Macid Kiyali tarafından kaleme alınan ve Al Majalla dergisinde yayınlanan “Mekke Anlaşması, 1990’larda Ortaya Atılandan Farklı Yeni Bir Ortadoğu” başlıklı analizde Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki -ve başta Mısır olmak üzere muhtemelen diğer taraflara da açık olan- ortak savunma antlaşmasının, Ortadoğu'da yeni bir bölgesel düzenin temelini attığı vurgulanırken mevcut uluslararası ve bölgesel veriler çerçevesinde bu düzenin muhtemelen yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla sınırlı kalmayıp, bilhassa deniz koridorları ve boğazlar üzerindeki mücadelenin büyümesine bağlı olarak siyaseti, ekonomiyi, teknolojiyi ve kara ile deniz yolları başta olmak üzere altyapıyı da kapsamasının öngörüldüğü ifade ediliyor.
Kiyali’nin analizinde öne çıkan başlıklar şöyle:
“Yeni Ortadoğu düzeni projesini, 90'ların başlarında ortaya atılan projeden ayıran birkaç husus bulunuyor. Bunların en önemlileri şöyle sıralayabiliriz:
1- Barış süreci (1991 Madrid Konferansı) ışığında önceki projenin öncülüğünü yapan İsrail, bu projenin dışında kalıyor. Hatta İsrail; ister Suudi Arabistan, Türkiye veya Pakistan'dan ayrı ayrı gelsin, isterse hepsinin bir araya gelmesinden doğsun, bu ittifaka potansiyel yeni bir tehdit olarak bakıyor.
2- Bu blok ekonomik, teknolojik, askeri ve mali ağırlığın yanı sıra devasa bir coğrafi ve demografik derinliğe sahip olup, bu durum kendisine uluslararası ve bölgesel denklemlerde siyasi ağırlık kazandırıyor.
3- Bu projenin ortaya çıkışı, ABD yönetiminin; İsrail'in siyasi, güvenlik, ekonomik ve ahlaki açıdan kendisine yük olduğuna ikna olmasının ardından, başta Suriye, Lübnan ve Filistin olmak üzere birçok dosyada İsrail'in bölgedeki müdahalelerini kısıtlamaya çalıştığı bir dönemle eş zamanlı gerçekleşti.
4- Bu düzen, İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzunun gerilediği, sınırlandırıldığı ve yeniden kendi sınırlarının ardına itildiği bir bölgesel ortamda şekilleniyor.
5- 1990'ların başlarında İsrail’in eski Başbakanı Şimon Peres tarafından ABD’nin desteğiyle ortaya atılan ‘Yeni Ortadoğu’ projesi, ekonomi, teknoloji, çevre ve altyapı alanlarında İsrail'i Arap ülkeleriyle olan etkileşimlerin merkezine yerleştiren bir barış çözümünün gereksinimleri çerçevesinde şekillenmişken, bu yeni proje, İsrail'in dayatmalarına ters düşmekte veya bunlardan tamamen bağımsız bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Sonuç olarak, bu projenin sürdürülebilirlik ve gelişim ihtimalini güçlendiren çok sayıda iç ve dış etken bulunuyor. Özellikle de İsrail dahil, pratikte buna itiraz edebilecek hiçbir bölgesel güç bulunmuyor. Zira İsrail; gerek yükselen bölgesel güçlerden oluşan bu blok karşısında, gerekse de İran'ın nüfuzunun kırılmasının ardından -bölgede onu tamamen terk etmemekle birlikte- taşıdığı İsrail yükünü hafifletmeyi kendi çıkarlarına uygun bulacak olan ABD karşısında kendini zorlu bir çıkmazın içinde bulacağına şüphe yok.
Güç dengesi
Peres, Ortadoğu düzeni projesinde bu sistemin İsrail’in aklı, Körfez’in sermayesi ve Mısır’ın işgücünden oluşan üç itici gücünden bahsetmişti. Yani İsrail'i liderlik konumuna yerleştiriyordu. Ancak mevcut üçlü proje, yerleşip kökleşmesi halinde çok daha güçlü bir tablo çiziyor. Zira devasa bir insan kaynağı ve geniş coğrafi alanın yanı sıra mali, ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitelere sahip. Bir başka deyişle bu ülkeler, finansmanı (özellikle Suudi Arabistan), sanayiyi (özellikle Türkiye) ve nükleer caydırıcılığı (Pakistan) ellerinde bulunduruyor.
Daha detaylı bakıldığında ise bu blok, en büyük kısmını Suudi Arabistan'ın (2 milyon 148 bin kilometrekare) oluşturduğu 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsıyor ve 379 milyonluk bir nüfusu barındırıyor. Pakistan ise (255 milyon nüfus) en büyük insan gücünü temsil ediyor. Söz konusu bloğun ekonomik gücü de 3,8 trilyon dolarlık bir gayrisafi yurt içi hasıladan oluşuyor. (Suudi Arabistan ve Türkiye ekonomik güç açısından neredeyse başa başken, Pakistan 410 milyar dolarla ekonomik açıdan en zayıf halkayı oluştursa da insan gücü ve nükleer güç gibi iki çok önemli avantajı bulunuyor)
İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrık'ındaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki, şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda.
Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olarak petrol ve doğalgaz kaynaklarına dayanan büyük bir mali güce ve akıllı şehirler, dijital altyapı, yapay zekâ (Aİ) ile çeşitli sanayi kollarında yoğunlaştırdığı geniş bir yatırım kapasitesine sahip. Öte yandan Türkiye’nin Asya ile Avrupa arasında stratejik bir coğrafi konumu, sanayi, ticaret, elektronik ve -başta insansız hava araçları (İHA) olmak üzere- savunma sanayisinde geniş bir tabana dayanan çeşitlendirilmiş ve dinamik bir ekonomisi var. Pakistan ise sanayi, tarım, hizmet sektörü, yazılım ve dijital şirketler alanında yükselen bir ülke görünümünde.
Askeri güç bağlamında Türkiye öne çıkan bir konuma sahip. Öyle ki, ABD'den sonra NATO'daki en büyük askeri güce ve kara, hava, deniz kuvvetleri bünyesindeki muhtelif teçhizatla donatılmış güçlü bir ordu Türkiye’nin. Ayrıca Türkiye; İHA, savunma sistemleri, füzeler ve savaş gemileri de dahil olmak üzere kendi silahını üreten bir ülkedir. Pakistan'a gelince, personel sayısı bakımından en büyük orduya sahip olmasının yanı sıra nükleer bir gücü de yani nükleer caydırıcılık kapasitesine sahip bulunuyor. Suudi Arabistan ise hava gücüne dayanan askeri kapasitelere, modern savaş uçaklarına, hava ve füze savunma sistemlerine sahip.
Sonuç itibarıyla, yukarıda aktarılanlar ışığında; siyasi iradenin mevcudiyetiyle birlikte ortak çıkarların bu gidişatı desteklemesi ve buna dayalı stratejik politikaların oluşturulması halinde, söz konusu ülkeler arasında bir tür entegrasyon (tamamlayıcılık) ortaya çıkıyor."