Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Sivil Toplum ve İslam Dünyası

Tevfik ERDEM
31 Temmuz 2021 17:49
A-
A+

Sivil toplum kavramı farklı bağlamlarda kullanılmaya müsait, kendisine atfedilen topluma itibar kazandıran oldukça esnek bir kavramdır. Sivil toplum incelemeleri, kavramın farklı tarihsel zamanlarda farklı anlamlarda kullanılmasından dolayı oldukça geniş bir tanımsal portföye sahiptir. Devlet, kamu alanının dışında bireyin şiddet içermeyen yollarla amacına ulaşmayı hedefleyen iradi ve gönüllü etkinlik ve oluşumları ifade eden sivil toplumun bir başka önemli özelliği de, Doğu ve Batı toplumlarını birbirinden ayırmak için turnusol işlevi görmesidir. Yani, Batı toplumları sanat, edebiyat, serbest pazar, insan hakları, ilerleme, akıl, laiklik vb. gibi değişkenler marifetiyle medeni ve demokratik toplumu inşa ederken Doğu toplumları irrasyonel tutum ve duygu-yoğun yaşam tarzı, geleneksel otoritelere bağlılık sebebiyle modern-medeni toplum aşamasına geçemezler. Batı dışı dünyanın Batı’yı yakalaması için kurtarıcı bir “beyaz el”in (bir tür Robinson Crusoe’nin!) himmetine muhtaçtır. Eğer Robinson lütfedip bu medenileştirme misyonunu yerine getirmezse, Doğulu (Cuma) Batının kendisi için gösterdiği münasip yolu takip etmelidir. Üçüncü bir yol ise, Batı’nın yerli bir ajansı aracılığıyla modernleştirilmedir. Batılılaşma o kadar ciddi bir projedir ki, bu yerli ajanlar eğer  bu yolda tavizler verir ya da istikametle ilgili sorun yaşarlarsa hemen yeni biriyle (bazen sivil bazen asker) yer değiştirilirler.

Sivil toplum referans alınarak Doğu ve Batı toplumları arasında ayrım yapmanın arkasında, devlet ve birey arasındaki ara yapıların (sivil toplum alanı, sivil toplum kuruluşları) varlığı ya da yokluğu önemli bir gerekçe olarak öne sürülür. Geleneksel yapılı Doğu toplumlarında güçlü devlet zayıf toplum yani devlete karşı örgütlenemeyen bireyler yer alırken, Batı toplumlarında devlet iktidarının alanı, 1215’ten (Magna Carta) beri özgür ve örgütlü bireylerin lehine ve devletin aleyhine olacak şekilde daralmıştır. Devletin iktidar alanının daralması modernitenin temel varsayımları ile de uyumludur. Çünkü modernite ne toplum, ne sınıf ne din ne de devlet gibi bir kolektivite üzerine değil özgür birey üzerine inşa edilmiştir, bu diğerlerinin yok ya da önemsiz olduğu anlamına gelmemektedir.

Batı toplumlarının özgür birey mottosu onları Doğu toplumlarından ayıran en temel özelliktir. Batı bugünkü aşamaya bu özgür bireylerle gelmiştir. Batılıların gözünde Doğu toplumları, henüz toplumsal evrim aşamasını tamamlamamış oldukları için toplumsal değişime oldukça kapalı ya da uzun soluklu (evrimsel) değişimi yaşayan toplumlardır. Bu yüzden de Batı toplumlarında karşılaşılan siyasi ve toplumsal devrimlerle Doğu toplumlarında karşılaşmak çok mümkün değildir[1]. Değişime kapalı, moderniteden uzak Doğu toplumlarının Batılı, sivil toplumu canlı, medeni bir topluma ulaşmaları Batılıların gözünde çok da mümkün görünmediği gibi, Doğu toplumlarının (aslında İslam ve diğer medeniyetlerin) dünyaya (aslında Batı dünyasına) katkı sunacakları bir özellikleri de yoktur. Doğulu aydınların duyargaları ne kadar Batılı aydınların duyargasına açıksa Batılı aydınların duyargası da o kadar çok Doğulu aydınların yazdıklarına kapalıdır. Doğu öğrenilecek, hakkında bilgi sahibi olunacak bir entellektüel müktesebata sahip görünmediği için sınırlı bir sosyal bilimcinin merakını tatmin etme ya da çeşitli operasyonel amaçlar için kullanılacak bilgi elde etme dışında incelemeye değmeyen bir kültürel coğrafyayı ifade eder. Batılı sosyal bilim dünyası, kendisi için bir okuyucu ve takipçi kitlesi olarak görmektedir Doğuyu, yoksa muhatap alınacak ya da hakkında malumat sahibi olunacak bir dünya değildir. Doğulular aslında bu durumu bilmekte ancak kimlik tutarlılığı açısından kendi kültürünü anlatan, tanıtan birkaç Batılı yazarı göklere çıkararak Batı karşısında yaşadığı ezikliği bu yazarlar aracılığıyla telafi etmeye çalışır. Doğulu aydınların postmodernite sevdasının arkasında da bu kültürel çoğulculuk, eşitlik ve Batının parçalanmışlığı düşüncesi vardır. Ancak hiçbir postmodern için çözüm, Doğu düşünce dünyasına atıfla gerçekleşmez. Kenardakiler postmodernitenin kültürel eşitlikçi dünyasında bile eşit olamazlar

Batının Doğuyu yok sayması, Doğulu düşünür ve yazarlar karşısındaki ilgisizliği, modernleşmenin etkisiyle Doğu dünyasında okuyucunun kendi dünyasını anlatan yazarlarından uzak kalması şeklinde cereyan eder. Modernleşmenin gelenek üzerine yaptığı basınç Doğulunun evrensel kültür dünyasının dışına itilmesine, değersizleşmesine ve kendi üzerine kapanmasına neden olur. Gelenek kendi içine kapandıkça moderniteden uzaklaşır, modern eğitim kurumları ve kültür üzerinden sosyalleşen birey için de çekiciliğini kaybeder.

Doğu-Batı ve geleneksel-modern dikotomisini harmanlayan nadir bir örnek olarak Raşid Gannuşi ve onun bu ayrımın esas mihenk taşı olan sivil toplum olgunu ele almak İslami kültür dünyasına farklı bir renk katacaktır. Gannuşi ve görüşleri önemlidir ancak Batı dünyası için bir şey ifade etmeyen bu görüşler sadece Doğu toplumları için anlamlı olabilir zira Gannuşi’nin argümanlarının epistemik temelleri İslam kaynaklarını referans alarak batılı terminolojiyle harmanlayarak mukayese yapar. Bu mukayese için de, bir yandan Batılı diğer yandan İslami literatüre hakim olmak gereklidir ki eseri[2] okunduğunda Gannuşi’nin bu hakimiyete sahip olduğu görülecektir.

Gannuşi sadece bir düşünür değil aynı zamanda siyasetçidir de. Meclis başkanı olduğu ve kurucusu olduğu Nahda Partisi’nin ki Tunus’ta 25 Temmuz 2021 tarihine kadar koalisyonun en büyük ortağı olan ve 25 Temmuzda gerçekleşen darbe ile görevden el çektirilmiştir. Tunus’ta demokratik yolla (yani serbest seçimlerle) işbaşına gelmiş bir hükümetin anayasa hukukçusu bir Cumhurbaşkanı tarafından asker marifetiyle görevden el çektirilmesi, Batılı modern demokratik ülkeler tarafından kınanmamıştır. Dünyanın her tarafına demokrasi ihracı yapma iddiasında bulunan Batı dünyası hala bu darbe karşısında üç maymunu oynamaktadır. Batılı güçler ekonomik menfaatleri zarara uğradığı zaman adeta bir demokrasi (pazar demokrasisi)  havarisi kesilirken demokratik bir seçimle iş başına gelen hükümetin alaşağı edilmesi karşısında adeta dillerini yutmuş gibiler. Bu da Batılıların, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi kutsal kavramlarının ikiyüzlülüğe müsait araçlar olduğunu ortaya koyuyor.

Bu yazı Nahda’nın içinde bulunduğu koalisyonu övmeye niyetlenen bir yazı değil. Elbette ki Tunus’un kendi özgün durumu, Arap Baharı sürecinin olumuz etkisi, ekonomik sorunlar, koalisyonun getirdiği sıkıntılar çeşitli sorunları beraberinde getirir ancak esas olan bu sorunları demokratik kurumlar aracılığıyla ve demokratik zeminde çözebilmektir. Ancak görünen o ki Ortadoğu’da despotik tek adam (Nasır-Mubarek) despotizmi üzerinden modernleştirme projesi Tunus’ta da devam edecek. Batı dünyasına yönelik sitem ise, onların demokrasi ve sivil toplum söz konusu olduğunda mangalda kül bırakmamaları ancak içinde örneğin Gannuşi ve Nahda gibi kişi ve oluşumlar söz konusu olduğunda gözlerini kapamaları şeklinde devam edecektir. İslam dünyasında demokrasinin ve özgür tartışma zeminin oluşmamasının önünde de bu tür oluşumların önünün tıkanması yatıyor. Batı, içinde İslam ve Müslüman olan her şeye karşı külliyen bir kayıtsızlık ve önyargıyla yaklaşıyor. Ekonomik ve askeri gücü elinde bulundurduğu için zaten zayıf ve cılız olan Doğu-İslam dünyasındaki sivil toplum- katlım ve tartışma zeminini baltalıyor. Önyargılı okuyucu zaten bizde tartışma kültürü yoktu, devlet (padişah-sultan) iktidarın merkezinde ve sorgulanamazdı, diyecektir. Ancak gerçekte İslam dünyası bu tartışma zeminine şuralar aracılığıyla sahipken, Ebu Zer’den beri devam eden haksız yöneticiye karşı sesini yükseltme geleneği olduğu da bilinmelidir. Düşünce ve kültür dünyamız üzerindeki eziklikten kurtulamayız yoksa kendini gerçekleştiren kehanetin etkisi varlığını devam ettirecek. Ayrıca muhalefet kültürümüzün hızla çoğulcu bir (sivil) topluma doğru evrildiğini gösteren birçok örnekleri de vardır. Ancak örneğin Osmanlıda ilmiyenin özellikle muhalif hareketleri (isyanları) destekleyen ve besleyen tavrından dolayı hem protokoldeki yerini hem de siyasi itibarını giderek daha fazla yitirmeye başladığını bir kenara bıraktığımızda, iktidarın etrafında filizlenmeyen bir ilmiyenin eksikliğini tarihimizde hissetmemek mümkün değil.

Belki Gannuşi gibi sınırlı sayıdaki ismin, İslami literatür ve modern Batı literatürünü harmanlayan tarzları, ilmiye zümresinin modern görünümünün nasıl olması gerektiğine dair bir örnek de oluşturabilir ya da böyle bir tartışmayı başlatabilir.

Gannuşi, Batılı popüler sivil toplum kavramını ele alırken amacının İslami sivil toplumu yeniden inşa etmek olduğunu belirtir. İslami sivil toplumun yeniden inşası daha önceden İslam dünyasında bir sivil toplumun olduğu varsayımı üzerine kuruludur. Gannuşi’nin buradaki referansı, Hz. Peygamber dönemidir. Medine (yani şehir) toplumunun oluşmasının İslam dünyasında iki yönlü önemi vardır. Hz. Peygamber zorlu bir yolculuk (Hicret) sonrası Yesrib’e geldiğinde onunla ve İslam’la tanışan şehir, el-Medinetü’l Münevvere (Aydınlanmış Şehir) olarak isim değiştirir. Bu değişim, kabilecilik temelli asabiyenin yerini gönüllü bağlılığın aldığı sivil-medeni bir toplumun oluşması anlamına gelir. Bundan sonra Medine[3] (şehir), İslam toplumunun şekillendiği bir dönemi ifade eder. İkinci olarak Gannuşi’nin İslam’ın ilk dönemini, ilk İslami sivil toplum dönemi olarak adlandırması, sivil toplumun bir başka tanımlanması ile de ilişkilidir. Sivil toplum Batılı literatürde, barış, huzur ve sükûnun olduğu mükemmel bir toplumsal örgütlenmenin olduğu “iyi toplum”u (the good society) ifade eder. Tam da bu anlamda Gannuşi ilk dönem (Medine dönemi) İslam toplumunu ilk İslami sivil toplum olarak ele alırken “iyi toplum” (good society) asr-ı saadete dönüşür, Gannuşi tam olarak bunu belirtmese de aslında yapmaya çalıştığı budur.

Gannuşi, ilk İslami toplumun temel özelliklerini esas alarak modern dönem için yeni bir İslami alternatif üretmeyi amaçlar. Bunu yaparken de İslami sivil toplumun üç önemli sacayağını belirtir.

Bunlardan ilki Özgürlüktür. Bilindiği gibi İslam için özgürlük, kulun Allah’tan başkasına kul olmaması anlamına gelir. Kelime-i tevhid, İslam’ın özgürlük sloganıdır aslında. Gannuşi, özgürlük Allah’ın çağrısına karşılık verildiğinde gerçekleşir, derken tam da Aydınlanma düşüncesine ve onun gözbebeklerinden Kant’a bir reddiye göndermektedir. Özgürlük ve tevhid arasındaki ilişki, özgürlüğün, iyilik yapma ve kötülükten sakınma ve aynı zamanda zulümle mücadele etmekle ilgili olmasıdır. Bundan sonra Gannuşi sanki erken modern dönem liberalleri gibi konuşur: Bireyin “ sorumluluğu özgür olmasını gerekli kılar. Özgür olmasının getirisi ise eğitim, mülkiyet, aile kurma ve onun bakımı, iyiliği yaygınlaştırmaya ortak olma ve kötülüğe direnmedir[4]”. Bu ifadelerden onun liberal olduğunu çıkarmak doğru değildir çünkü birey ve toplum ilişkisinde, toplumu bireye göre öncelediği için liberal daireden dışarı çıkar. Aslında onun yaptığı açıklamaları modern ideolojilerden biri ile açıklamaya çalışmak çok da doğru değildir çünkü yapmaya çalıştığı modern Müslüman toplumların analizini Batılı literatürü kapsam dışında bırakmadan İslami esaslar üzerinden yapmaktır.

İslami sivil toplumun ikinci önemli sacayağı Gannuşi’ye göre, gönüllülüktür, topluma gönüllü katılımdır. Topluma aidiyet, korku ya da içgüdüsel nedenlerle değil gönüllülük esası üzerine kuruludur.  Gannuşi gönüllülüğün devlete katılımda da karşılık bulduğunu ifade eder. “Devlete aidiyet, içgüdüsel değil gönüllü bir aidiyettir. İslami düşüncede devlet milliyetçilik, ırk, dil ya da tarih üzerine kurulmaz.” Yine Gannuşi’ye göre “İslam, insanları içgüdüsel ya da doğal aidiyet aşamasından –kabilevi şekliyle- inanç topluluğuna, gönülden ve ideolojik aidiyet düzeyine taşımaktadır. Böylece İslami toplum, Arapların kabilecilikten geçerek ulaştıkları bir sivil toplum olmaktadır[5].” Gönüllülük üzerine kurulu İslam toplumu sivil toplumu, asr-ı saadet’i ya da “iyi toplum=the good society’yi inşa eder. İslam toplumunda gönüllülüğün bir başka yönü, toplumun seçim üzerine kurulu olmasıdır. Demokrasi ve seçim arasındaki dolaysız ilişki İslam fikriyle mükemmelen örtüşür.

Gannuşi için İslami sivil toplumun üçüncü sacayağı iyilik yapmak ve kötülükten sakınmayı ifade eden medenilik hissidir. Bu his devlet korkusuyla harekete geçen bir his değildir olmamalıdır. Gannuşi burada “sizden hiç kimse kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş olmaz” hadisinden hareketle, İslami sivil toplumun, bedevilikten şehir hayatına geçişle ve bencilliğin yerini diğerkâmlığın almasıyla birlikte oluşacağını belirtir[6].

“Kişi özgür olduğu kadar toplumda gönüllü eylem gerçekleşir[7]” diyen Gannuşi, gönüllü eylemi özgürlüğe endekslemiştir. Özgürlük, bireyin iyilik peşinde koşması ve kötülükten uzak durmasını, kötülük ve zulüm yapılmasına engel olmasını da ifade eder. Çünkü özgürlük bir sorumluluk yükler insana. Özgürlüğün yüklediği sorumluluk bireyin gönüllü olarak eylemesinin yolunu açar. Bireyi gönüllülüğe yönelten, medeni bir toplumda yaşamanın ana ilkelerinden olan, ‘kendi için istediğini kardeşi için de isteme’ ilkesidir. Müslüman toplumda birey, kişisel bir menfaat ya da kazanç umarak eylemez, o, bir binanın yapı taşlarının birbirini tamamlaması gibi toplumdaki diğerleriyle harmonik bir eşitlik ilişkisi içinde olduğunu bilerek davranır.

Gannuşi, bize idealize edilmiş bir toplum tasviri sunmakta gibidir ancak bu tür tasvir ve imgeler entelektüel dünyanın genişlemesine, zengin tarihi ve dini kaynakların modern olanla harmanlanmasına ve modern Müslüman sosyal bilimcinin modern sorunlara çözüm bulmada geleneksel kaynakların işlevselliğini ve çözüm önerilerini incelemede yaşadığı ataleti çözmede bir nebze olsun yol göstermekte gibidir. Ayrıca Gannuşi’nin siyasetin içinden biri olması da yazdıklarının afakiliği konusunda temkinli olmayı gerektirir. Bu demek olmuyor ki Gannuşi veya Nahda hareketi Tunus’un bütün sorunlarını çözecekler ve kusursuz, sorunsuz siyasetçiler. Bunlar tartışılabilir ve eleştiri konusu olabilir ancak asıl tartışılması ve eleştirilmesi gereken, modernite ve demokrasi çığırtkanlığı yapan Batılıların ve onların Üçüncü Dünya Ülkelerinde yaşayan yobaz modernistlerinin “demokrasi evet ama…” diye başlayan ikiyüzlü sözleridir.

 

[1] Bunun elbette ki istisnaları vardır 1979’daki İran Devrimi gibi.

[2] Gannuşi, Raşit El (2010), Laiklik ve Sivil toplum Üzerine Değerlendirmeler, (çev. G. Topçu), İlimyurdu yayıncılık, İstanbul.

[3] Medine aynı zamanda Arapça’da şehir anlamına da gelir. Medine ve sivil toplum arasında kurulan bu ilişki Gianfranco Poggi ve Şerif Mardin gibi yazarların sivil toplum ve kentlerin gelişmesi arasında kurdukları ilişkiyi andırır.

[4] Gannuşi 2010:68 ve 101-102

[5] Gannuşi 2010:99

[6] Gannuşi 2010:115-116

[7] Gannuşi 2010:119