Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Loca Dışından Sinan Promiyerine Bakış

Tevfik ERDEM
01 Kasım 2021 10:48
A-
A+

Sosyo-biyolojik bir değerlendirmeden çok metaforik anlamda kullandığımı belirterek,  devlet ve sivil toplum ilişkisinde, baskın bir devlet karşısında cılız sivil toplumun Doğu toplumlarının adeta genetik özelliği olduğunun altını çizmek isterim.  

Bu genetik kodları işleyenlerin de merkez adına nasıl baskın bir tavır ortaya koyduklarının bol örnekleri vardır. Ülkenin ruhuna işleyen ve ‘Tandoğan sendromu’ olarak dile getirilebilecek örnek bunlardan biridir. Osman Yüksel Serdengeçti’nin 1944 tarihinde üniversite öğrencisi iken 3 Mayıs günü gerçekleşen olaylarda tutuklandığında, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’la yaşadığı (iddia edilen) bu diyalog söz konusu ruhu anlatır: “Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz.” 

Tandoğan sendromu, merkezi temsil eden, askeri ve sivil bürokrasinin ve genel anlamda devletin kamusal bir tartışmaya gerek duymaksızın kamu adına karar verebilme gücüne sahip olduğunu ifade eder. Ülkeye komünizm gelecekse devlet, milliyetçilik gelecekse devlet, sanat gelecekse… devlet eliyle gelir.

Her cumhuriyet bayramı kutlamalarına damga vuran Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının (CSO) konserinin yerini bu sene, İstanbul AKM’nin açılışındaki “Sinan Prömiyeri” damgasını vurdu. Sahne ve kostüm adeta Diriliş Ertuğrul sahnesini andırıyordu ta ki resitatif bölümü (oyuncuların konuşmalarını makama uygun biçimde söylemeleri) başlayana kadar.

Cumhuriyet bayramlarının adeta opera ve CSO ile anılmasının cumhuriyetin ruhuna aykırı olduğunu bir kere daha dile getirmek gerekir. Ama cumhuriyet Aydınlanmacıydı, muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı hedefliyordu… nakaratlarına karşı da bunun cumhuriyetin bir yönü olduğunu ve zorunlu şartı olmadığını dile getirmek isterim. Zorunlu şartın ne olduğunu yazının sonunda belirteceğim.

Opera ve CSO seçkin kültürüne hitap eder, bu noktada da üst kültür unsurları olarak görülmelidirler. Yani sınıfsal anlam ve göndermeleri vardır; üstelik bu, tarih boyunca da böyledir. Sinan Prömiyerine “bizim Sinan’ımız, bizim operamız artık Paris’te Londra’da izlenecek” diye sevinmek RC Cola’yı Kola Turka yaptıktan sonra “Türk kolası artık Londra ve Paris’te satılacak, Batılılar Türk kolasının tadına bakacaklar!” demek kadar tuhaf. Çünkü kolayı kola yapan konsantresidir, Kola Turka’ya bu konsantreyi veren de Amerikan Şirketi Royal Crown. Tıpkı bunun gibi, Sinan bizim ama peki ya opera?

Opera hem kültürel hem de sınıfsal açıdan bize ait değil (hadi alanı daraltayım bana ait değil). Opera az önce de söylediğim gibi üst sınıfa, seçkinlere ait bir sanat türüdür. Operadan haz almak kültürel angajman ve medeniyet algısı ile ilgilidir. Seçkinler sadece Batı medeniyetinde değil sonradan medenileşmek-muasırlaşmak isteyen toplumlarda da kendilerini kitleden-avamdan farklı kılan faaliyetlerin peşinde koşarak kendi özgünlüklerini pekiştirir (ve farklılıklarının keyfine varırlar). Sıradan insanların bu tür seçkin kültür faaliyetlerinden zevk alamaması aynı zamanda bilinçaltında onların zekâ, beğeni ve kültürel evrimlerinin (!) de tamamlanmamışlığı şeklinde yorumlanır... Zaten seçkinlerin opera ya da benzeri seçkinlere ait sanat faaliyetlerinden zevk alması beklenmez de, herkesin zevk aldığı ve herkesin yaptığı, içinde yer aldığı bir faaliyet olursa seçkin olmanın, erişilmez ve farklı olmanın anlamı kalır mı?

Cumhuriyetin zorunlu şartı, onun herkesin olmasıdır. Latince Res publica’nın Arapça karşılığı olan cumhuriyet, halka ait olan yönetim biçimini, bütün kamusal kurumların halka teslim edilmesini ifade eder. Cumhuriyet idaresi altında yönetimin halka ait olması, iktidarın, hanedanın (hanedanlığın) elinden alınarak halka teslim edilmesi anlamındadır[1]. Cumhuriyet, halka ait, halkın olanı ifade ederken aynı manada “herkesin olan”ı işaret eder der, sosyolog Kadir Cangızbay . “Cumhuriyetin ‘herkesin olan’lığı, insanların kendisine sahip çıktıkları her şeye eşit uzaklıkta yer alması suretiyle kurulan bir ‘herkesin olan’lık. İşte bu yüzden de cumhuriyetin her şeyden önce, daha doğrusu kendi tanımı gereği eşitlikçi olması gerekiyor[2].”Bu eşitlikçilik, cumhuriyetin inşacısı olan aktör olarak ulus ile ve ulusu oluşturan her bir ferdin hukuki pozisyonuyla, demokratik özgül ağırlığının eşitliğini ifade eder. Cumhuriyet herkesin olduğu, herkese ait olan olduğu ölçüde cumhuriyettir.

Tekrar ‘bizim Sinan’ın Prömiyerine dönersek, onun herkese ait olan’ı değil, zahiri olarak Sinan’ı ama bâtıni olarak başka birini seslendirdiğini düşünebiliriz.

Türkiye’deki ana sorun, merkeze dâhil olmak isteyen çevrenin bu dahlinin ancak “merkeze yaklaşabildiği ölçüde bunu yapabileceğine” dair inancıdır. Çevre, merkeze yaklaştıkça kendi özünü muhafaza ederek değişmediği ya da uyarlanmadığı sürece, kendine yabancılaşarak uyarlanabilecektir. Çevrenin yapması gereken yerli bir modernleşme süreci yaşamasıdır. Osmanlı’nın son döneminin acı hikâyesi bu değişim ve kimlik bulma süreci üzerine kuruludur. Türk ve Müslüman kalarak Batı medeniyetine dahil olmaktan söz ederken değerli Ziya Gökalp tam da bu soruna işaret eder. Yerli modernleşme süreci derken, örneğin bu yazıyı okuyan birçok çevre temsilcisi, çevrenin özünü muhafaza ederek çevreye yaklaştığını hatta kendi merkezini inşa ettiğini iddia edecektir, edebilir de. Bu iddia Sinan prömiyerini nereden, ne kadar izlediğinize göre değişir, locadan mı? Tv’den mi?.. İlk yerli operamız Batılıları etkileyecek, diyerek nefesinizi tutarak sonuna kadar mı? Yoksa Diriliş Ertuğrul kıyafetli sanatçıların anlaşılmayan ve kulak tınımızda karşılık bulmayan makamlarına dayanamayarak kanalı değiştirenlerden misiniz?..

Çevrenin merkeze yaklaşması ya da merkeze dâhil olması, merkezin değerlerini içselleştirme ya da benzer değerler üretmesini sağlayabilir. Ancak bu değerler, “Ondan bizde de var!” gibi sadece öykünme anlamına geliyorsa, bu yine yabancılaşma ya da yanlış bilinç anlamına gelecektir. Sinan Prömiyerini izleyen muhafazakârın eseri izlerken aldığı haz, bir yandan modernleşmenin homojenleştirici sonucu olarak görülürken diğer yandan Ibn Haldun’un haderileşen bedevinin bozulma süreci şeklinde okunabilir. Daryush Shayegan’ın yaralı bilinci bu haz alan muhafazakârı anlatıyor gerçekte ama onun da bu sıfatı yanında oturan modernistle kafa kafaya vererek bana yakıştırmaya çalıştığını görüyor gibiyim. Yanlış bilinç şeklinde yorumlamayı mümkün kılan, giderek üst sınıfa tırmanan muhafazakâr işadamlarının varlığı onların sınıfsal meşruiyetlerini sağlama adına bu tür sahnelerde ve ortamlarda yer almalarının ne kadar hayatî olduğunu gösterir.

 Bir başka sorun, her cumhuriyet bayramında neden “cumhuriyetin herkesin olduğuna dair” vurgu yerine “seçkin sanat türleri üzerinden” programlar yapıldığının bir türlü anlaşılamamasıdır. Cumhuriyet herkesin ise, neden toplumun büyük bir çoğunluğu için bir anlam ifade etmeyen CSO veya Opera ile kutlamanın yapıldığı, bu güne kadar makul ve mantıklı bir şekilde açıklanabilmiş midir? “Cumhuriyetin kurulduğu dönemde de cumhuriyet baloları yapılıyordu ve burada da sadece seçkinler bu kutlamalara katılıyorlardı.”, şeklinde yorumlar yapılabilir. Ancak bu dönemlerde toplumun ekserisi zaten kent kültüründen ve hayatından uzakta yani kırsalda yaşıyordu ve cumhuriyetin hedefi her alanda Batılı olmaktı. Bu yüzden konservatuvarda ve radyoda Türkçe müzikler belli süreyle yasaklandı vb. lakin bu esnada Çankaya’da Türkçe müzikler icra edilmeye devam ediyordu. Cumhuriyet bu yolların makul ve makbul olmadığını epey bir zaman sonra anladı. Aynı hataları tekrarlamak zorunda mıyız?


[1] Doehring, Karl (2002), Genel Devlet Kuramı (Genel Kamu Hukuku), (çev. A. Mumcu), İnkılap, İstanbul, s.165

[2] Cangızbay, Kadir (2000), Hiç Kimsenin Cumhuriyeti, Ütopya Yayınları, Ankara.