Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

George Orwell’in “1984”ünden Aytekin Yılmaz’ın “Son Diktatör”üne

Tevfik ERDEM
25 Ocak 2021 11:17
A-
A+

Distopik eserleri geceleyin okumadığım gibi başkalarına da okumalarını tavsiye etmem zira uyku kaçırıcı, rahatsız edici bir etki bırakırlar. İstisnası belki yine Orwell’in Hayvan Çiftliği adlı kara mizah eseridir ancak orada bile okuyucuyu üzüntüye ve karamsarlığa sevk eden birçok vaka örneği vardır: Tüm dünya işçilerinin sembolü Boxer’in başına gelenleri okuyup ta üzülmeyen var mıdır?

Son Diktatör aslında yazar Aytekin Yılmaz’ın siyasi bir suçlu olarak girdiği hapishanedeki 10 yılına ait günlüklerine dayanıyor. Ancak bu günlükler PKK’lıların ya da 1960’ların yarım kalan zinde devrimciliğinin izlerini hala atamamış, hendek hendek dolaşarak fotoğraf çektirip, “ah nerede o eski devrim günleri” diyen beyaz Türk gazetecilerinin Indiana Jones gibi tesadüfen buldukları “Delila” tarzı gerilla günlüklerine benzemiyor. Söz konusu gerilla günlükleri (Boxer türü) adanmışlığın ve Öcalan güzellemesinin ötesine gitmez bu nedenle de bu tür günlüklerle adeta Kürt meselesini dağda çözme mücadelesini devam ettirecek yeni Boxer-hevallare göz kırpılır. Bu göz kırpma bir yandan yeni dağ yolcularını heveslendirirken diğer yandan dağa bir derinlik katar. “Dağın derinliği, yaşanmışlık ya da bedel ödeme” gibi kutsallaştırılan kavramlar da insanların dağdan inmelerinin önünde psikolojik bir engel oluşturur.   

Son Diktatör (Aytekin Yılmaz, Vadi Yayınları, İstanbul, 2020) adlı eserin özgünlüğü de buradan kaynaklanıyor çünkü içerden ve objektif bir bakış açısıyla PKK’nın hapishanedeki işleyişini anlatıyor. Ancak kitabı ve yazarın diğer kitaplarını da okudukça hapishanedeki işleyişin aslında örgütün küçük bir izdüşümü olduğunu da anlıyorsunuz. Aslında örgütün distopik yapısı örgüt içindeki farklı aktörler tarafından değişik zaman dilimlerinde eleştirildi ne var ki her eleştiri, distopik eserlerin özelliği gibi iktidarın gücünün karşısında eridi ve iktidara eklemlenerek onu daha da güçlendirdi. Napolyon’un Hayvan Çiftliği’nde tüm hayvan anayasasını yok sayan uygulamaları ve belki de final sahnesinde insanlar gibi iki ayağı üzerinde kadehini yudumlaması, Winston’un 1984’te artık gönül huzuru içinde itaatkârlık göstermesi gibi okuyucuyu karamsarlığa iten sahnelerin benzeri aslında Son Diktatör’de örgüt üyeleri için de mevcut. Öcalan’ın neden Kürdistan’da değil de Kenya’da yakalandığının bir türlü anlaşılamaması ve bu yüzden de “ Kenya nere Kürdistan nere heval?” sorusunun sıkça sorulması gibi. Ancak yazarın müthiş kurgusu ve anlatım gücü, adeta örgütün şiddet, şiddet tehdidi ve ideolojik körleştirmesiyle efsunlanmış üyelerinin bu süreci çoğu zaman yakalayamama hallerini aşırı gerçekçi biçimde ortaya koyuyor. Çünkü önderliğe yakıştırılamayan eleştirinin bile arkasında bazen “Başkan bizim anlayamadığımız yeni bir strateji geliştiriyor” düşüncesi üretilebiliyor.

Son Diktatör’de yazarın literatüre kazandırdığı birçok kavramı görüyorsunuz “hapishane içinde hapishane”den “ikinci el toplama kampı”na kadar. Örgütün içinde yer alan eski mensubu olarak eleştirileri yaparken de düzeyini hiçbir zaman kaybetmiyor, bu gerçekçi tarafsızlık da  eseri önemli kılıyor. Bir de, resmi ideoloji üzerinden bir örgüt eleştirisi değil yapılan, yazar kendisini “ barış edebiyatçısı” olarak tanımlıyor ve eleştirisi de hümanizm ekseninden işliyor. Şiddetin her türüne nereden gelirse gelsin karşı çıktığını belirten yazar, örgütün insani olmayan yönüyle karşılaştığı için de örgütle yollarını ayırıyor. İlk eseri “Yoldaşını Öldürmek”te bu yol ayrımı hikâyesini biliyorsanız ön okumanız tamam demektir ancak onu okumadıysanız bu eserin kıymetini daha az anlayabilirsiniz. Örgüt içi şiddete yönelik çok önemli ve ilk olma özelliğine sahip bir eser olduğu için okumaya onunla başlayıp bu esere devam etmek daha uygun bir yol.

Son Diktatör, yazarın Bursa Cezaevinde 1998 ve 1999 yıllarında tuttuğu günlükler üzerine kurulu ancak onun Bayrampaşa Cezaevine dair anılarına da göndermeler var. Zaten Hapishane içinde hapishane ifadesi aslında bu cezaevlerinde örgütün gücü ve baskısını ifade etmek için üretilen bir mecaz. Tıpkı Orwell’in 1984’ündeki yasakçı, insan özgürlüklerini daraltan, ihbar mekanizmasının insanlığın her aşamasını (aileyi, arkadaşlığı ve sevgiyi vb.) erozyona uğrattığı gibi cezaevlerinde PKK’nın da etkili bir takip ve ihbar mekanizmasına sahip olduğu görülüyor. Örgüt bir yandan insanlara ideolojik yükleme yapmak için belli kitapları okumayı zorunlu kılarken belirlenen liste dışına çıkanlar adeta 1984’deki Mr. Charrington tarzı ihbarcılıkla karşı karşıya kalırlar. Şu satırların 1984 ya da Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’den alındığını düşünebilirsiniz ki kitabın her sayfası aslında bu tür ifadelerle dolu, bu yüzden bir distopyanın içinde kayboluyorsunuz: “Kendi başınıza kitaplıktan kitap almanız yasak! Bu kitap yasağı üzerinde özellikle duruluyor. Örgütün önermediği kitapların düşüncelerde sapmalara neden olacağı gerekçesi sürekli hatırlatılıyor. Diyelim ki bu yasağı bilemden deldiniz ya da kitaplıktan sevdiğiniz, okumak istediğiniz bir romanı kütüphane sorumlusundan gizlice aldınız. Bu kez okurken hücredeki arkadaşınıza yakalanıyorsunuz. Örgüt ortamında herkes herkesten sorumlu olduğu için hücrelerde herkes herkesin okuyacağı aylık kitapları bilir. Farklı bir kitap okuduğunuzda anında sorumlulara iletiliyor. Bazen de eğitim komitesinden sorumlular gizlice hücreleri gezip masalarda bulunan kitapları inceliyorlar. Kimin okuma programına uyup uymadığını kontrol ediyorlar”. Program dışına çıkanlar önce komiteye çağrılıp uyarılırlar sonra da “Başkan’ın 1995 Bahar Çözümlemelerini okudunuz mu? Sorusuna muhatap oluyorsunuz. Muhtemelen çoğu okumuş olduğu için, “Evet, iki defa okudum” diyen birine, bu kez, “Başkanı iyi anlamadığın buradan belli, al bir defa daha oku!” diyerek kitabı elinize tutuşturuyorlar… Kitap Öcalan’ın kitabı olduğu için geri çevirme, kabul etmeme şansınız da zaten mümkün değildir. Böylesi bir durumda önderliğe bağlılığınız anında sorgulanacağı için buna itiraz eden bir örneğe henüz rastlamadım” (Yılmaz 2020:99-100).

Komite ve … sorumlusu gibi kavramlar eserde sizi çok sık karşılayan kavramlar. Bu nitelemelerle yazarın üslubu sizi Hayvan Çiftliği’ndeki gibi bir kara mizahla baş başa bırakırken aynı zamanda örgütün sadece dağda değil hapishanede de nasıl Büyük Birader titizliğiyle üyelerini kontrol ettiğini gösteriyor. Yazarın kaldığı Bloktaki 50 kişiden 25’inin bir sorumluluğu var. Sorumludan izin almadan hareket etmek mümkün görünmüyor. Aynı zamanda hem maddi hem de manevi fedakârlık bekleniyor üyelerden, hapishaneye girdiğinden beri açlık grevinde olduğundan dert yanan hevalin, komün mutfağına getirdiği eleştiriye karşılık, tam da Hayvan Çiftliğinde ortadan kaybolan süt ve yumurtaların kaybolma hikâyesine benzeyen durum, örgüt merkez yöneticilerinin avukat görüşmeleri bahanesiyle yedikleri yemekleri (Yılmaz 2020:63) hatırlatıyor. Böylece yazar sizi bir Orwelll klasiği ile baş başa bırakıyor.

Eser sadece bir distopya olmanın ötesinde (benim yazarın perspektifinden anladığım kadarıyla) örgüte en zayıf noktasından yani insani noktadan vurulmuş bir darbe aslında. Eserin neredeyse tamamı hevallerin (Boxer’de denebilir) Önderliğin-Öcalan’ın (Napolyon’un) her söylediğini doğrulayan ve yapan itaatkâr aktörler, olarak sonlarını da hatırlatmaktadır. Son Diktatör, bugün bile Öcalan (Napolyon) adına çalışan (ya da ölüm orucu tutan) itaatkâr ve kesin inançlılara karşı bir karşı çıkış ve şiddetten arınmış bir dünya arayışı gibi durmakta.  Lakin eserin ince nükteleri ve örgüt içi analizleri daha fazla incelenmeyi hak etmektedir özellikle “parti yoğunlaşma eğitimleri” ve “örgüt fabrikasından çıkan kişilik tipleri” ve de diğer bölümleri yani yazarın örgütle yollarını ayırdığı ama örgütün (PKK’nın) işlediği cinayetlerin peşini bırakmadığı bölümleri altını çizerek okunması gereken yerler gibi durmakta.

“İnsanlar devletin faili meçhulleri için devlete dava açmakta ama PKK’nın faili meçhulleri için ses çıkaramamaktadırlar” diyerek ortaya çıkan Aytekin Yılmaz, PKK’nın faili meçhullerinin peşinden gitmeye (yanında pek kimse olmasa da) devam etmekte.