Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

HDP’nin (ve Türevi Partilerin) Kapatılması Meselesi

Tevfik ERDEM
18 Mart 2021 13:38
A-
A+

Türkiye siyasi partilerin kapatılması ve terör örgütleriyle ilişkisi konusunda ifratla tefriti yaşamaktadır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının HDP'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne 17 Mart 2021 tarihinde açtığı dava, Türkiye’de Kürt meselesi odaklı partilere dair bir analizi gerekli kılıyor.

Mesele hem iç hem de dış politik çevreler-aktörler bağlamında ele alınmalı zira dış politika açısından Türkiye, terörle arasına mesafe koymayı bir kenara bırakın terörle organik ilişki içinde olup, terör örgütüyle ortak hareket eden bir partiyi kapatmanın demokratik bir savunma mekanizması olduğunu belirtiyor. Nitekim Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin HDP’nin kapatılma talebiyle ilgili şu açıklamayı yaparak bu kararın AB müktesebatındaki meşruluğuna gönderme yapmaktadır:

"Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, terörün kınanmamasını dahi siyasi partilerin kapatılması için yeterli bir gerekçe olarak kabul etmiştir. Siyasi parti yönetici ve üyeleri demokratik ilkeler çerçevesinde faaliyetlerine devam etmeli, terör örgütleri ile irtibatlı ve iltisaklı olmamalı, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve ortadan kaldırmayı amaçlamamalıdır. Bu bağlamda, Halkların Demokratik Partisi yönetici ve üyelerinin beyan ve eylemleriyle demokratik ve evrensel hukuk kurallarının kabul etmeyeceği şekilde davrandıkları, PKK terör örgütü ve bağlı örgütlerle birlikte hareket ettikleri, örgütün uzantısı olarak faaliyetlerde bulunarak, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve ortadan kaldırmayı amaçladıkları anlaşıldığından, adı geçen siyasi partinin kapatılması Anayasa Mahkemesinden talep edilmiştir.”

Bu açıklama Avrupa’ya bir mesaj niteliğinde ancak bölgesel bir örgütlenme olarak Avrupa Birliği ve tek tek Avrupa ülkeleri bu tür yasakları Türkiye’nin demokratik alanı daraltması olarak yorumlamaktadırlar.

Türkiye her ne kadar Herri Batasuna Partisi ve ETA arasındaki ilişki üzerinden bir değerlendirme yapıp, İspanya Yüksek Mahkemesinin Herri Batasuna’yı ayrılıkçı terör örgütü ETA’nın eylemlerini kınamamasını gerekçe göstererek kapatmasını örnek verse de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), İspanya için verdiği kararı Türkiye için vermeyecektir.  Türkiye, PKK’nın terör eylemlerini kınamak ya da terörle arasına mesafe koymak bir yana örgütle organik ilişkisini ispat eden birçok delil sunsa da. Yani Türkiye hakkında karar verecek hâkimler daha baştan kalemlerini kırmışlar gibi görünüyor.

İşin bir de Türkiye boyutu var daha doğrusu HDP ve türevlerinin oy aldığı seçmen kitlesi var. Bu kitle, oylarıyla yerel yönetimlere yönetici olarak atadıkları kişilerin yerine kayyumların atanmasıyla temsil haklarının ellerinden alındığını düşünmektedirler. Ayrıca bu kitle terör örgütüne de çeşitli tonlarda sempatiyle bakmaktadır. Temsil hakkının yerel yönetimlerden devlet eliyle uzaklaştırıldığını düşünen bu kitle, Türkiye’de kendini temsil eden araçların yok sayıldığını düşünmekte ve bunu sık sık dillendirmektedir. Üstüne bir de oy verdikleri partinin kapatılması kendileri için yasal demokratik yolların kapatıldığı şeklinde yorumlanabilecektir. Ancak kayyum atamalarının tamamen bağımsız mahkemeler tarafından verilen kararlar olduğu, yerlerine kayyum atanan yerel yönetim temsilcilerinin terör örgütü ile organik bağ içinde bulunduklarının altı çizilmelidir. Bu nedenle bu tür atamalara karşı çıkmanın üzüm yemekten çok bağcıyla didişmek olduğunun altını çizmek gerekir. Terör örgütünün Kandil’den atadığı kayyumların el çektirilmesi yani Kandil’in atadığı kayyuma karşı kayyum atandığının altını çizmek gerekir zira halkın seçtiği belediye başkanlarının Kandil tarafından atanan kayyumlar tarafından çeşitli şekillerde hizaya çekildiği birçok örneğe daha önce şahit olundu.

Parti kapatmak Kürtlerin Türkiye siyaseti ile bütünleşmelerinin önüne bir küskünlük koyarken diğer yandan PKK’nın da ekmeğine yağ sürecektir çünkü Kürtlerin siyaseten yok sayıldığı söylemi tekrar gündeme getirilecektir. İfrat ve tefrit arasındaki denge burada daha da önemli olacaktır çünkü terör örgütü ile ilişkili aktörler hakkında doğrudan işlem yapılıp parti kapatmak yerine onları cezalandırma yoluna gidilebilir. Ayrıca HDP’nin hazineden aldığı yardım kesilerek parti cezalandırılabilir. Çünkü partinin kapatılması partinin yürüttüğü veya yürüteceği siyasetin yönünü değiştirmediği ve değiştirmeyeceği gibi ona oy veren insanların da oy tercihlerini değiştirmeyecektir. Ayrıca bu kapatma davaları sonrasında, “hadi bakalım kaç özgürlükçü Kürt var bir görelim!” sloganları yeni bir çekim merkezi olarak ortaya çıkacaktır. HDP’nin kapatılması devletin Kürtlüğe yönelik bir tepkisi gibi pazarlanacaktır ki bunun oldukça fazla alıcısının olduğunu bilmek gerekir. Parti kapatmanın bölgedeki Ak Partililer ya da muhafazakâr Kürtler tarafından da çok sempatiyle karşılanmadığını bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Hülasa parti kapatmalar günübirlik siyaseti kurtarıyor gibi görünse de kangren olmuş meselelerin çözümünde işlevsel değil. Bunun için de kâhin olmaya gerek yok, Ak Partinin kapatılma sürecine yönelik tepkilerin onu iktidara taşımakta ne kadar etkili olduğunu düşünmek meseleyi anlamak için yeterli.

HDP ve türevi partiler partilerinin kapatılmasıyla gerçekte ezilen Kürt halkının ve ezilenlerin sesinin kesilmek istendiğini, Kürtlerin temsil hakkının ellerinden alındığını belirtiyorlar, kendi kitlesinin de böyle düşünmesini istiyorlar. Partinin 1970’lere takılmış romantik gerillacı aklı, Türkiye’de demokratik temsil mekanizmalarının kapalı olduğunu ve bu yüzden de özgürlükçü, ilerici bir rejimin (yani sosyalizmin) ancak kestirme yoldan bir devrimle olacağını yedekte bekletiyorlar. Devrimi tetiklemek için de baskıcı devlet ve özgür halk söylemi ıskartada bekliyor. HDP Kürt halkının henüz devrimci bir bilince eriştiğini düşünmediğinden Marx’çı anlamda kendinde sınıfın izdüşümü olan “kendinde Kürt”ten Kürtlük ve sosyalistlik bilincine erişmiş “kendi için Kürt”e geçilebilmesi için teoriye ekseninde Kürtlerin olabildiğince ezilmesi, sömürülmesi, sömürüldüğünün şuuruna varması gerekiyor. İşte HDP’nin yaptığı da bu aslında, Kürtlere sözde devrimci şuuru üflemek. HDP’nin Kürtler adına konuşma iddiasının arkasında bu var. Burada da yalanın epistemolojik üretimi devreye giriyor. Yalanın epistemolojik üretimi ise, HDP ve türevi partilerin kapatılmasının arkasındaki sürecin nasıl işlediğinin anlaşılmasını gerektiriyor.

Yalanın Epistemolojisi veya HADEP… HDP’nin Sözde “Barış” Söylemi

Dil, totaliter toplum ve ideolojilerin inşasında yukarıdan aşağıya doğru üretilen ve hakikatin ne olduğunun sınırını çizen çok önemli bir unsurdur. Dilin bu türden üretimi ve etkisi George Orwell’in “1984” adlı romanında totaliter bir toplum imgesi üzerinde çeşitli sembollerle işlenmiştir. Örneğin,  İşkence işlerini yürüten bakanlığın adı ‘Sevgi Bakanlığı’; savaş işlerini yürüten bakanlığın adı ‘Barış Bakanlığı’; gerçeklerin değiştirilmesi işlerini yürüten bakanlığının adı ‘Doğruluk Bakanlığı’dır. İnsanlarda sürekli gözleniyor hissi uyandıran ve totaliter rejimlerin sembolü ‘Büyük Bilader’ bu şekilde hem kavramları yerli yerine oturtamayan dolayısıyla fazla düşün-e-meyen bireyler yaratmakta hem de gerçekliği saptırmakta veya ortadan kaldırmaktadır.

Bu roman ve kurgu bazı partiler ve ideolojilerin eleştirisini yapmak için ideal bir araçtır. Çünkü istediğiniz zaman sizin gibi düşünmeyen kişileri, partileri, rejimleri sizin üzerinizde baskı kuran, sizin özgürlük alanınızı daraltan kişiler, organlar, yönetimler vb. olarak görebilir ve gösterebilirsiniz. Örneğin Tek Parti dönemlerini hatta çok partili siyasal hayata sahip demokratik toplumlarda iktidarı elinde bulunduran partileri bile bu kurgu üzerinden eleştirebilirsiniz. Örneğin aşağıdaki bölüm kendi varoluş sebebini, ‘barış ortamını getirme’ üzerine kurmuş bir partinin gerçekte ne ölçüde varoluş sebebinden uzak olduğunu ortaya koymayı hedefler.

HDP ve türevi partilerin, Kürt sorunu üzerinden siyaset üretmeye çalışan ve Kürt-Türk ayırt etmeden vatandaşları öldüren, bir terör örgütüyle organik bağının olduğu bilinen bir gerçek. Zaten söz konusu partilerin varlığı bu bağ üzerinden geliştiği için de, mevcut sorunun çözüme kavuşmasının kendi varlık meşruiyetini ortadan kaldıracağından şiddet dilini sürekli diri tutmak ve bunu da Orwellci barış (!) söylemi üzerinden yürütmek partinin önemli bir özelliği.

Bu parti vekillerine göre, HDP ve türevleri evrendeki tüm Kürtlerin yegâne sözcüsüdür, onlar dışında Kürtlerin sözcülüğünü, temsilciliğini yapanlar ya “yanlış bilinç”e sahip olanlar ya da “devşirme Kürt”lerdir. Kürtler hakkında söz söyleme, fikir üretme hakkına sahip olanlar yalnızca kendileridir. HDP, Büyük Bilader’in yerini alan Büyük Önderlik’in sözcülüğünü yaparken aslında bir anlamda da Orwellci “Düşünce Polisliği” yapmaktadır. Düşüne polisliğinin mükemmel örneği Aytekin Yılmaz’ın Son Diktatör adlı eserinde Bursa Cezaevi anılarıyla birçok kez örneklendirilmiştir. Bölgede kendisi gibi düşünmeyen herkes-yazar, çizer, düşünür, öğretmen, imam, köylü, esnaf, hatta sıradan vatandaş- barış’ın önündeki engeldir. Esas olan da barışın getirilmesi olduğu için her şey mümkündür. Düşünce polisleri halkın ne istediğini bilen ve buna uygun hareket eden, buna uygun politika belirleyenlerdir. Onlar kendi parti tabanları adına değil, bütün Kürt halkı adına konuşur, karar verirler. Bu parti milletvekilleri “Artık Kürt halkı bunu istemiyor, Kürt halkı … şunu istiyor, Kürt halkı … bunu yapmak istiyor” gibi bir halkın bütün istek ve taleplerini kendilerinin dile getirdiklerini iddia eden niyet okuyucu üst akıl sahipleridir. Çünkü Kürtlerin sorunlarını onlardan başka bilen ve anlayan yoktur. Onlar bencilce çıkarlarından arınmış, altruistlerdir.

Onlar, Kürt halkı adına Büyük Bilader’in (yani Büyük Önderlik’in) izin verdiği ölçüde düşünürler ve bunu da kendileri için değil halk için yaparlar. Halkın ise bir şey düşünmesine gerek yoktur, çünkü zaten kendi adına düşünen o kadar başkaları vardır ki. Zaten baskıcı bir toplumda bireylerin düşünmesine gerek yoktur, onlar adına düşünen, karar veren kişi ve birimler vardır. Kürtler adına neyin uygun, iyi, kabul edilebilir olduğunu dayatan mekanizmalar bugün Büyük Bilader’i (Büyük Önderlik’i) alternatifsiz bir tercih olarak dayatmaktadırlar. Onlar Kürt halkı adına konuşmakta ve onlar adına karar vermektedirler. Kendileri gibi düşünmeyen yani Büyük Bilader’in (Büyük Önderlik’in) belirlediği çizginin dışında kalanları da barış ve özgürlüğün karşısında yer alanlar olarak görmektedirler. Özgürlük karşısında yer alanları bekleyen ise, Kürt halkının kahredici gazabı ve sadece bir korku ortamıdır.

Bölge halkı ve bölge insanı için barışı temel slogan yapan, insan haklarına önem verdiğini iddia eden bu partiler kendileri gibi düşünmeyen her türlü şahsa (beşikteki bebekten, üniversiteye hazırlanan genç kıza, kurban eti dağıtan çocuklara) karşı yapılan saldırılar karşısında sessizler, çünkü “Kürt halkının maruz kaldığı bunca zulmün yanında bu nedir ki!”  Ancak onların görmezden geldiği ve ihmal ettikleri şey, terör ve tedhiş ortamının varlığı ve devamlılığının onların kendilerine de zarar vereceği. Var olabilmek için olabildiğince şiddet söylemi üreten bir siyasi seçkinler topluluğu ve bu topluluğu şiddet üretmeye zorlayan bir azınlık grubunu temsil eden eylemlilik hayatta kalmak için şiddet kullanımını zaman ve mekân sınırı olmaksızın hayata geçirebilir.

Kürt halkının tek başına sözcülüğünü yaptığını iddia eden bu partiler “barış” adı altında, eleştirdiği milliyetçiliğin karşısına kendi etnik milliyetçiliğini çıkarıp homojenleşen, böyle oldukça da içine kapanan kapandıkça da giderek daha fazla sertleşen parti politikasını- PKK’nın kendisine bıraktığı alan içerisinde- üretmeye çalışıyor. Kendi içine kapanık, içsel eleştiriyi kabul etmeyen haliyle dışarıdan gelen eleştirilerin ne olduğunu bile anlayamayan, anlayamadığı için de kendi eksiğini, yanlışını gör-e-meyen bu yüzden yalıtkan olan ancak sadece Büyük Bilader (Büyük Önderlik) söz konusu olduğunda iletkenlik görevi gören parti özelliğine sahipler. Her ne kadar istisnaları olsa da parti üyelerinin önderlik adına yaptığı açıklamalar, açlık grevleri bu iddiayı doğruluyor. Tek bir kişinin ağzından çıkan sözle hareket eden, lider kültüne neredeyse tapılan bu yüzden de belki Türkiye’de farklı bir faşist parti örneği. Böyle partiler Kürt sorunu için nasıl bir demokratik açılım geliştirebilir? Bu açılım gerçekçiliği ve sürdürülebilirliği ve samimi tartışma ortamı yaratabilme olasılığı nedir?

HDP’nin Türkiyelileştiğini iddia ettiği bir süreçte bile terör örgütü ve eylemleri arasına mesafe koymayan HDP’nin Kürt halkı için öngördüğü “HADEP-DTP -BDP-HDP… tarzı bir barış ortamı” Türkiye’ye huzur getirecek mi? Bu tür partilerin çizdiği bir barış ortamı ancak tüm Kürtlerin onların çizdiği sınırlar içinde düşündüğü ve hareket ettiği bir özgürlük içinde gerçekleşebilecektir. Bu da en azından Kürtlerin çok büyük bir kısmının (bu, sözde barış) baskı(sı) içinde hayatını sürdürmesi demek olacaktır. Bu yüzden söz konusu sorunların, sivrilikleri törpülenmiş özgür bir kamusal tartışma alanının yaratılması ile bu alanın da silahların gölgesinde değil daha demokratik haliyle daha sivil alanların gölgesinde oluşturulması gerekmektedir.