Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 - +90 530 926 41 13 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

1961 Anayasası, Kurucu Meclis ve Milliyetçilik Tartışması

Tevfik ERDEM
18 Temmuz 2022 10:42
A-
A+

Mustafa Kemal Atatürk, zaman ve mekâna göre farklı görüş ve pratiğe sahiptir, bunu milli mücadele döneminde izlediği politikalarda görebiliriz. Milliyetçilik (ya da Türklük) söz konusu olduğunda da bu ayrım görülmektedir. Örneğin millet ve milliyetçilik anlayışı önce Türklüğün Müslümanlıkla eşitlendiği bir süreçle başlamış, Cumhuriyet sonrası, Cumhuriyeti kuran Türk halkı, etnik fark gözetilmeksizin Türk olarak tanımlanmış, 1930 sonrasında ise Türklük, ırk ve etnik kökenle ilişkilendirilen bir sürece doğru evrilmiştir. Yıldız  (2013:124-126) bu süreci şöyle sıralar: 1919-1924 döneminde Türklük, Anadolu ve Rumeli’deki Müslüman halktır. Bu dönemde Türkiye halkı, anasır-ı İslamiye ve anasır-ı İslamiye'nin kardeşliğinin altı çizilir. Yani Türklükle Müslümanlık aynı anlama gelir. 1923 (Cumhuriyetin ilanı) ve özellikle 1924 sonrasında: “Türklük siyasi bir tanım kazanmaya başlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Türk dili, kültürü ve Kemalist ulusal akideyi kabul eden herkes Türk olarak görülmeye başlandı. 1920’lerin sonuna doğru bu tanım dönüşmeye başladı ve Türklüğü etnik-soya dayalı bir zemine irca eden görüşler Türklüğün tanımına eklendi.”

Bir önceki yazıda da belirtildiği gibi[1], Mustafa Kemal Atatürk’ün asıl hedefi, ümmet eksenli bir toplumdan millet (ulus) eksenli bir topluma geçişi gerçekleştirmek ve bu doğrultuda bağımsız bir devlet ve yeni bir millet (ulus) inşa etmektir.  Bunu Batılı devletlere karşı ama Batı medeniyetine dahil olmak amacıyla yapmıştır. Bu noktada batıyı 19. yüzyıldan itibaren biçimlendiren milliyetçiliğin gücünden faydalanarak Türkiye’de dinin (İslam’ın) bağlayıcılığı yerine yeni bir bağlayıcılık olarak Türklüğü (ulus) eksen alarak yapmak ister. Ancak bu millet (aslında ulus) inşası[2], onun kendisinden önceki Türkçüler ya da milliyetçilerden daha farklı bir kriter koyma zorunluluğunu da beraberinde getirir. Örneğin Ziya Gökalp - ki en çok etkilendiği belirtilen Türkçülerden biridir- millet tanımını Anadolu insanının ağzından “dili dilime dini dinime benzeyen” şeklinde yaparken, Atatürk, millet tanımında dile çok önemli bir yer verirken dine (İslam’a) yer vermez. Onun millet tanımı Renan’ın sübjektif milliyetçilik tanımına uygundur. Ancak daha baştan belirtmek gerekir ki, Mustafa Kemal Atatürk, millet tanımını yaparken ya da Türklüğün sınırını çizerken kendi ismiyle anılmayan bir tanım ve sınır çizer dolayısıyla bu gün Kemalist milliyetçilik ya da Atatürk milliyetçiliği gibi ifadeler daha sonradan diğer milliyetçilik türlerinden kendisini ayırmak için çeşitli aktörler tarafından kullanılan ifadeler olarak görülmelidir. Bu ifadeleri kullananlar, karşı siyasi cephede yer alanları suçlamak için Mustafa Kemal Atatürk’ün gücünden ve karizmasından da faydalanmak amacıyla kullanırlar. Nitekim 1961 Anayasası için oluşturulan Kurucu Mecliste geçen tartışmalarda Atatürk milliyetçiliği, diğer milliyetçilik türleri ile ırkçılık, Turancılık ya da milliyetçiliğin sapkın yorumu olarak tarif edilen yorumlarını suçlamak ve onlardan ayrı konumlanmak amacıyla kullanılmıştır. Ayrıca Kurucu Mecliste, Türk milliyetçiliğini savunanların ise, Atatürk milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliğini birçok kez aynı anlamda kullandıkları görülecektir.

Türk milliyetçiliği yerine Atatürk milliyetçiliği ifadesinin Anayasada yer almasının daha çok darbe dönemleri sonrası oluşturulan anayasalar ile gerçekleştiğini mezkûr yazıda belirtmiştik. “Atatürk milliyetçiliği” ifadesi ilk kez 1961 Anayasasında yer aldığı için anayasa yapım sürecindeki tartışmalara bakmak konuyu daha da açıklayıcı hale getirecektir. Çünkü bu tartışmalar siyasetin hem solunun hem de sağının milliyetçilik olgusuna hangi anlamları yüklediğini hatta aynı siyasi parti  (CHP) içinde ve hatta aynı askeri komite (MBK) içinde yer alanların dahi konuya ne kadar farklı yaklaştığını gösterecektir.

Milliyetçiliğe dair yorum farkları Türkiye’de siyasi hayatın her döneminde yer almıştır. Milliyetçilik olgusu bu dönemde de milli birliği sağlayan mı yoksa bozan mı, sapkınlık mı yoksa milletini sevme duygusu mu olduğuna dair bir tartışmayı beraberinde getirmiştir.

Temsilciler Meclisi ve MBK üyelerinden oluşan Kurucu Meclis’in dikkate değer yönü, bu mecliste Anayasa Komisyonu için seçilen üyelerin aşırı sola açık kişilerden seçilmiş olmasıdır. Bahri Savcı, Doğan Avcıoğlu, Muammer Aksoy, Coşkun Kırca gibi isimler bunlar arasındadır.

1957 tarihinde DP iktidarına tepki göstererek üniversiteden ayrılan hukuk doktoru Muammer Aksoy, siyasi hayata CHP’nin yanına geçerek devam etmiş, 1989 yılında da Kemalist Düşünce Derneği’ni kurmuş ve dernekte kurucu başkanlık yapmıştır. Aksoy, Kurucu Meclis üyesi olarak darbe sonrası dönemde görev almış ve anayasa yapım aşamasındaki tartışmalarda milliyetçiliğin anayasada yer almaması gerektiğini şu şekilde açıklamıştır: “Evvela milliyetçilik prensibi anayasaya Atatürk tarafından konulmamıştır. 1924 Anayasasında böyle bir hüküm yoktur. Aynı madde 1928’de değiştirilmiş, yine de “milliyetçilik” umdesi konulmamıştır. 1937’de Halk Partisi programı anayasaya geçerken, o programın bir hükmü olarak milliyetçilik tabiri de geçmiştir” (Toplu 1976: 192). Milliyetçiliğin Türkiye’ye batıdan geldiğini belirten Aksoy, Türk bayrağı gibi aşikâr olan milliyetçiliğin anayasaya girmesini Atatürk’e ihanet olarak tanımlar (Toplu 1976:195): “… Anayasamıza ‘Milliyetçilik’ umdesini koymak lüzumunu hissetmedik. Keza bunu yeni anayasa metnine kaydetmenin Atatürk prensiplerine ihanet olacağını, çünkü bunun anayasaya Atatürk tarafından konmadığını, bir parti programı içinde geldiğini arzediyoruz.”

Tarihçi E. Z. Karal için de milliyetçilik, 1937’den sonra Almanya, İtalya ve Japonya’da müfrit bir anlam kazanmış, siyasi ve toplumsal hakların daralmasına neden olmuştur (Toplu 1976:258). Ayrıca II. Dünya Savaşı da görüntü itibariyle milliyetçilik anlayışından doğmuştur. Dolayısıyla milliyetçiliğin siyasetçiler tarafından istismar edilme ihtimali olduğu için anayasada yer almasına gerek yoktur. Karal’ın bu açıklamalarına meclis üyesi Toplu (1976:138), “Karal II. Dünya Savaşı’nın masonlar yüzünden çıktığını söylemiyor çünkü kendisi mason locasına kayıtlı” diyerek tepki gösterir. Karal’ın söylediği aslında milliyetçiliğe klasik itirazdır, milliyetçilikle şiddet, ötekine karşı nefret, faşizm gibi aşırılıklarla anılarak milliyetçiliğin özgürleştirici ve toplumsal kaynaşmayı sağlayıcı yönü ihmal edilir ve ortadan kaldırılır.

Milliyetçiliğin 1961 Anayasası’nda yer alması gerektiğini belirten A. Toplu’ya göre (1976:219), milliyetçiliğin anayasada yer almaması, daha önceki gelişmelerle birlikte (yani Halkevlerinin kapatılması, Maarif Teşkilatının başıboşluğu, faaliyetlerine engel olunan kültür dernekleri vb.) Türkiye’yi mefkûre bakımından parçalanmış bir duruma getirmiştir. Milliyetçilik topluma bu mefkûreyi yükleyecek ana unsurdur. Atatürk milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliğini aynı anlamda kullanan Toplu şöyle devam eder: “900 yıl çektiğimiz ızdırabın dindiği Mustafa Kemal devrinden uzaklaşır duruma gelmişiz. Bu durum bizi felakete götürebilir… Ruhi vahdet, milli birlik, Türkiye’de ancak Atatürk milliyetçiliğinin bayraktarlığı ile sağlanabilir.” Görüldüğü gibi Türk milliyetçiliği ile Atatürk milliyetçiliği özdeş hale gelmiştir. Türk sağının ve solunun çeşitli versiyonlarında bu içiçe geçmişliğe şahit olmak mümkündür çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün Türklük, millet, milliyetperverlik ile ilgili yaptığı açıklamalar hem ulus hem de devlet inşasında temel belirleyici kriter olarak yer almıştır.

Meclis kulisinde Enver Ziya Karal ile Turan Güneş’in yaptıkları sohbetlerde, milliyetçiliği yapılacak anayasanın (1961) 2. maddesine koymanın sakıncalarının şu şekilde konuşulduğu Toplu (1976:251-252) tarafından belirtilir: Milliyetçiliğin anayasaya konulması ırkçılığa yol açacaktır. Bunu müdafaa edenler Türkeşçidir, aynı zamanda Kürtlerin de başkaldırmasına yol açacak, Kürtlerin kendi milliyetlerine sarılmak istemesine yol açacaktır. Nitekim Irak’ta bu olmuştur. Ayrıca onlara göre MBK’de bu kelimeyi istememektedir. 1970’li yıllara damgasını vuracak “Türkeşçi olmak” sıfatının bu dönemlerde de dile getirildiği anlaşılmaktadır. Toplu bu konuşmaları Türkeş fobisi olarak görür. Gerçekten de Türkeş’in darbe sonrası ağırlığı yani Başbakanlık müsteşarlığı görevini yapması büyük bir eleştiri konusu olmuş ve bir süre sonra da MBK içinden diğer 13 kişi ile birlikte dışlanmalarına neden olmuştur.

Anayasada milliyetçiliğin yer almasını istemeyenlerin bir başka önemli gerekçesi de T. Z. Tunaya tarafından bizzat Atatürk ile ilişkilendirilerek şu şekilde açıklanır (Toplu 1976:283), “Atatürk sağ olsaydı, bu milliyetçilik terimini anayasadan çıkarırdı.” Tunaya devamla “milliyetçilik terimini sapık tefsirlerden kurtarmak için anayasadan çıkardık”larını belirtir. Zaten karşı çıkanlar Atatürk döneminde ne 1924 ne de 1928 değişiklikleri döneminde milliyetçiliğin anayasada yer almadığını belirtmektedirler. Oysa bu dönemde Türklük, Türk milliyetçiliği tüm anasır-ı İslamiye’yi tek çatı altında toplamak için kuvvetli bir yapıştırıcı olarak görülmemekteydi. Kurtuluş Savaşı’nın amacı bağımsız bir Türk devleti kurarak batı medeniyeti içinde yer almak değil, kefere tarafından işgal edilen İstanbul’da Halifeyi düşman elinden kurtarmaktır. Öncelikle Şeyh Sait İsyanı sonrası (1925) Takrir-i Sükûn dönemi ve hatta Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) kurulduğu 1930 yılına kadar Türkiye’de farklı seslere yaşam alanı vardır. Ancak 1930’lardan sonra durum değişir. SCF’nin kapatılması, Türk Ocağı’nın kapatılması ve diğer derneklerin kapatılması Türkiye’yi tam bir otoriter tek parti dönemine getirir. Kaldı ki 1924 Anayasasının hazırlanma evresinde vatandaşlık tanımı tartışmalarının ne kadar ateşli geçtiği de bilinmektedir. Dolayısıyla anasır-ı İslam’dan ve Türkiye halkından birden bire Türk milletine veya Türk ırkına doğru geçiş de çok mümkün görünmemektedir. Ancak 1924 Anayasası bu tartışmaların başladığı ve bir türlü de bitmediği metindir.

MBK üyesi ve aynı zamanda Kurucu Meclis üyelerinden Emanüllah Çelebi, ölene kadar milliyetçi olacağını ama anayasaya bu kelimenin girmesine taraftar olmadığını belirtir. Bir diğer MBK üyesi ve aynı zamanda Kurucu Meclis üyesi Mucip Ataklı ise, milliyetçilik zırhına bürünerek Türk milletini parçalayan isimlerden, örneğin H. N. Atsız, söz eder (Toplu 1976:325-326). Onlara göre, milliyetçilik istismar edileceği için anayasada yer almamalıdır.

Komisyonda konuşan MBK Başkanı Org. Gürsel, milliyetçiliğin anayasaya girmesini istemektedir. Ona göre Anadolu’da insanlar kendilerini hâlâ Türk olarak değil Müslüman olarak tanımlamaktadırlar. Türklük şuurunun henüz uyanmadığını söyleyen Gürsel, “Anayasadan milliyetçilik çıkarıldığı takdirde 50 sene sonra Türkiye’de ben Türk’üm diyecek kimse kalmayacaktır” der. Devamla Gürsel, ümmetçi toplum yapısından ulusçu toplum yapısına geçilemediğini belirtir (Toplu 1976:328): “milliyetçiliğimizi mahveden en büyük unsur, İslamlık olmuştur. İslam dini akideleri milliyetçiliği unutturmuş, cehalet yüzünden milletimiz Türklük ruhuna sahip olamamıştır.”

Milliyetçiliğin anayasada yer almasını istemeyenlerin bir kısmı Kürt milliyetçiliğini tahrik edeceği endişesiyle böyle bir sonuca ulaştıklarını belirtirken Gürsel bu konuda daha net ve kesindir. Ayrıca görülmektedir ki, Kürt meselesinin o zaman da ciddi bir kimlik sorunu olduğu en yetkili ağızdan dile getirilir. Gürsel, “Bugün Kürtçülükle yaptığımız mücadeleyi biliyorsunuz, biz milliyetçiliği kaldırıyoruz dersek, bize mi dönecekler?” (Toplu 1976:318) derken, ayrılıkçı bir hareket olarak Kürtçülüğün o zaman da ciddi bir sorun olarak gündemde olduğu görülmektedir, yani 12 Eylül ve Diyarbakır Cezaevi’nin süreci hızlandırmaktan öte bir anlam taşımadığı da tartışmaya açıktır.

Yazıyı daha fazla dağıtmadan toparlarsak, milli mücadele sürecinde amaç, halife-sultanın düşman esaretinden kurtarılmasıdır. Bu mücadele sürecinde motive edici unsurun Türklük ve Türk milliyetçiliği düşüncesi olduğu iddiası tartışmaya açıktır çünkü Batılılar tarafından mücadele Milliyetçi (Türk milliyetçiliği odaklı bir) mücadele olarak görülmektedir ancak ona ciddi bir destek veren İslam kimliği ve dayanışması vardır. Ayrıca II. Meşrutiyet döneminden itibaren dinin kamusal alan ve kurumlardan uzaklaştırılması süreci milli mücadele boyunca terkedilmiş ve din önemli bir motivasyon kaynağı olarak ileri sürülmüştür. Sık sık dile getirilen anasır- ı İslamiye, Türk, Kürt, Çerkes, Laz vb. gibi etnik vurguların Türklüğü bir üst-şemsiye kimlik olarak tanımlamanın ötesinde diğer kimliklerle eş değer gördüğü anlaşılmaktadır.  Cumhuriyetle birlikte kurulan yeni devletle birlikte Ümmet merkezli bir toplum yapısından Ulus (nation-millet) eksenli bir toplum yapısına geçiş tedrici biçimde yapılırken toplumsal bağlayıcılık rolü dinden yavaş yavaş ulus (Türklük) eksenine doğru kaymaya başlayacaktır. Bu noktada din (İslam), ulusun ana bileşenlerinden biri olmadığı gibi Türklüğün tarih sahnesinden silinmesine neden olan bir olgu olarak, Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Türklüğün karşısında tanımlanacaktır. Bu konumlanma yeni medeniyet (Batı) içinde yer alma için de uygun bir meşru gerekçe sağlayacaktır.

Kaynakça:

Toplu, Abdülhadi (1976), Anayasada Milliyetçilik Mücadelesi 27 Mayıs ve Kurucu Meclis'in Perde Arkası, Töre Devlet yayınları, Ankara

Yıldız, Ahmet (2013), Ne Mutlu Türküm Diyebilene, İletişim, Ankara

 

[1] https://www.sde.org.tr/tevfik-erdem/genel/ataturk-ilkeleri-cercevesinde-turk-milliyetciliginin-dogusu-kose-yazisi-27077

[2] Aslında ulus inşası ifadesinin özel bir anlamı vardır çünkü millet kelimesinin, İslami menşeinden de böylece uzaklaşılarak ulus tanımının içine dâhil edilmeyen din dışı, seküler bir ulus inşası hedeflenmektedir. Çünkü din (İslam), Türklüğü boğan ve yok eden bir olgu olarak görülmektedir. Bunun bir örneği bu yazıda C. Gürsel’in yaptığı açıklamadır.