Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Başörtüsü ve Türklük Ama Önce İntihal (Akademik Hırsızlık)

Tevfik ERDEM
23 Eylül 2020 11:05
A-
A+

Kemal Alemdaroğlu’nu herkes 28 Şubat sürecinde İstanbul Üniversitesi rektörlüğündeki  başörtü yasağı uygulamaları ile tanır ve bilir. Dönemin ruhunu temsil eden ve bu yüzden de unutulmaya yüz tutan figürlerden biridir her ne kadar bin yıl süreceği iddia edilse de bu ruhun. Ancak bir Tv programında başörtüsü hakkında sarf ettiği sözler onu tekrar gündeme getirdi. Bu yazı onunla ilgili bir şeyler yazmayı değil temsil ettiği perspektifi analiz etmeyi istemektedir.

Ancak perspektif meselesine geçmeden onunla ilgili küçük bir etik ihlali (intihali) hatırlatmamak da büyük eksiklik olur. Bu intihal, (https://www.hurriyet.com.tr/gundem/intihal-den-iki-ay-meslekten-men-185530), Prof. Alemdaroğlu'nun birkaç meslektaşıyla birlikte 1992'de yazdığı “Laparoskopik Cerrahi” adlı kitaptaki birçok bilimsel yazı ve fotoğrafın, ABD'li Prof. Dr. Philippe Jean Quilici'nin “New Developments in Laparoscopy” adlı kitabından izinsiz ve kaynak belirtmeden alınmasıdır. Bu intihal vakası 2002 yılında Virginia Üniversitesi'nin web sayfasında yer alır.

Alemdaroğlu’nun yaptığı intihal (yani akademik hırsızlık),  2003 yılında Türk Tabipler Birliği Yüksek Onur Kurulu tarafından İstanbul Üniversitesi Rektörü Alemdaroğlu'na “intihal suçundan iki ay meslekten men cezası verilmesiyle sonuçlanır. Ancak Danıştay 8. Dairesi, Türk Tabipleri Birliği'nin (TTB) İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu'na verilen 2 ay meslekten men cezası verilmesine ilişkin kararın yürütmesini durdurur. Gerekçe Alemdaroğlu’nun kamu görevlisi olması ve ceza isteyen kurumun ise bir meslek odası olmasıdır, meslek odasının kamu görevlisine ceza veremeyeceği (kurumsal yetkisizlik) kararı sonrası Alemdaroğlu kurtulur ancak tuhaf olan YÖK’ün (yani asıl ceza vermesi gereken kurumun) etik kurullarının bu konuda harekete geçmemesidir. Oysa 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 71’inci maddesi (https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.3.5846.pdf ) İntihal Suçu ve Cezai Müeyyidesini açıklamıştır. Buna göre bilimsel hırsızlık yapanlar 6 aydan 5 yıla kadar hapis cezasına kadar varan çeşitli suçlarla cezalandırılırlar. Ancak YÖK’ün bu durumdan bir vazife çıkarmaması dikkate değerdir. Ne dönemin YÖK başkanı Kemal Gürüz’ün bir işlem yapmaması ne de ondan sonra gelen YÖK başkanı hukuk profesörü Erdoğan Teziç’in bu olay hakkında “zaman aşımından dolayı” bir şey yapılamayacağını açıklaması 5846 sayılı kanunda “intihalin zaman aşımına uğramayan suç” olma özelliğini unutturmaz. Çünkü akademik hırsızlığın zaman aşımına uğraması söz konusu değildir ve bu durum kanunla da sabitlenmiştir.

Akademik hırsızlık, Türkiye’de akademinin kanayan bir yarasıdır ve özellikle akademik teşvik ve peşi sıra yükselme kriterlerini karşılamak için yayına duyulan ihtiyaç ve denetimsiz yayın dünyası, intihali kontrolsüz bir “akademik epidemi[1]”ye dönüştürmüştür. Alemdaroğlu’nun perspektifine gelince, kısaca başörtülülerin artmasını Türklükten uzaklaşmakla açıklayan bu perspektif, eski Türkiye’ye aittir ve bu eski Türkiye’ye ait arkaik kalıntılar mevcut dönüşümü kabul edemedikleri için öldüklerinde gözleri açık gidecektir.

Başörtüsü ve Türklük meselesine gelince, başörtüsü ile Türklük arasında bir uzlaşmazlık görmek, Türklüğü İslam’dan soyutlayarak rasyonelleştirilmiş ve bazen de ırk temeline oturtulmuş milliyetçilik anlayışıyla ilgilidir. Bu perspektif, Türklük ve Türk kimliği (ya da milliyetçiliği) düşüncesinin Müslüman kimliğiyle ön plana çıkan Osmanlıda yok olduğunu, baskın İslam kimliğinin ön plana çıktığını varsayar. Türklük ancak İslam’dan uzaklaşıldıkça ön plana çıkar bu yüzden Türklük ancak İslam’la bütünleşen Osmanlı öncesi ile ve Cumhuriyet sonrası dönemle anlaşılabilir. Öyleyse Türklüğü yok eden bir inanç olarak İslam, ümmet (ve millet sistemi) ekseninde örgütlenen Osmanlı İmparatorluğu ile harmanlandığı için Türklük yok olmuştur. Bu bakış açısı İslam ve Osmanlıya abanmak için oldukça güçlü bir veri sunar ancak bilimselliği fazlasıyla tartışmalıdır çünkü Osmanlının son dönemlerinde filizlenen milliyetçilik hareketleri üzerinden Osmanlıyı ve İslam’ı suçlamak hatalıdır. İmparatorluğun Türklüğü yok ettiğini söylemek doğru değildir. Bir çok etnik topluluktan oluşan imparatorluk egemen bir etni üzerine inşa olur ancak diğer etnik toplulukları da içine alan geniş bir çokkültürlülük yelpazesi oluşturur. İmparatorlukların özelliği çok etnili olmalarıdır. Kaldı ki Türklük, Fransızlık, Almanlık gibi milliyet duygusunu ön plana çıkararak bu duyguyu siyasi bir özerklik ve yönetim biçimine tahvil etmek için Fransız Devrimi’ni beklemek gerekecektir. Bu devrimin etkisi ve dönemin muazzam devletlerinin Osmanlıyı zayıflatmak adına kışkırttıkları etnik topluluklar, milliyetçilik düşüncesinin Osmanlıya taşınmasına neden olmuştur. Ancak Türklük, Balkan yenilgisi ve Çanakkale’ye kadar kültürel milliyetçilik olmanın ötesine gitmeyecektir, en azından etkili olmayacaktır. F. Georgeon’un belirttiği gibi imparatorluk mirasını (aslında devleti) devam ettirebilmek için Türk milliyetçiliği en geç ortaya çıkan milliyetçilik olmuştur. En geç ortaya çıkan milliyetçilik olmuştur ama hızla kendine çok geniş bir alan bulmuştur. Üstelik bu alan Kur’an-ı Kerim ve silah üzerine yemin sahnesi gibi sembolik de olsa İslam ile de harmanlanan bir alandır. Ayrıa Türklüğü besleyen en önemli damar dindir. Türkçülükle İslamcılığı bu noktada birleştiren birçok örnek verilebilir en bilineni İslamcı yazar Mehmet Akif Ersoy’dur.    Türk milliyetçiliğinden ve Türklükten İslam’ın soyutlanması 1930’lu yıllarda başlar Türk Ocağı’nın kapatılıp (1931) Halk Evlerinin kurulması da bu süreci pekiştiren girişimlerdir. Ancak 1949’da sol  (aslında komunist) hareketlerin rasyonel, pozitivist Türk milliyetçiliği düşüncesiyle durdurulamaması sonucunda onlarla mücadele etmek adına Türk Ocakları tekrar açılır. Benzer bir geçiş CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi)’nin 1969’da Adana kongresinde “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman” sloganıyla MHP’ye dönüşmesidir.

Türklük ve Müslümanlık aslında birbirinin düşman kardeşleri değildir. Türk kimliğinin Müslümanlık sayesinde varlığını devam ettirdiği Müslüman olmayan Türklerin gittikleri yerlerde Türklüklerini de unuttukları sık sık tekrar edilir. İmparatorluğun Türk imparatorluğu olarak anılması, rahmetli Kemal Karpat’ın sık sık belirtiği, Horasan’dan Adriyatik’e birinin İslam’ı seçmesinin onun Türkleşmesi olarak yorumlanması, İslam ve Türk kelimelerinin ne kadar iç içe geçtiğini göstermektedir. Bu nedenle başörtüsü/başörtülü (aslında kastedilen İslam) sayısının artması onların farklı beyaz yakalı mesleklere yerleşmelerinin siyasal İslam gerekçe gösterilerek kamusal alandan dışlanmaları gerektiğini ima eden anlayış doğrudan İslam’la giremediği çatışmada alanı genişletmek için milliyetçi camiayı da yanına çekerek cepheyi genişletmeye çalışan bir bakıştır. Bir de çevrenin/alt sınıfların merkeze doğru/orta ve üst sınıflara doğru gerçekleştirdikleri yürüyüşten duyulan rahatsızlıktır.

Türkiye’de son dönemde Alemdaroğlu’nun verdiği örneklerin çoğalması demokratik hakların kullanımı ya da Türkiye’nin modernleşmesinin bir göstergesi olarak değil İslam’ın giderek daha fazla kamusal görünürlüğe sahip bir din olarak ön plana çıkması olarak yorumlandığında, bu örnekler medeni hak ve özgürlük alanının genişlemesi değil siyasal İslam’ın Türkiye’yi dönüştürmesi olarak yorumlanacaktır. Önyargıyı yok etmek atomu parçalamaktan zor gerçekten. 

Aslında Alemdaroğlu üzerinden Türkiye’de Türklüğü İslam’dan soyutlamak isteyen siyasi yelpazenin her yanında yer alan bir kitlenin yer aldığını görmek mümkün. İslamsız ülkücülük, ulusalcılık vb. gibi. Burada esas dikkat edilmesi gereken kimin üzüm yemek kimin de bağcıyla dövüşmek için ortaya çıktığı aslında. Üzüm ve bağcının kim olduğunu anlayınca mesele çözülüyor.


 

[1] Sadece intihalin akademik bir epidemi olarak nitelenmesi bile akademide intihal olgusunun seyri için bir örnek olabilir. İlk kez bu yazıda dile getirilen niteleme, bir başka yazar tarafından kaynak gösterilmeksizin kullanıldığında intihal yapılmış olunur.