Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Ankara ve Kandil Arasında HDP

Tevfik ERDEM
18 Ekim 2020 23:11
A-
A+

“HDP, Türkiyelileşme iddiası ile ortaya çıkmadan önce çizgisini takip ettiği partiler hangi iddiayı dile getiriyordu ki HDP böyle bir söylemle ortaya çıktı?” sorusunun cevabı için onun öncülü (selefi) olan partilere bakmak gerekmektedir. Ancak işin tuhaf yanı onun ilk atası olan Halkın Emek Partisi (HEP) 1989’da CHP’den ihraç edilen solcu Kürt siyasetçiler tarafından kurulduğunda, terör örgütü PKK’nın çok da sıcak bakmadığı bir partiydi. PKK, kurmayı hedeflediği bağımsız Kürt devletine ancak silahlı mücadeleyle ulaşılacağına inanan Marksist bir örgüt olduğu için siyasi partiyi üstyapısal bir burjuva etkinliği olarak görüyordu. Bu yüzden PKK için HEP, olsa olsa devletin PKK’nın gücünü kırmak için kullandığı bir epifenomendi. Ancak zamanla legal siyasi hareketin kitlelerin sempatisini kazanması PKK’nın bu alanı ele geçirip, kontrolü altında tutmasıyla sonuçlandı. Öyle ki DEP’ten ÖZDEP’e oradan HADEP’e, DEHAP’tan DTP’ye ve oradan da BDP’ye kadar tüm partiler PKK’nın meclisteki uzantısı olarak görüldü. Bu yüzden de meclisin ayrık otu gibi görüldü. Terörle ve terör örgütü ile ilişkilendirildikleri için de partiler kapatıldı, bazı vekiller tutuklandı. Partiler kapatılıp, vekiller tutuklandıkça PKK, legal siyaset alanında Kürtlere, yaşama şanslarının olmadığını hatırlattı bu da Kürt etnik milliyetçiliğini kaşıyan bir söylemdi. Böylece yeni kurulan partiler ve yeni vekiller devlete meydan okuyarak partiyi kapattıracak, vekili tutuklattıracak eylem ve faaliyetlerde bulunmaya devam ettiler. Her tutuklama her parti kapatma parti kitlesinin saflarını sıklaştırıyordu. İstekli ya da isteksiz bu girişimler, zamanla mazlumluk ve mağdurluk siyasetinin oya tahvil olunarak PKK’nın meclisteki siyasi izdüşümü olan partilere seçim barajını aşma imkânı sunmaya başladı.

2009 sonrası çözüm süreci (kardeşlik projeleri) dillendirilmeye başlandığında, Türkiye’deki siyasi hayatın farklı bir kulvara doğru yol almaya başladığı görüldü. Bu sürecin bir uzantısı olarak 2012 yılında farklı sol partilerin, ezilenlerin, sömürülenlerin, dışlananların partisi olma iddiasıyla Halkların Demokratik Partisi (HDP) kuruldu. Parti, Türkiyelileşme iddiasını dile getirirken 1989’da yaşanan Kürt siyasi hareketindeki farklılaşmanın yeni ve farklı bir yüzü gibi görüldü. Üstelik parti Türkiye solundan, farklı etnik kimliklerden ve farklı inançlardan üyelere sahip olduğu için oldukça farklı ve “renkli” bir parti olarak ortaya çıktı.

Türkiyelileşme iddiası ile ortaya çıkması HDP’yi, Kürdistani siyasete odaklanan meşru ve gayrı meşru odakların hedefi haline getirdi. Çünkü bu iddia kırk yıllık sözde mücadelenin çöpe atılması anlamına geliyordu. Ancak bu arada terör örgütünün sözde lideri Öcalan’ın bağımsız ve pan-Kürdist (birleşik Kürdistan) hayalinden “demokratik cumhuriyet ve demokratik ulus”  düşüncesine yelken açması, HDP’nin mevcut kabuk değişimini daha sorunsuz atlatması için de kusursuz bir kuramsal perspektif oluşturuyordu.

Türkiyelileşme iddiası ile ortaya çıkan HDP, öncülü partilerinden daha güçlü bir zırha sahipti çünkü kendisini Türkiye partisi olarak tanımladığı için yasal bir çerçevede faaliyette bulunan demokratik bir enstrüman olarak görülüyordu. Oysa HDP’nin görünenin ötesinde gizli bir gündeminin olduğu ve terör örgütüyle bağının varlığı sayısız ve olağanlaşmış biçimde ortaya çıkmaktaydı. HDP, Türkiyelileşmeyi, terör örgütünü meşrulaştırmak olarak görüyor ve özellikle çözüm sürecinde sınırları zorladıkça zorluyordu. Zorladıkça Kürt milliyetçiliğini (etnik ayrılıkçılığı) canlandırıyor hatta kaşıyordu. Her tavizi kendini güçlendiren bir gelişme olarak görüyor ve mağduriyeti hınca dönüştüren söylem üzerinden Kürt gençlerinin etnik kimlik duygularını kabartacak söylemler geliştiriyordu.

Terör örgütüyle olan ilişkisi ve organik bağı, yasal zeminde siyaset yürütmesini mümkün kılmadığı için HDP’nin kapatılması gündeme geliyordu ancak HDP ve PKK’nın tam da istediği bir gelişmeydi bunlar. Böylece Kürtlere, meşru siyaset kanallarının kapatıldığı bundan dolayı silaha sarılmaktan başka çarelerinin olmadığı hatırlatılıyordu. Artık silaha başvurmanın ve teröre bulaşmanın sözde meşruiyeti sağlanmış oluyordu.

Devletin çıkmazı da burada başlıyordu zira HDP, demokratik sınırları sömürüyor ve bu sömürüye karşılık kapatıldığı zaman da otoriter devlete karşı demokratik mücadelenin mümkün olmadığı dile getirilerek devletin üzerine abanılmak için fırsat ortaya çıkıyordu. Böylece hem partililer hem de kitlesi tarafından özgürlüklerin ve ezilenlerin partisi olan HDP, otoriter devletin kurbanı haline dönüştürülüyordu.

HDP’li belediye başkanlarının görevden alınması da gerçekte yukarıdaki hikâyenin devamı. Aslında HDP’li belediyelerin el değiştirmesi ancak demokratik bir seçimin sonucunda gerçekleşmeli. Ancak belediyelerin dağa eleman kazandırmak için ara durak olması ya da dağdan tayin edilen eş başkanların, düz ovada siyaset yapıyor gibi görünüp, demokratik siyaset içinde kalan HDP’lilerin siyaset yapmalarını ya da halka hizmet etmelerini engellemesi, HDP’li belediyeler üzerinde operasyon yapılmasını gündeme getirdi. HDP’li belediyelere karşı yürütülen operasyonların ve kayyum atamalarını bu açıdan değerlendirmek gerekir. Liberal bir gözle bakıldığında, demokratik bir seçimle iş başına gelen belediye başkanlarının görevden alınması demokrasiye zarar vermektedir. Ancak demokratik yollarla iktidara gelip terör örgütleriyle işbirliği içinde olmak da demokrasiye zarar verecektir. Bu ilişki sadece demokrasiye zarar vermekle kalmayıp, terör mağdurlarının ve toplumun kanayan yaralarının sızlamasına neden olacaktır.

Tekrar HDP’nin Türkiyelileşme hikâyesine dönünce, Kendi gözünden HDP, bugün Türkiyelileşen bir partiden çok devletin sert yüzünü gördüğü için hangi istikamette gideceğine karar vermeyi sessizce bekleyen bir parti hüviyetinde gibidir. Ancak rotasını nereye doğru çevirdiğini ve hangi araçlarla hareket edeceğini söylemek şimdilik pek mümkün değildir.