Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Kırk Yıl Sonra 12 Eylül Darbesine Bakmak

Tevfik ERDEM
12 Eylül 2020 12:37
A-
A+

12 Eylül 1980 darbesi, Türk siyasi tarihinde meydana gelen darbeler serisi içinde, silahlı kuvvetlerin (TSK) iç hiyerarşisine uygun olarak yani emir- komuta zinciri içinde gerçekleşen bir darbe örneğidir. Zira 27 Mayıs 1960 darbesi gibi genç subayların tetiklediği bir darbe değildir. Ayrıca 27 Mayıs darbesi sonrası Milli Birlik Komitesi’ne (MBK) muhalif Silahlı Kuvvetler Birliği’nin (SKB) ortaya çıkması ya da darbeci subayların bir grubunun  (Ondörtler) tasfiye edildiği bir süreç de yaşanmamıştır. 12 Eylül’de birleşmiş, bütünleşmiş bir Milli Güvenlik Konsey’i (MGK) ile karşılaşılır. Bu yüzden 12 Eylül adeta “Kusursuz Darbe”dir. Kusursuz darbedir çünkü demokrasi ortadan kaldırılmış, siyasi parti liderleri tutuklanmış, sol ve sağ siyasi görüşe mensup 50 kişi idam edilmiş, yarım milyon insan tutuklanmıştır... Ülke 12 Eylül 1980 tarihinden 6 Kasım 1983 tarihinde yapılan seçimlere kadar tam anlamıyla askeri yönetime tâbi tutulmuştur.

Her askeri darbe, meşruiyetini iki yönde inşa etmek ister. Bu alanlardan biri hukuki alandır ki TSK’nın İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi darbeye niyetlenenlere bu tür bir meşruiyet zemini sunmuştur. Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının imzasıyla hazırlanıp darbe günü saat 04.00 sularında radyoda okunan bildiride, MGK üyeleri, hareketlerinin meşruiyetini TSK İç Hizmet Kanunu ile temellendirmişlerdir: “(Ordu) İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.”

TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesinde silahlı kuvvetlerin vazifesi şöyle tanımlanmıştır: “Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni kollamak ve korumak.” Bu madde, TSK’ya darbe yapmanın önünü açtığı gerekçesiyle, 13 Temmuz 2013 tarihinde şu şekilde değiştirilmiştir: “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır.” Bu şekliyle TSK’nın görevi daha çok yurtdışından gelecek tehditlerle sınırlandırılmıştır ayrıca TSK bu şekilde TBMM kararlarıyla görevlendirilen bir kurum haline getirilmiştir. Bu değişiklik sonrası askeri bir darbeye girişmenin arkasındaki hukuki meşruiyet ortadan kaldırılmıştır. Ancak demokratik toplumlarda meşru hükümeti demokratik olmayan yollarla görevinden uzaklaştırmak zaten hukuki ve meşru olmayan bir girişimdir.

Askeri darbeler sadece hukuki meşruiyete dayanmazlar darbeler aynı zamanda halkın gözünde darbeyi meşru hale getirecek siyasi ve ekonomik krizlerden de destek alırlar.

12 Eylül darbesini halkın ve askerin gözünde meşru hale getirecek iki kriz alanı vardır: Siyasi ve askeri krizler. Siyasi kriz, 1970’ler boyunca ekonomik krize eşlik eden koalisyon hükümetleriyle temayüz eder. 1970’lerden 12 Eylül 1980’e kadar giden siyasi süreci ve ondan mülhem terör olaylarını anlatan en uygun kelime “kamplaşma”dır.

1960’lardaki siyasi hareketlilik ve üniversitelerdeki çatışmalar 1970’lerde sıradanlaşmaya, yaygınlaşmaya, keskinleşmeye ve daha da can yakmaya başlar. Çatışmalar sokaklarda farklı siyasi gruplar arasındadır ama kamplaşma tüm toplumsal kesim ve kurumlar için geçerlidir. Sadece üniversiteler ve sokaklar değil örneğin polis sendikaları bile ideolojik kampa ayrılmıştır.

Çatışmaların silahlı sokak çatışmaları halini alması darbeye giden yolu meşru hale getiren siyasi istikrarsızlığın bir sonucu olarak görüldüğünde, darbeciler için siyaset, terörü arttıran ve toplumu kirleten bir faaliyet alanı olarak görülür. Ordunun görevi de, bu kirlenen siyaseti temizlemek olarak tanımlanır. Ayrıca rejimi koruma ve kollama görevi veren İç Hizmet Kanunu, siyasetçilerin oluşmasına göz yumdukları çeşitli mitinglerle (örneğin meşhur Konya Mitingi) Doğu ve Güneydoğudaki ayrılıkçı terör örgütlerinin girişimleriyle ülkeyi bölünmenin eşiğine ya da rejim değişikliğine doğru götürdükleri için orduyu adeta göreve çağırmaktadır

12 Eylül darbesini halkın ve askerin gözünde meşru hale getiren ikinci kriz ekonomi alanındadır. 1970’li yıllar dünyada sosyal devlet uygulamalarının krizlerle tanıştığı ve sosyal devlet uygulamalarından vaz geçilip neoliberal ekonomik politikaların hayata geçtiği yıllardır. Türkiye de çevre ülke olarak 70’li yılların ekonomik krizinden arınmış değildir. 1973-74 Petrol Krizi ile birlikte petrol fiyatlarının dört kat artması, Türkiye gibi petrole bağımlı ülkelerin dolar borcunun da katlanması anlamına gelir. Türkiye’nin petrol ithalatını Almanya’dan gelen işçilerin dövizleriyle karşılayamaması Süleyman Demirel’in sözleriyle, “Türkiye’nin 70 cente muhtaç” olacağı günlerin habercisidir. Enflasyonun 1979’da %90, 1980’de ise %100’ü aşması, 1980’de Cumhurbaşkanlığı için sonuç alınamayan 115 turluk seçim süreci ile birleşince darbenin ekonomik meşruiyeti de sağlanmış olur.  Pahalılık, kuyruklar, kıtlıklar hayatı çekilmez hale getirirken üstüne bir de kentin güvenli olmayan sokaklarının, kırdaki kurtarılmış bölgelerin varlığı adeta ordunun duruma müdahalesiyle kendini bir can simidi olarak sunmasıyla sonuçlanır. 24 Ocak 1980’de alınan kararlar tüm dünyada meydana gelen ekonomik politika değişikliğinin, Türkiye’deki izdüşümüdür: ithal ikameci politikanın yerini serbest piyasa ilkelerine dayalı (neoliberal) ekonomik politikalar alır.

1980’lerin siyasi ve ekonomik istikrarsızlığı darbeye giden süreçte ordunun elini güçlendirecektir çünkü bu krizlerin meydana gelmesine sebep olan siyasetçilerdir, yapılacak olan ise, onların devre dışı bırakılması ve kirli siyasetin temizlenmesi olacağı için darbe meşru ve hukuki bir girişime dönüşecektir.

Her darbe halkın gözünde bu tür bir meşruiyet arayışı içine girer ve kendini meşrulaştırmaya çalışır ancak darbe dönemleri kriz dönemleridir ve bu kriz dönemleri geçip, geçmişe daha soğukkanlılıkla ve derinlemesine bakıldığında ülkeyi darbeye götüren sürecin sadece ekonomik ve siyasi kriz değişkenleriyle açıklanmasının yeterli olmayacağı görülür. Meşhur dış güçlerin bu tür bir süreçte işlevselliği sorgulanmalıdır. Çünkü Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu coğrafyası, merkez ülkelerin çıkarları sıkıntı yaşadığı zaman rejim değişikliğinin asker eliyle kolayca yapıldığı bir coğrafyadır.  İran’da Musaddık’ın indirilmesi bunun bir örneğidir. Güney Amerika’daki darbe girişimleri de bu tür örneklere dâhil edilebilir. Darbe sonrası darbecilerin yaptıkları açıklamada Nato’ya ve diğer anlaşmalara bağlı kaldıklarını bildirmeleri Soğuk Savaş mantığı çerçevesinde anlaşılması gereken açıklamalardır. Çünkü darbe ile, Türkiye’de giderek güçlenen ve terörize olan aşırı sol hareketlerin önü Rusya’yı da çevreleyecek şekilde kapatılacaktır. Ayrıca 24 Ocak kararları ile dünya pazarıyla eklemlenen bir Türkiye’nin bu eklemlenmesini hızlandıracak bir hükümet de iş başına getirilebilecektir. ABD dışişleri Türkiye masası şefi Paul Henze’nin darbe sonrası “bizim çocuklar başardı” (our boys have done) ifadesi, darbeyi yapanların asıl niyetinin ABD’nin isteği doğrultusunda hareket etmek olmasa da, Türkiye’nin dünya pazarıyla eklemlenmesinin önünü açan bir süreci başlatmak olduğu açıktır.