Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Türk Siyasetinde “Soğuk Savaş”ın Sonu mu?

Tevfik ERDEM
03 Mayıs 2019 22:14

Son yerel seçimlerle birlikte sürdürülen ittifaklar Türkiye’de siyasetin yürütülme biçimini, siyasi söylemleri ve siyasetin merkeze aldığı ideolojik angajmanı adeta yerinden etti. Buna kısaca siyasette Soğuk Savaşı söyleminin sonu denilebilir. Bu iddia ne ölçüde doğru olabilir? Karşılaşılan siyasi ittifaklar ve siyasi atmosfer yeni bir durumu ortaya çıkarmalı ki bu dönemin sona erdiğinden söz edebilelim. Bir eleştiri olarak, bu siyasi ittifakların yeni bir şey olmadığı siyasi tarihimize bakıldığında birbirinden farklı ideolojilere sahip partilerin zaman zaman bir araya gelerek koalisyon hükümetleri oluşturdukları ve siyasetin bu koalisyonlar ve muhalif partiler üzerine oturduğu söylenebilir. Hatta bu koalisyonlara örnek olarak Soğuk Savaşın en hararetli günlerinden örnekler verilebilir: 1960’lı yıllarda darbe sonrası CHP-AP daha sonra CHP ve MSP koalisyonu şeklinde 1973 tarihinde cereyan eden ve ta ki 1974 Kıbrıs Barış Harekâtına kadar süren koalisyon. Ayrıca Soğuk Savaş sonrası 1991’de CHP ve DYP, 1999’da DSP, MHP ve ANAP koalisyonu yazının başında, bu yazının omurgası olan iddiayı yanlışlamak için yeterlidir denilebilir. Öyleyse bu iddia temelsiz bir iddia mı?

Öncelikle Türk siyasetinde Soğuk Savaş metaforu ile kastedilenin ne olduğunu biraz geç de olsa izah etmekte yarar var. Soğuk Savaş kavramı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyayı iki kutup üzerinden kesen askeri bir çatışma olasılığını bir tehdit unsuru olarak ortaya koyan sıcak ideolojik çatışmayı anlatır. Soğuk Savaş dönemi, kapalı devletçi ekonomiyi ve (sözde) halkçı demokrasileri ifade eden İkinci Dünya Ülkelerine karşı liberal demokrasi ve serbest piyasa ilkelerine göre hareket eden Birinci Dünya Ülkelerini ifade eder. Özellikle de bağımsız kalmayı isteyen Üçüncü Dünya Ülkelerine abanmaya çalışan ve onları da kendilerine çekmeye çalışan iki zıt ideolojiye sahip devletlerin (ABD ve SSCB), oluşturdukları siyasi ve askeri bloklar (NATO ve Varşova Paktı) aracılığıyla yürütülen bir gerilim dönemini ifade eder Soğuk Savaş. Yani kısaca, totalitarizmle eşleştirilen sosyalizm ve özgürlükçü rejim olarak reklamlanan liberal demokratik rejim(ler) arasındaki ideolojik kapışmanın adıdır Soğuk Savaş.

Bu bağlamda Soğuk Savaş ifadesini Türkiye’de siyasi hayatın merkezinde yer alan sol-sağ, merkez-çevre, İlerici-Gerici gibi dikotomiler ekseninde kullanmak işlevsel görünüyor. Burada yazarın yapmak istediği Düzen’in Yabancılaşması adlı eserde vurgulandığı üzere İdris Küçükömer tarzında, siyasi kompartımanları yeniden okumak ve yerlerini değiştirmek yatmamaktadır. Sadece vurgulanmak istenen, siyasi angajmanların, siyasi dilin ve siyasetin hedef aldığı ötekinin nasıl biçim değiştirdiği ve bir dönem dost olanın zamanla nasıl birdenbire öteki (hatta düşman) olduğunu göstermek bunu yaparken de ideolojik bağlılıkların artık ötekisi (eleştirilen yoldaş parti) için bağlılık olmaktan çıkıp bir ayak bağına dönüştüğünü dolayısıyla ideolojiyi (yani dürüstlüğü, adaleti, ulaşılmak istenen ideal toplumu vb. tüm iyi değerleri) temsil edenin sadece kendisi diğerinin ise bir ihanet içinde olduğunu göstermektir. Aynı ideolojik bağaj içindeki partilerin birbirlerine karşı bakışlarındaki bu değişim (AK Parti-SP, HDP-TKP veya CHP-DSP) tam da Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde dile getirdiği paradigma değişimidir. Paradigma değişimini anlatırken Kuhn’un bahsettiği kuğunun tavşan, tavşanın da kuğu olarak görülmesi yani bakış açısındaki değişimi ifade etme anlamında paradigma değişimi, siyasete tahvil edilirse, dostun düşman, düşmanın da dost olarak görüldüğü bir siyaset yürütme tarzını ortaya çıkarır.

Türk siyasetinde Soğuk Savaşın sonunun geldiğinin diğer işaretlerine bakıldığında görülecektir ki tarihin daha eski dönemlerine göre nisbeten uzun soluklu ve daha istikrarlı bir ittifaklar dönemine girilmiştir. Örneğin büyükşehirler için ortak aday çıkarma bu açıdan çok önemlidir. İlk kez farklı siyasi parti mensupları hiç de onay vermeyecekleri bir siyasi parti adayına oy vermeye başlamıştır. Bu alışık olunmayan durum oy verme davranışı üzerinde kalıcı bir etki bırakabilir mi? Bırakabilir. Zaten seçmenin eğitim düzeyi yükseldikçe ve orta sınıflaşma arttıkça daha rasyonel hareket eden ve ideolojik bağlılıklardan uzaklaşan bir oy verme davranışının ortaya çıkması kaçınılmazdır bu yüzden karşı partiye oy vermeye “eli alışan” bir seçmenin davranışından korkmak gerekir!

16 Nisan 2017 Referandumuyla başlayan ittifaklar 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleriyle sürmüş ve 31 Mart 2019 yerel seçimleriyle firesiz biçimde devam etmiştir. Üç seçim boyunca istikrarlı bir ittifak, siyasi kültürümüzdeki uzlaşı anlayışını fazlasıyla zorlayan bir zaman dilimidir.  Farklı siyasi kutuplarda (her ne kadar AK Parti ve MHP tabanı arasındaki profil benzerliği dile getirilse de) yer alan siyasi partiler arasında birkaç seçim boyunca süren ittifakların büyük sorunlar olmadan sürmesinin arkasında yatan farklı gerekçeler olsa da -örneğin AK Parti ve MHP için ülkenin beka sorununun varlığını sürdürmesi karşısında beraberliğe duyulan ihtiyaç; CHP ve İyi Parti için mevcut iktidar bloğuna karşı mücadele edebilmenin ancak bir karşı iktidar bloğu oluşturarak mümkün olması- siyasi ittifaklar sol-sağ, ilerici-gerici gibi ideolojik çatışma olmaksızın devam etmektedir.

Soğuk Savaş döneminin kızıl tehdidi komünizm ve komünist kimlikle tanınan siyasi figürler bir tehdit unsuru, Moskova’ya gönderilmesi gereken “Moskof uşakları” olmaktan çıkıp adeta yerli Asterixler olarak ana akım medya kanalları tarafından popülerleştirilmekte ve hatta resmi TV kanalları tarafından tanıtımları yapılmaktadır. İlgili aktörler de romantik gerillacılık söylemleri yerine özyönetim ve tarımsal üretimi arttırmak, bölgesel kalkınmayı sağlamak üzerinden temelde ekonomik eksenli söylemlerle medyada kendisine geniş bir alan bulabilmektedir. Meşhur belediye başkanı adeta mitsel bir kahraman olarak karikatürize edilmekte -veya marxist tabirle paradoksal olarak metalaştırılmaktadır ki bunun marxist kritiğini dört gözle beklemekteyim- ve komünizmin soğuk rüzgârlarının yerini arıcılık, organik tarım, bölgedeki hazine arazilerinin ıslah edilerek organik tarıma açılması gibi daha eko-komünist bir propaganda almakta ve bu praxis aynı kulvardaki HDP’liler tarafından onun “TC’nin ajanı” olarak suçlanmasına neden olmaktadır. Çok ilginç tüm siyasi partiler Soğuk Savaş’ın ideolojik eksenli dilinden ve etkisinden kurtulmuş gibiler ancak TKP eksenli eleştiriler esas alındığında, kimlikler üzerine oturan ve postmodern dili geliştiren “radikal demokrasi” söylemini rehber aldığını belirten HDP hariç.