Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

28 Şubat: Küreselin yerel izdüşümü mü?

Tevfik ERDEM
27 Şubat 2021 20:52
A-
A+

Sosyal bilimlerde sebep sonuç ilişkisi aranırken tek sebepli izahlar yerine çok sebepli izahların ortaya konmasının arkasında yatan önemli bir gerekçe, incelenen öznenin niteliği ile ilgilidir. Sosyal bilimciler karşı karşıya kaldıkları veya inceledikleri olayları anlamaya ve daha da önemlisi açıklamaya çalıştıklarında kendileri için tamamen objektif olarak görülen, kendilerinin parantez içine aldıklarını düşündükleri sübjektifliklerini de işin içine dahil ettiklerinden beşerî âlemde bir uzlaşıya varmak, büyük zorlukları beraberinden getirir; çünkü her konumlanma ve sonrasında ortaya çıkan izah, gerçekte bir önyargıyı ortaya koyabilir. Ancak dile getirenin gözünde bu durum kesinlikle bilimsel olana işaret etmektedir.

28 Şubat süreci de böyledir, sürecin içinde yaşayanlar kendi perspektiflerinden içinde yaşadıkları dünyayı yorumlamakla kalmazlar aynı zamanda onu yeniden dizayn etmek isterler. Çünkü tarih ve toplum onlara asla kaçamayacakları yüce bir görev yüklemektedir.  Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya aşağıdaki ifadeyle toplumun kendilerinden beklediği bu göreve bir gönderme yaparken diğer yandan da aslında askerin bu işin içine itildiğini ima ederek bu duruma dair şikâyetini de dile getirmektedir: “Toplum büyük bir atalet içinde. ‘Nasılsa silahlı kuvvetler bu işi çözer’ rahatlığı var. Sivil güçler, milletvekilleri, meclis… Bu güçler çözüm aramalı. Bu defa silahsız kuvvetler halletmeli[1]”.

Osmanlı mirası bir başka deyişle yukarıdan modernleştirici mantık, zaman zaman jakoben yöntemlerle toplumu tasarlarken öngörülen modele uygun bir değişimin (onların zihninde gelişim) sergilenmesi için oldukça köklü uygulamaları değişimleri hedefler. Bu değişim de bilimsel, muasır-çağdaş olanı yakalamak adına yapılır. Bilimsel, çağdaş, lâik olan ve hatta bu devlette yaşamak isteyenlerin uymak zorunda oldukları yaşam biçimi, sınırı kendileri tarafından çizilen bir yaşam biçimi olmalıdır. “Bu özneler kimdir?” sorusunun cevabını 18. yüzyılda Voltaire tarzı “aydınlanmacı despot”ların yeni uzantısında görmek mümkündür. Benzetme abartılı gibi görülebilir, ancak aydınlanmacıların 18. yüzyılda insan iradesini ipotek altına alan hurafelerden kurtarma iddiası ve düşüncesi neyse 28 Şubatçıların da yaptıkları farklı değildir aslında, insanların iradesini ipotek altına alan dini görünümlü sahte şeyh ve tarikatlardan kurtarmak… Bu süreç adeta Auguste Comte’un pozitivist mantığına ve yeni bilimsel düşünceye uygun biçimde uydurduğu ‘yeni insanlık dini ya da pozitivizm kilisesi’ne uygun biçimde yeni din tartışmalarını da başlatır.  Bu dönemde yaşanan “yeni Türk dini-İslam’ı” tartışmaları 12 Eylül sonrası ortaya çıkan Türk- İslam sentezinden daha farklı ve daha köktenci biçimde din tasarımı ortaya koymak istemektedir. Dönemi bilenlerin hatırlayacağı gibi insanların sadece nasıl giyinecekleri değil aynı şekilde neye nasıl inanacaklarına dair bir yol haritası da ortaya konulmak istenmiştir.

28 Şubat darbesini de tek bir sebeple izah etmek mümkün değildir, ancak bazı etkenlerin diğerlerine göre daha önemli olduğunu unutmamak gerekir. Örneğin dünyanın birçok yerinde gerçekleşen darbelerde etkili olan küresel aktörlerin bu darbede de katalizör rolü oynadıkları göz önünde bulundurulmalıdır. Çünkü Türkiye, Yunanistan, İran vb ülkelerde darbelerin meydana gelmesinin arkasında küresel menfaat odaklarının (ülkeler-şirketler) menfaatleri zarara uğradığı ya da uğrama olasılığı göründüğü anda rejim değişikliğine doğru giden süreç başlamış olur. Seçimle iktidara gelen (1951) başbakan Musaddık’ın İran petrollerini millileştirmesi, İngiliz şirketlerinin menfaatine zarar verdiği için İngiliz ve Amerikan yapımı olan ve CIA ajanı Kermit Roosevelt tarafından yönetilen bir operasyonla, daha doğru bir ifade olarak darbeyle, görevinin sona ermesiyle (1953) sonuçlanmıştır. İdama mahkûm edilmesine itiraz eden İngiltere’nin isteği üzerine ev hapsine mahkûm edilen Musaddık, hatıralarına – daha sonra çok meşhur olacak-  şu ifadeyi eklemişti: “Üçüncü dünya ülkeleri kendi ordularının işgali altındadır.” Küresel güçler küçük ve orta boy aktörlerin kendi menfaatlerine zarar verecek ray değişikliklerine sıcak bakmazlar. 

Bu bağlamda 28 Şubat sürecini hızlandıran etkenlerden biri de, Refah-Yol hükümetinin başbakanı N. Erbakan’ın D-8 gibi gelişmiş Müslüman ülkelerin ittifakına işaret eden söylemleri ve bunun ABD ve AB karşıtlığı ile süslenmesiydi. Gerçekleşme ihtimali zor da olsa bu tür bir söylemin hafızalarda iz bırakması çok da hoş karşılanmamıştır denilebilir. Kaldı ki İslami kimliği ön plana çıkarıp, ümmetçi ve pan-İslamist söylemleriyle dikkati çeken Refah Partisi’nin Ankara, İstanbul ve diğer büyük şehirlerle başlayan cumhuriyetin kalelerinde yerel yönetimleri ele geçirerek sergilediği sosyal belediyecilik anlayışı, bir yıl sonraki (1995) seçimlerde onu birinci parti haline getirmiştir. İslamî kimliği topluma enjekte eden parti, Shilsci ve Mardinci anlamda, kenardan (çevreden) merkeze doğru istikrarlı bir yürüyüş kaydederken kendi İslamî kamusal alanını da oluşturarak İbn Haldun’un “asabiyyesi güçlü bedevîlerini” hatırlatmaktaydı. Tam da onun dediği gibi, kentlileşmiş-haderî topluluğun kaçınılmaz kaderi olan bozulma ve yozlaşmaya karşı gözüpek, cesur, sert şartlarda yaşama alışkanlığı geliştiren, tüm zorluklara katlanabilen, lüks ve gösterişten uzak bedevi topluluğu (Milli Görüş) kaçınılmaz zafere ulaşacaktı. Ancak İbn Haldun üzerinden devam edersek haderîler üzerinde hakimiyet kurduktan sonra bedeîlerin de kaderi, tıpkı haderîler gibi yozlaşmaktı.

28 Şubat süreci sadece iç değişkenlerle değil, dış değişkenler de devreye sokularak açıklandığında küresel sistemin güvenlik ve tehdit algısında meydana gelen değişimlerden ârî olmadığı görülecektir. Bu nedenle 28 Şubat darbesi içerde Özal’ın 1993’de ölümüyle başlatılırken dışarda ise, 1991’de Varşova Paktı’nın çökmesiyle ilişkilendirilir. Çünkü SSCB’nin çökmesi sadece bir devlet ya da devletler topluluğunun değil aynı zamanda bir ideolojinin (sosyalizmin) de çökmesi anlamına geliyordu. Çünkü SSCB örneği üzerinden sosyalizm Amerika örneği üzerinden kapitalizmle rekabetinde başarısız olmuştu. Çünkü sosyolog A. Giddesn’ın da belirttiği gibi kapitalizm, doğası gereği sermaye etrafında dönen ideolojisi ve hedefi ile (maliyeti ne olursa olsun) zenginlik yaratma konusunda sosyalizm gibi bir alternatife yaşama şansı tanımıyordu. Meşhur “tarihin sonu” teorisinin dayandığı olgusal gerçek de buydu, ancak yazının ana odağı ile ilgili olan nokta şu ki, SSCB ile özdeşleşen “kızıl tehdidin” ortadan kalkması güvenlik harcamaları ve siyasetinde yeni bir değişiklik beklentisini ortaya koyarken adeta F. Fukuyama’nın teorisine nazire yapar gibi S. Huntington’un “medeniyetler çatışması” teorisi ortaya atıldı.  Yeni iddia, ideolojik çatışmaların sona erdiği ve onun yerine artık dünya üzerindeki farklı medeniyetler arasında meydana gelecek bir çatışmaydı ki örneği, Azerbaycan- Ermenistan arasında Karabağ’da ve Tito sonrası Yugoslavya’da meydana geliyordu. Öyleyse bundan sonra tarihe yön verecek ana çatışma İslam ve Hristiyan medeniyetleri arasında meydana gelen çatışmalardı. Tam da “Dünya artık ideolojik çatışmalardan kurtuldu” diye düşünüldüğü bir anda tersine çatışmanın alanı genişletilmişti. “Kızıl tehdit”, “yeşil tehdit” ile yer değiştirirken kurulacak yeni dünya düzeninde, bu düzeni tasarlayanlar tarafından yeniden dizayn edilmesi düşünülen Ortadoğu devletleri ki, bir çok yazar tarafından ABD’nin gözünde, yola getirilmesi gereken “serseri devletler” olarak görülen Müslüman devletler, yeni tehdit unsurları olarak ortaya çıkmaktaydı. Yeni güvenlik anlayışının ana tehdit unsuru artık komünizm ya da eski komünist olarak anılan devletler değil, Müslüman devletler ve örgütlerdi.

 28 Şubat’ı, Amerika (ya da NATO) öncülüğünde değişen öncelikli tehdit algısının ne olduğuna dair sıralamanın değişmesi ve buna göre politika oluşturma süreci üzerinden okumak gerekir. Nitekim bu tür bir okuma, darbeyi gerçekleştiren subayların gözünde, terör örgütü PKK karşısında Milli Güvenlik Siyaseti kapsamında ülkede düşük yoğunluklu savaşın yürütüldüğü bir ortamda öncelikli tehdidin artık neden PKK değil de İrtica olduğunu açıklayabilir.

NATO’nun, Varşova Paktı’nın dağılması sonrası önceliklerini değiştirmeye başladığının işareti olan 1991 Roma Zirvesi, Türkiye’de de askerin önceliklerinin değişmesinde etkili olacaktır. NATO için tehditlerin “etnik çatışmalar, dini çatışmalar, ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklar, krizler” vb. şeklinde tanımlanması, Türkiye’de de ordunun öncelikli tehdidi dışardan içeriye taşıması şeklinde yorumlanmıştır. Artık yeni Milli Askeri Stratejik Konsept (MASK), tıpkı NATO’nun köktendincilikte gördüğü tehlikeyi “irtica’”da görmüştür.


Yukarıdaki formülasyon çerçevesine 28 Şubat sürecini ABD hegemonyası ile açıklamanın nasıl mümkün olduğuna bakalım. Hegemonyayı eğer, egemen sınıfın kendi sınıfsal çıkarlarını, toplumdaki diğer sınıflara “onların kendi sınıfsal çıkarları” gibi sunma becerisi olarak tanımlarsak ve egemen sınıf dışındakilerin bu süreci, “eşyanın-nesnenin doğasına uygun olanın bu işleyiş olduğunu düşünmesi” sağlandıysa ve onlar gerçekliği egemenin menfaatine olacak şekilde okumaya başladıysa hegemonyanın -mükemmel biçimde- işlediğinden söz edilebilir. Artık Amerika’nın tüm dünyada ve özellikle Ortadoğu’da başlattığı köktendincilikle (Aslında ABD, İsrail, Fransa, Rusya vb. tarafından terörize edilerek uyandırılan örgütlerle) mücadelenin Türkiye’deki izdüşümü, İslamcı olarak nitelenen bir hükümetin cesaretlendirdiği irticaya karşı verilen bir mücadele olarak görülür. NATO’nun birinci tehdidi olan Köktendincilik (aslında İslam) 28 Şubat sürecinde “gizli anayasa” (kırmızı kitap)  olarak tanımlanan Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde kendi yansımasını bulur. 

Ordu sözcüleri tarafından dile getirilen, “İrtica ile mücadelede tarafsız kalınamaz!”, ifadesi aslında 11 Eylül saldırıları sonrasında George W. Bush’un Müslüman ülkelere saldırı öncesi, “Ya bizimle berabersiniz ya da barbarlarla” anlamına gelen sözlerinin birkaç sene önce söylenmiş hali gibidir. 28 Şubat ile birlikte yürütülen savaş, “modern lâiklerle medenileştirilemeyen irticacılar” arasında cereyan ediyor gibi sunulur.

28 Şubat darbesi diğer darbelerde olduğu gibi toplum için “en iyi”nin ne olduğunu bilenler (aydınlanmacılar- aydın despotlar) tarafından hukuki kurallara bağlı kalınarak gerçekleştirilmiştir. Ancak burada dikkat edilmesi gerekenin, hukuki kuralların sınır ve içeriklerinin de bizzat darbeciler tarafından çizilmiş olmasıdır. Darbecilerin hem darbe zamanı hem de darbe girişiminden dolayı kendilerini mahkemede savunmak zorunda kaldıklarında, yaptıklarının “yürürlükteki yasaların uygulanmasından başka bir şey değil”di şeklinde açıklamaları, yaptıklarının tamamen kanunî çerçeve içinde gerçekleştiğini belirtir. Askerin dayandığı bu kanunîliğin kökeni bir yandan NATO’nun değişen düşman-tehdit algısı ile ilgili iken, diğer yandan askerin “meşru siyaset alanını”,  “kendi lehine ve demokratik siyasetin aleyhine” genişleten hukukî süreç ile ilgilidir.

28 Şubat sürecinde ordu, “anayasadan ve yasalardan doğan bir hakkı” kullandığını belirtir. Bu hak, ordunun kendisini ülkenin koruyucusu ve kollayıcısı olma göreviyle tanımlamasıyla ilgilidir. Peki bu süreç boyunca neler yaşanmıştır ve ordu neden postmodern olarak tanımlanan darbeyi gerçekleştirmiştir?

 

 

[1] Cemal, Hasan (2010), Türkiye’nin Asker Sorunu: Ey Asker Siyasete Karışma!, Doğan Kitap, İstanbul, s. 234