Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 - +90 530 926 41 13 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Kenan Evren’in Anılarında 12 Eylül: Başarısız Devlet mi? Başarısız Hale Getirilen Devlet mi?

Tevfik ERDEM
20 Eylül 2022 10:47
A-
A+

12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştirenlerin gözünde Türkiye sadece içerde meydana gelen anarşik olaylar, terör ve bölücülük sorunlarıyla değil küresel düzeyde meydana gelen rejim değişikliklerinin de etkisi altındaydı. Örneğin 27 Aralık 1979’da Marksist lider Babrak Karmal’ın SSCB’yi Afganistan’a daveti sonrası başlayan Sovyet yayılması, Rusların sıcak denizlere inme projesinin bir uzantısı olarak görülüyordu. Rusların kendilerine yakın (Komünist partileri) iktidara getirerek onlar aracılığıyla o ülkeyi işgal etmeleri klasikleşmiş bir taktikti. Tek Parti - İnönü döneminde de Türkiye’den benzer taleplerde yani kendilerine yakın hükümetlerin işbaşına getirilmesi talebinde bulunmuşlardı. Türkiye’deki sol-komünist yasal ve yasal olmayan örgütlenmeler aracılığıyla Türkiye üzerinde bir denetim kurma planı bilinmeyen bir şey değildi.

Bu yazıda Evren’in anıları üzerinden 12 Eylül öncesi Türkiye’nin durumu başarısız devlet (Failed State) teorisi üzerinden analiz edilecektir. Bu kapsamda öncelikle başarısız devletin ne olduğu üzerinde durulacak ve akabinde dönemin Türkiye’si üzerinden bir değerlendirme yapılacaktır.

Gökçe’ye göre (2021:70), Failed State Türkçeye zayıf, kırılgan, çöken, çökmüş devlet anlamlarında kullanılır. Başarısız devlet kavramı, bir devlet içinde devlete ait kurumların (ordu, emniyet, yargı, eğitim, sağlık, alt yapı, ulaşım, maliye vb.) işlevlerini yerine getirme kapasitesini büyük ölçüde kaybetmiş olması ve bunun sonucunda kendi halkının gözünde meşruiyetlerini büyük ölçüde kaybetmesini ifade eder.

Schneckener’den hareketle Gökçe dört farklı başarısız devlet tipolojisinden söz eder (2021:74):  Konsolide devlet (consolidating satate), zayıf devlet (weak state), çöküş halindeki devlet (failing state) ve çökmüş devlet (failed/collapsed state). Bu tipolojilerden en çok Çöküş halindeki devlet (failing state), tipinin 12 Eylül öncesi Türkiye’si için uygun olduğu görülecektir. Nitekim bu devletin özellikleri şu şekilde sıralanır Gökçe (2021:76):

“Çöküş sürecindeki devlet: Bu devlet tipinde devlet hem iç hem de dış güvenlik işlevini (sınırlarını kontrol etme ve dışarıdan ülkenin varlığına yönelik tehditleri bertaraf etme) sağlamada yetersizdir. Devlet, çoğu zaman ülke toprağının sadece belli bir alanında idare ve kontrol kapasitesine sahiptir; buna bağlı olarak da kamu düzeni ve bireysel can ve mal güvenliği yoktur. Ülke içinde terör örgütleri, suç örgütleri ve mafya tipi illegal örgütler güçlüdür ve sürekli hem devletin güvenlik birimleri ile hem de kendi aralarında çatışma halindedirler. Ekonomi ve finans sistemi ağır aksak işlemektedir, ama kayıt dışılık çok yüksektir ve kaçakçılık çok yaygındır. Elektrik, su, sağlık gibi temel hizmetler, iletişim ve ulaşım sınırlıdır… Tüm bu gelişmelerin sonucunda bir iç savaş söz konusu ise, son aşamaya ulaşılmış demektir.”

Gökçe (2021:87), başarısızlığa yol açan faktörler ile etkin mücadele edemeyen ya da mücadeleyi öteleyen ve bu süreçte devletin kapasitesini artırıcı önlem alamayan devletlerin, yönetebilirlik sorunu ile karşı karşıya kaldığını ve sonuçta çökme sürecine girdiğini belirtir. Evren’in anılarında 12 Eylül öncesi Türkiye’de yaşanan sorunların tam da başarısız devletin bir tipi olan çöküş sürecindeki devlete benzediği düşünülebilir.

Buradan hareketle, 12 Eylül 1980 darbesinin çöküş sürecindeki devletin çökmesini önlediği gibi bir sonuç ortaya çıkmamalıdır. Çünkü bu yazı, başarısız devletlerin aynı zamanda başarısız kılınmaya çalışılan devletler olarak da okunabileceğini bize hatırlatmalıdır. Çünkü 1980 öncesinde bir yandan Afganistan’da meydana gelen SSCB işgali, diğer yandan 1979’da ABD yanlısı rejimin ABD karşıtı haline gelecek bir devrimle (İran İslam Devrimi) dönüşümü Türkiye’yi bu hat üzerinden ABD’nin hattından çıkarılmayacak, kendisinden vazgeçilemeyecek ülke haline getirdi. Ülke içindeki SSCB yanlısı aşırı sol örgütlenme, siyasi yapılanma Türkiye için yeni bir yol haritasını gerekli kılmış olabilir. Diğer yandan 1970’li yılların sonunda hayata geçirilen neo-liberal ekonomik politikaların 24 Ocak 1980 tarihinde Türkiye’de de hayata geçirilmek istenmesi, ülkenin Batılı ekonomik politikaların dışında bırakılmaması gerektiğinin bir işareti olarak okunabilir. Hülasa Türkiye Cumhuriyeti devletinin başarısız bir devlet olarak okunması bir yandan ülkenin 194 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası içine itildiği ekonomik krizle diğer yandan yabancı ülkeler tarafından desteklenen ve örgütlenen terör örgütleri aracılığıyla ülkenin istikrarsızlaştırılmasını ifade eder.

12 Eylül eleştirmenlerinin darbede ABD etkisini vurgulamaları yanında yasal ve yasal olmayan Türkiye soluna SSCB’nin verdiği desteği görmemek de hatadır. Bugün her biri “Bağımsız Türkiye” sloganı atan o dönemin solcularının taşıdığı bayraklar Türk Bayrağı değil oraklı çekiçli Kızıl Bayraklardır. Türk sağını faşizmle suçlayanlar, sözde ABD uşaklığıyla suçlayanlar o dönemde ülkücülerin Türk Bayrağı dışında başka bir ülkenin bayrağını taşıdıklarını iddia edemez ya da Türkiye’yi şu ya da bu ülkenin peyki haline getireceklerdi iddiasında bulunamazlar. Çünkü o dönemde ülkücülerin tek hedefi, ülkeyi komünist bir işgalden kurtarabilmekti. 12 Eylül öncesi gerilen ortam ve sol terör örgütlerinin ülkeyi içine soktukları terör elbette ki karşıt siyasi oluşumları hedef aldığı için onları da terörize ediyordu. Sonuçta güçlü dış desteğe ve gasptan, banka soygunundan, adam kaçırmaktan, kaçakçılıktan elde edilen gelire sahip sol eğilimli terör örgütleri tüm muhalif oluşumları terör olaylarının içine çektiler.

1960’ların sonunda başlayan öğrenci hareketleriyle birlikte tanışılan sol-devrimci terör, 1971-73 arası olağanüstü rejim döneminde duraklamış ancak 1970’lerin sonlarına doğru gemi azıya almıştır.

Kenan Evren’in anılarında artan terör olayları ve anarşik olayların yanında çok önemli bir sorun da bölücülük tehdidinin varlığıdır.

Evren darbeye giden süreçte hükümetlerin ekonomik alanda, siyasi istikrar konusunda, terörle mücadelede ve yasama konusunda… başarısız olduğunu belirtir.

Emniyet teşkilatı siyasi kutuplaşma (POL-DER ve POL-BİR) içine girmiştir, Adalet teşkilatında kutuplaşma başlamıştır. Eğitim kurumlarında kutuplaşma vardır ve okullarda dersler boykot edilmekte, İstiklal Marşı yerine Enternasyonal Marşı söylenmektedir. Evren, ordu içinde bile kutuplaşma olduğu endişesi içindedir. Karşıt görüşlü astsubaylardan birinin diğerini öldürdüğü vaka örneği vardır. En büyük endişelerinden biri de, 27 Mayıs gibi alttan gelen bir darbe ihtimali ile karşı karşıya kalmaktır.

Evren, 19 Ekim 1979 tarihinde Sıkıyönetim Koordinasyon toplantısında Başbakan Bülent Ecevit’e sunulan bilgiler arasında şunlardan söz eder (1990:287-296): Terör ve bölücülüğe karşı tüm anayasal kuruluşlar ortak hareket etmelidir. Emniyet güçleri hem nicelik hem de nitelik olarak terör olaylarını önlemede yetersizdir. Sayı arttırılmalı, eğitimler verilmeli ve lojistik desteğin yanında ekonomik iyileştirmeler yapılmalıdır. Emniyet ve öğretmenlerin içinde dernekleşmeden kaynaklı ciddi bölünmeler ve çatışmalar vardır. Bu durum önlenmelidir. Terörü destekleyen öğretmen ya da polis hakkında yapılan hukuki işlemlerden hiçbir sonuç alınamadığı için bu kişiler görev yerlerine kahraman olarak dönmektedirler. Terör olayları için kimse şahitlik etmemektedir, şahit olanların ev adresleri kimlik bilgileri alınmakta ve terör örgütleri tarafından tehdit edilmektedir. Yasadışı sol terör örgütü üyelerini yakalayan astsubay işe giderken öldürülmektedir, terör örgütü bu bilgileri ancak içerden alabilir, öyleyse terör örgütleriyle işbirliği içinde olan devlet memurları vardır.

Kaymakam, hâkim, savcı ile emniyet amiri ve komiser atamalarında ciddi sorunlar ve boşluklar vardır. 1979 tarihli Sıkıyönetim Koordinasyon toplantısında şu örnek verilir (Evren 1990:291): “Aylardan beri Siverek kazasında kaymakam yoktur. Son 1.5 ay içerisinde Jandarma Komutanı yoktur. Belediye reisi yoktur. Emniyet amiri yoktur. Bunlar olmayınca APO’cular gelip buraya hakim oluyorlar. Bunu müteaddit defalar arz ettik. Fakat maalesef bu güne kadar bu konu halledilmedi.” Dönemin muhalefet lideri Demirel, Ecevit hükümetinin APO’cuların üzerine gitmemesini hükümet desteğini kaybetmeme gerekçesi ile açıklar (Evren, 1990:282): “Hükümet meclis desteğini kaybetmemek için bu çetenin (Apocular, TE) üzerine gidemiyor.”

12 Eylül’ün Türk solu üzerinden silindir gibi geçtiği efsanesi dillere pelesenk olur ama Türk solunun hedefinin ne olduğu “demokratik Türkiye”, “tam bağımsız Türkiye” gibi mitolojik sloganların ötesinde dile getirilmez. Devrimci şiddetin sadece sağ değil solun diğer tüm fraksiyonları için de hayata geçirildiği bu dönemde yasadışı terör örgütlerinin Türkiye’yi götüreceği tek bir yer vardır, muhtemelen SSCB’nin uydusu olan totaliter bir devlet kurmak.

Evren’in anılarında sağdan farklı olarak solun, organize, bilinçli ve iyi örgütlü olduğu vurgulandıktan sonra, solun hedefi şu şekilde açıklanır (1990:311): “İlerici, devrimci, demokratik güçlerle silahlı halk eylemlerine kalkışarak, mevcut anayasal düzeni yıkmak, parçalamak, yerine proletarya diktatörlüğünü kurmaktır. Özetle Türkiye’de Marksist-Leninist bir idare kurmak ve TKP kanalı ile Türkiye’yi Moskova’nın peyki bir ülke haline getirmektir.”

 

Kaynaklar:

Evren, Kenan (1990). Kenan Evren’in Anıları, Milliyet Yayınları, C.1

Gökçe, Gülise (2021). Başarısız Devlet versus Güçlü veya Konsolide Devlet, SDE Akademi Dergisi, 1(3), 68-97