolitik gerçeğe işaret ediyor. Washington artık Avrupa'ya derin hassas vuruş sistemleri konuşlandırmaktan vazgeçmekle kalmıyor; Rusya’nın göstereceği olası tepkilerden çekindiği için Avrupalı müttefiklerinin bu silahları satın alarak kendi kendilerini savunma imkânını da ellerinden alıyor.
Güvenlik literatüründe "ayrışma" (decoupling) olarak bilinen bu durum, transatlantik ilişkilerinde ilk kez yaşanmıyor. Benzer endişeler 1950'lerin sonlarında Sovyetler Birliği'nin ABD anakarasını vurabilecek kıtalararası kapasiteye ulaştığı dönemde ve 1970'lerde tüm Avrupa’yı hedef alan SS-20 nükleer balistik füzelerini konuşlandırdığı yıllarda da baş göstermişti. Dönemin Almanya Şansölyesi Helmut Schmidt’in çağrısıyla NATO, 1979'da karşı füzeler konuşlandırmış ve bu hamle 1987 yılında Washington ile Moskova arasında Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’nın (INF) imzalanmasını sağlamıştı. Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde (2019) bu anlaşmadan çekilmesinin ardından, Avrupa'da ortaya çıkan stratejik füze boşluğunu yerli sistemler hazır olana kadar Tomahawk tedarikiyle kapatmayı planlayan Berlin, son kararla birlikte büyük bir güvenlik açığıyla baş başa kaldı.
Geçmişten Farka: Bugün Ayrışmanın Müsebbibi ABD
POLITICO, Soğuk Savaş yıllarındaki ayrışma korkuları ile bugünkü süreç arasında hayati bir yapısal fark bulunduğunu savunuyor. Elli yıl önce Avrupa'yı koruyan bağların gevşemesi doğrudan Sovyetler Birliği'nin hamlelerinin bir sonucu iken, bugün yaşanan kopuş tamamen ABD'nin kendi kararlarından kaynaklanıyor. Pentagon’un NATO'nun stratejik caydırıcılık gereksinimlerinden ziyade Rusya'nın endişelerine göre pozisyon aldığı iddia edilen analizde şu ifadelere yer veriliyor:
"Geçmişte Avrupa, ABD'nin kendisini yalnız bırakmasından korkuyordu. Bugün ise Washington, dikkatini, askeri kapasitesini ve lojistik önceliklerini başka küresel bölgelere kaydırırken, Avrupa'dan geri çekilmek açıkça resmi bir ABD politikası haline gelmiştir. Avrupa'nın ABD kapasitelerine yönelik 'sağlıksız karşılıklı bağımlılığını' sona erdirmek teorik olarak makul görünse de, müttefiklerin kendilerini savunma yeteneğini ellerinden almak tamamen farklı bir boyuttur."
Trump Yönetiminin İronik "Yük Paylaşımı" Eleştirisi
ABD’nin bu sınırlandırma kararlarının zamanlaması, Trump yönetiminin haftalardır "NATO müttefiklerinin ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşa yeterli lojistik ve siyasi destek vermediği" yönündeki şikayetlerinin ardından gelmesi bakımından manidar bulunuyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, mevcut yapısıyla NATO’nun "Amerika’nın sadece Avrupa’yı savunma konumunda olduğu tek yönlü bir yol" haline geldiğini iddia ederken, müttefiklerin bu fedakarlığa karşılık vermediğini savunmuştu. Ancak analiz, Avrupa tam da bu eleştiriler doğrultusunda kendini savunmak için harekete geçip ABD'den askeri teçhizat satın almak istediğinde Washington'ın "hayır" cevabını verdiğine dikkat çekiyor.
Trump ve ekibi uzun süredir Avrupalıların savunma külfetini Amerikan halkının sırtına bırakmasından yakınırken, Avrupalılar da Washington'ın kendilerini tamamen terk etmesinden endişe duyuyor. Bu karşılıklı güvensizlik ortamında Avrupa, kendi savunma harcamalarını artırarak ABD'nin kullanım veya onay mekanizmalarına tabi olmayan "egemen" uzun menzilli saldırı sistemleri geliştirmeye odaklanıyor. Söz konusu bağımsız savunma sistemleri devreye girdikçe, Washington'ın Avrupa'dan daha da uzaklaşmak ve Rusya ile olası bir savaşa karışmaktan kaçınmak için elinde daha büyük bir gerekçe olacağı belirtiliyor.
Sonuç olarak, transatlantik arasındaki bağların kopması Kıta'nın tamamen savunmasız kalacağı anlamına gelmese de, artık tarafların güvenliğinin birbiriyle iç içe görülmediği yeni bir dönemi başlatıyor. Bu senaryoda Washington, Varşova veya Tallinn gibi sınır hatlarını tehdit eden bölgesel bir krizi otomatik olarak kendi milli güvenliğine yönelik bir tehdit saymayacak ve bu da II. Dünya Savaşı'ndan beri batı ittifakını ayakta tutan entegre savunma doktrininin resmen sonunu getirecektir.
Diğer İçerikler