Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

12 Mart Muhtırasına 9 Mart’tan Bakış

Tevfik ERDEM
14 Mart 2021 14:02
A-
A+

Jean-François Lyotard meta anlatı olarak nitelediği Marksizm’den vazgeçiş sürecini “paçayı zor kurtardık” diye ifade ederken, peşinde koşulacak büyük ideolojiler döneminin bittiğine işaret ediyor ve postmodern düşünceye geçiş yapıyordu. 12 Mart okuması yaparken de 9 Mart sürecini ve bu dönemde yaşananları düşününce insan kendisini ikinci bir “paçayı zor kurtarmışız” demekten alamıyor. 12 Mart 1971 muhtırasının gerçekleştiği tarihsel kesit, Türkiye’nin izleyeceği yönü belirleyecek hem iç hem de dış çok ilginç gelişmelere şahit oluyordu. Türkiye bir yandan Avrupa’daki öğrenci hareketlerinin Türkiye’de yansımasını bulan öğrenci olayları ve ABD karşıtlığıyla birleşen sosyalist-komünist hareketlerin canlanmasına sahne oluyordu. Sol hareketlerdeki bu canlanma, Lübnan’daki gerilla kamplarına eğitim maksadıyla giden üniversiteli gençlerin sol gerillacılık romantizmiyle birleşip, ABD karşıtlığıyla daha da mobilize ve terörize olmaya başlıyordu. 12 Mart’ın hedefi olan hükümetin başbakanı Süleyman Demirel’in henüz “Baba” yerine  “Morrison” olarak anıldığı günlerde, ihtar edilen hükümetin başındaki kişinin sembolik öneminin ne olduğu da bu nitelemeyle daha iyi anlaşılabiliyordu.

“Paçayı zor kurtardık” derken aslında 12 Mart’ın “darbeyi önleyen bir darbe[1]” olduğuna dair gönderme vardır. Buradaki ana iddia, eğer 12 Mart tarihinde hükümete verilen muhtıra olmasaydı 9 Mart tarihinde yapılması planlanan ve 27 Mayıs’tan daha sert olacağı düşünülen darbenin gerçekleşebilecek olmasıydı.

27 Mayıs 1960 darbesi raydan çıkmış kirli siyaseti temizlemek ve rayına oturtmak için yapılmıştı ancak 1961 seçimleri siyasetçilerin ve aslında onlara oy veren halkın henüz istenilen kıvama gelmediğini gösteriyordu bu nedenle seçim sonrası, asker arasında, “darbeyi boşa mı yaptık?” sorusu sorulmaya başlanmıştı. Asker darbe sonrası siyaseti tanzim etmeye çalışırken (bu tanzimi sadece 27 Mayıs değil tüm darbe ve muhtıralarda görmek mümkün) aşırılıkları törpülenmiş merkez sol ve sağın birlikte “gül gibi geçindikleri” bir hükümet kurulmasını tasarlıyordu. Bu merkez kurgusu gerçekleşmeyince önce 1962 ve 63’de Talat Aydemir Vakası yaşanacak sonra da ordu içinde çeşitli cuntaların oluştuğu görülecekti.

Ordu içince 1960’lı yılların sonu ve 70’li yılların başında birçok gruplaşmaların olduğu görülür. Bu gruplaşmaların bir yanda Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk gibi sivil ayağı, diğer yanda ise, Orhan Kabibay ve Cemal Madanoğlu gibi emekli subayları vardır. 1969 yılında Madanoğlu’nun da içinde yer aldığı grup MİT tarafından Mahir Kaynak aracılığıyla ifşa edilir ancak bu ne ilk ne de son cuntadır. 12 Mart Muhtırası sonrası, “hangi silahlı kuvvetler hizbinin kontrolü ele geçirdiğini hiç kimse hemen fark edemedi[2]” ifadesi durumu veciz bir şekilde göz önüne serer. Ayrıca muhtıraya İnönü’nün önce sert biçimde tepki gösterdikten sonra MİT başkanı ile görüşmesi sonrası desteklemeye başlaması, hizip karmaşasını ortaya koyan bir başka kanıt gibidir.

1960’lı yıllara damgasını vuran sol hareketlerin arkasında belirtildiği gibi Amerikan (emperyalizmi) karşıtlığı vardır. ABD’nin küresel hegemonyasına karşılık hem Güney Amerika ülkelerinde mücadele eden sol hareketler ve özellikle Küba’da verdiği gerilla mücadelesi ile Che Guevara tüm sol gerilla hareketleri için rol model olur. Diğer yanda, ABD’nin Vietnam’da Fransa’nın bıraktığı yerden başlattığı savaş (1963-1973), Ho Chi Minh öncülüğünde verilen gerilla mücadelesiyle dünyanın en güçlü ülkesini büyük kayıplara rağmen yenilgiye uğratan bir mücadele ortaya koyarak gerilla mücadelesinin gücünü gösterir. 1960’lı yıllarda Amerikan karşıtlığını, sol hareketlerin güçlenmesini, emperyalizm karşıtlığını, Üçüncü Dünyacılık ideolojisini anlayabilmek için bu küresel atmosferi bilmek gerekir. Bu atmosfer bilindiği takdirde ordu içindeki genç subayların Amerikan karşıtlığını, Amerikan karşıtlığını ve bu karşıtlığı entelektüel olarak destekleyen gruplarla olan bağlantılarını ve komünist olmayan sol-sosyalist kalkınma modeline bağlanma ve gönül vermelerini anlamak mümkündür.

Görünen o ki II. Dünya Savaşı sonrası NATO ya da Varşova Paktına bağlı kalmak istemeyen ve “bağlantısız” olarak anılmak isteyen ülkelerin de ayrı bir prestiji var gibidir aynı şekilde bu ülkelerin liderlerinin de. Örneğin, Mısır’da askeri bir darbe olan “Hür Subaylar Hareketi” ile iktidarı ele geçiren  (1952) Cemal Abdünnasır, Süveyş Kanalı başta olmak üzere ülkenin önemli kaynaklarını millileştirerek emperyalist ülkelerin tepkisini çeker ama millileştirme, Nasırcılık denen ideolojiyi ortaya çıkararak onun prestijini pekiştirir. “Nasır, Batı emperyalizmine meydan okuma arzusunu temsil ediyordu.[3]” Batı emperyalizmine meydan okuyan bu ideoloji bir yandan sosyalizme diğer yandan da Arap milliyetçiliğine (yani Baasçılığa) dayanıyordu. Arap milliyetçiliği de milliyetçi ideolojinin ana ilkesi olan, kendi kendini yönetime (self determinasyon) dayanıyordu: “Arapların kendi başlarına daha iyi bir gelecek inşa edecekleri inancı, ‘Nasırcılık’ denen ideolojiyi ortaya çıkardı. Temel görüşler pan-Arapçılık, aktif tarafsızlık ve Arap sosyalizmiydi.[4]

Dönemin ruhunu yansıtması açısından, 9 Mart darbe girişiminin ruhu da aslında sürekli vurgulandığı gibi bu anlamda bir Baasçı rejim inşa etmektir. Yeni kurulacak rejim, elbette ki Amerikan şirketi Morrison’un Türkiye temsilciliğini yapmış bir başbakan marifetiyle kurulamazdı. Bu hükümet ancak ırkçılıktan uzak Türk milliyetçiliğine dayanan, ilerici, sosyalist ama komünist ve marksist olmayan, sosyal adaleti gözeten ve bu manada serbest piyasadan çok devletçi bir ekonomik politikadan yana olan ve temel üretim kaynağı ve aracı olan fabrikaları devletleştirmeyi, öngören bir hükümetle olabilirdi.

9 ve 12 Mart vakalarını anlayabilmek için bir başka ipucu da Türkiye’nin iç siyasetinde bu dönemde meydana gelen sol düşüncenin kendi içindeki ideolojik oluşumlardır. Bunlar arasında özellikle Sosyalizme ulaşma konusunda yöntem farklılığına sahip olan Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile Mihri Belli ve Avcığlu’nun (YÖN ve Devrim Dergileri ile) öncülük ettiği Milli Demokratik Devrimi (MDD) anlamaktır. Bu iki ana akım arasındaki yöntem farklılığı, 9 Mart vakasının arkasındaki itici güçtür. 1965 seçimleriyle sesini duyuran ve 12 Mart muhtırası sonrasında 21 Temmuz 1971 tarihinde kapatılan TİP, sosyalizme ulaşmak için demokratik yolların kullanılması gerektiğini belirterek mücadelesini parlamenter demokrasi sınırları içinde veriyordu. MDD’ciler ise, “zinde güçler” adını verdikleri ordu ve öğrenci-gençlik merkezli grubun harekete geçirilerek gerçekleştireceği bir devrimle (aslında askeri darbeyle) sosyalizme doğru gidileceğini dile getiriyorlardı. Doğan Avcıoğlu ve dergilerinin (ayrıca kitabı Türkiye’nin Düzeni I-II) muhtırayı anlayabilmek için üzerinde durulması gereklidir. Çünkü Avcıoğlu 9 Mart muhtırasının ana aktörlerinden biri olarak anılır. Avcıoğlu her şeyden önce, ‘Türkiye’nin parlamenter sistem içinde kalkınamayacağını[5]” düşünen biridir. Avcıoğlu hem emekli general Madanoğlu hem de Org. F. Gürler, O. Kabibay ve M. Batur ile ilişkilidir.

Avcıoğlu ve irtibatta olduğu askeri grubun gerçekleştireceği darbe, sömürüye son verip, Kemalist devrimleri ihya ederek kapitalist olmayan bir kalkınma yolunu tercih edecektir. Görüldüğü gibi hedefler Nasır’ınkine benzer ama yine de “bizbize benzediğimiz” için farklılıklar olacaktır.

12 Mart’ın darbeyi önleyen bir darbe olduğunu belirtirken aslında buraya kadar altı pek çizilmeyen bir hususu vurgulamak gerekir. En azından dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un anılarına bakıldığında üstü düzey komutanlar arasında genelde ortak bir dil ve perspektifin ortaya konulduğu görülür ancak arada bu darbe girişimine sıcak bakmayan üst düzey komutanların da olduğu Batur’un toplantı notlarında görülür.[6] Bu dil birliğinin görülmesi gayet doğaldır çünkü subayların sol basından, yazarlardan fazlasıyla etkilendikleri bir dönemdir bu dönem. Kara Kuvvetleri Komutanı org. Faruk Gürler’in, Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabını okumayan subayı eksik gördüğünü, belirttiği bu dönemde, Avcıoğlu’nun darbenin sivil kanadını oluşturmasından dolayı yargılanması da normal karşılanır. 12 Mart muhtırası sonrası 17 Mart’ta ordu içinde 9 Mart darbe girişimi içinde oldukları düşünülen üst düzey subayların tasfiyesi ve peşi sıra Türkiye’nin siyasi tarihinde aşırı derecede gerilla romantizmiyle mistifike edilen sol terör örgütlerinin insan kaçırma ve öldürme eylemlerinin kaldığı yerden devam etmesi hem onlara ve hem de onlarla irtibatlı oldukları düşünülen sivillere yönelik Balyoz Harekatı’nın başlamasına neden olur.

12 Mart darbesi üzerinde durulurken darbenin önemli gerekçelerinden birinin terör olayları olduğundan bahsedilir. Dönemi anlatan eserler, sürekli artan terör olaylarından, kardeş kavgalarından ya da örneğin dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı org. Muhsin Batur’un eserinde ilerici (solcular ile) gerici (sağcılar) arasındaki kavga olarak gösterilir. Sol terör örgütleri hakkında, onların banka soymaları, insan kaçırmaları, öldürmeleri, jandarmayla girdikleri çatışmalar görülmez ancak sağcıların ya da gericilerin eylemlerinin altı çizilir. Bu belirleme döneme ait her eserde dikkatleri çeker.  İş sol terör örgütlerine ve bunların liderlerine gelince, her birisi Lübnan’daki kamplara piknik yapmaya giden ve izmaritlerini çöp kutusuna atan ulusal kahraman haline getirilerek kutsallaştırılırlar. Çünkü onlar Türkiye’nin bağımsızlığı için insan kaçırırlar, öldürürler, Türk jandarması ve polisi ile çatışırlar!

12 Mart Türkiye’de darbelerin kurumsallaşmasını sağlayan bir girişim olduğu için dikkate değer, ayrıca Türkiye’nin siyasi kültüründe ordunun pozisyonunu göstermesi açısından da ilginçtir, Süleyman Demirel’in “en yumuşak protesto ile istifası[7]” bu kültürel pozisyonun ne olduğunu gösterir. 12 Mart muhtırasının tepe ismi ve darbeyi engelleyen muhtırayı gerçekleştiren kişi olarak Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç, 28 Şubat sürecinde İsmail Hakkı Karadayı’nın yaşayacağı “Erdelhun Sendromu”nu yaşar[8]. Org. Tağmaç darbe girişimlerinin dışında kalan ve Demirel’e de yakın olarak bilinen bir komutandır. Org. Tağmaç, etrafında dönenlerin farkındadır ve bir darbe girişimine de taraftar değildir, Batur anılarında Genelkurmay Başkanı Org. Tağmaç’ın 3 Mart tarihinde kuvvet mensubu subaylara yönelik konuşmasında özetle şunları söylediğini belirtir[9]: “Silahlı Kuvvetler olarak günlük politikanın dışında kalacağız. Anarşik olaylar, anarşik uçlar ve bilhassa aşırı sol mihraklar tarafından kasten çıkarılmaktadır. Vaziyet çok vahim değildir… Komutanlarınıza kayıtsız şartsız güvenin…” Bu konuşmaya rağmen 9 Mart’ta toplantı yapılacaktır. Ordu’nun siyasetin dışında kalması olması gereken bir durum ise de tüm ordu mensuplarının siyasetten uzak kalacağını düşünmek, darbecilerin, merkez sağ ve merkez sol üzerinden siyasetin “gül gibi” yürüyeceğine inanması kadar gerçekdışıdır.

 

 

[1] Ahmad, Feroz (2010), Demokrasi Sürecinde Türkiye 1945-1980, Çev. A. Fethi, Hil yayınları, İstanbul., s.359

[2] Ahmad 2010, 353

[3] Goldsmith, Arthur Jr., ve Davidson, Lawrence (2007), Kısa Ortadoğu Tarihi, Doruk Yayınları, İstanbul, s. 420.

[4] Goldsmith ve Davidson 2007: 420

[5] Batur, Muhsin (1985), Anılar ve Görüşler, Üç Dönemin Perde Arkası, Milliyet Yayınları, İstanbul, s. 207

[6] Batur, 1985:279-297

[7] Ahmad 2010:355

[8] Batur 1985:185

[9] Batur 1985:278