Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Kriz ve Sosyal Politika

Tevfik ERDEM
30 Mart 2020 10:49
A-
A+

Bir tür coronavirüs olan Çin Gribi/ Virüsü’nün (Covid 19’un) tüm dünyayı etkileyen bir salgın (pandemik) haline dönüşmesi, Kuzey yarım kürede yer alan dünyanın en zengin ülkelerinin kendi vatandaşlarına sağlık hizmeti sunma konusunda nasıl bir beceriksizlikle karşı karşıya kaldıklarını açıkça ortaya çıkardı. Bu  gelişmiş ülkelerin mevcut ağır durumunun en önemli sebebi, hastalığın hafife alınmasıydı. Başta ABD  olmak üzere İtalya, İspanya, İngiltere gibi ülkeler önümüzdeki günlerde yoğun can kayıplarıyla karşı karşıya kalmaya devam edecekler. Peki nasıl oluyor da dünyanın en gelişmiş ülkeleri ki, dünyanın herhangi bir bölgesine iki saat içinde askeri operasyon yapabilme kapasitesine sahip olan ABD gibi ülkeler bu tür bir sorunla baş edemiyor?

Bunun arkasında yatan gerekçelerden biri de, ülkelerin sahip oldukları ya da izledikleri sosyal politika (social policy) ile ilgili. Bu yüzden sözkonusu ülkelerin Çin Gribi/Virüsü (Covid 19) sonrası bu politikalarını gözden geçirmek zorunda kalacakları bir kamuoyu baskısıyla yüzleşmeleri mukadder gibi.

Sosyal politika, dezavantajlı olarak nitelenen, alt gelir diliminde yer alan insanların (yoksulların) hayat seviyelerini ortalama bir düzeye (sosyal devlet uygulaması bunu medyan gelir düzeyine) çekme gayretidir. Ortalama hayat standardına yaklaştırmanın arkasında da sosyal politika düşüncesinin ortaya çıkmasına neden olan krizler vardır. Bu krizlerden ilki, Sanayi Devrimi ile başlayıp, Marx’ın “yedek işsizler ordusu” dediği potansiyel proleteryanın ayaklanmalarına sebep olan vahşi kapitalizmin işçi ayaklanmaları ve sendikal mücadeleler sonucu nisbi dizginlenmesiyle elde edilen ilk kazanımları ile sona erer. Ancak esas olarak ikinci kriz yani 1929 Büyük Ekonomik Bunalımı ile pekişen Keynesyen politikalardır ki devlet bu krizle birlikte, doğrudan doğruya vatandaşları arasındaki yoksulluğu (eşitsizliği) ortadan kaldırmaya çalışan bir politika izler.

Büyük Bunalım ile başlayan ama esas olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası mükemmel uygulamasıyla karşı karşıya kalınan sosyal devlet, vatandaşlarının iş hayatına katılması, ortalama insani bir hayatı sürdürebilmesi konusunda verdiği destekle 1950 ve 1960’lı yılları tam istihdam, eğitim, konut, sağlık vb. gibi yardımlarla tamamlayarak adeta bir altın çağ yaşamıştır. 1970’li yılların petrol krizi ve bürokratik devlet krizinin giderek büyümesi, peşisıra hantallaşan sosyal devlete yönelik eleştiriler, devleti uluslararası rekabette bir ayak bağı olarak gören yaklaşımı ön plana çıkarır. Bürokratik ve sosyal devlet, 1979’da İngiltere’de Muhafazakar Parti lideri M. Thatcher ile; 1981’de Cumhuriyetçi Parti lideri ABD Başkanı R. Reagan ile seçimi kazanan yeni sağ politikacıların sert eleştiri yönelttikleri özne haline dönüştü. Artık yeni eğilim, devletin küçültülmesi ve devletin Robin Hood’luk yapmaktan vazgeçmesiydi. Thatcher’ın deyimiyle, devletin dadılıktan vazgeçmesiydi yeni politika. Bu yüzden devlet ekonomideki etkinliğini düzenleyici rolünü çekti (deregülasyon süreci), globalizasyon (küreselleşme) artık ülkelerin daha fazla (karşılıklı!) kazanç elde etmeleri için takip etmeleri gereken temel bir argümandı. Tıpkı 1950’lerin modernleşme teorisi gibi, bu yüzden küreselleşme bazen ‘radikal modernleşme’ olarak okunur bazı sosyal bilimciler tarafından.

1980’lerle birlikte devletin alanının küçültülmesi, sosyal devlet uygulamalarından vaz geçilmesi, devlete yüklenen, alt gelir diliminde yer alan vatandaşlarına yönelik eğitim, konut, gıda ve sağlık hizmetlerinin “vatandaş için hak; devlet için bir görev” olması anlayışını ortadan kaldırdı. Devletin görevi artık vatandaşına bakmak (dadılık yapmak değil) ya da zenginlerden topladığı vergiyi onların onayını almadan fakirlere dağıtmak (Robin Hood’luk) değil. Devletin görevi yoksullara yardım etmek olmayınca, yoksulların yoksulluk nedeni de artık işsizlik, gelir dağılımındaki eşitsizlik, ekonomik sorunlar gibi yapısal nedenlerle değil doğrudan doğruya yoksulların kendisiyle ilişkilendirilecektir (kurbanı suçlama yaklaşımı). Böyle olunca da yoksulluk, bireyin kendisinden daha doğrusu kendi niteliksizliğinden kaynaklanır, düşük nitelikli insanlar bu niteliklerini arttır(a)madıkları için yoksul kalmaya mahkumdurlar. Ama çalışan yoksullar (working poor) mı? Onlar için de aynı şey geçerli.

Tüm bunların Çin Gribi (Covid 19) ile ne ilgisi var, diye sorulabilir. Aslında ilgi çok açık çünkü devletin varlık sebebi vatandaşının içerde ve dışarda güvenliğini sağlamakla bitmiyor vatandaşının iyiliğini sağlamak, onun insani bir hayatı sürmesini sağlamak da devletin görevi. Devletin bu görevi onun sosyal devlet olduğunun göstergesidir. Sosyal devlet, vatandaşının iyi bir hayatı (well being) sürmesini sağlama görevini kendine yükleyen, vatandaşının da bunu “hak ettiğini” düşünen devlettir.

Sosyal devlet anlayışının yıpranması devletin vatandaşına bakışını değiştirir, onun neyi hak edip hak etmediğine dair bakışın değişmesi, devletin önceliklerinin değişmesine neden olur.

Dünyanın en güçlü silah sistemine ya da finans sistemine sahip olabilirsiniz ama gözle görülmeyen minicik bir virüse karşı dünyanın en gelişmiş silah sistemi ile mücadele edemeyip vatandaşlarınızın can güvenliğini sağlamak için sokağa çıkma yasağı ilan ediyor ya da başka ülkelerden solunum cihazı ithal etmeyi bekliyorsanız büyük bir hayal kırıklığı ile karşı karşıya kalırsınız. Nobel ödüllü ikitsatçı Joseph Stiglitz küreselleşmeyi tam da böyle tanımlamıştı meşhur kitabında: “Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı”. Gerçekte küreselleşme neydi de böyle büyük bir hayal kırıklığı ile başbaşa bıraktı tüm dünyayı?...