İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) Direktörü Tamir Hayman, 12 Ekim 2026’da yayımlanan “’Yeni’ Ulusal Güvenlik Konsepti: Kavramsallaştırma ve Tartışma Soruları” başlıklı makalesinde, 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail’in güvenlik politikasının yeni bir anlayış doğrultusunda şekillendiğini savundu. Hayman, savaşın kalıcı bir durum olarak görülmesi, barışın stratejik hedef olmaktan çıkarılması, Yahudi kimliğinin demokratik değerlerin önüne geçirilmesi ve ABD’ye bağımlılığın azaltılması gibi ilkelerin İsrail’in geleneksel güvenlik anlayışından uzaklaşmaya işaret ettiğini belirterek, bu dönüşümün ülkenin ulusal kimliği üzerindeki etkilerinin tartışılması gerektiğini vurguladı.
Tamir Hayman’ın INSS’de yayımlanan makalesinin Türkçe çevirisi:
“Yeni” Ulusal Güvenlik Konsepti: Kavramsallaştırma ve Tartışma Soruları
İsrail’in ulusal güvenlik konsepti, açıklığa kavuşturulması gereken bir dönüm noktasındadır. 7 Ekim 2023’ten bu yana, İsrail’in güvenlik politikasının uygulamada, onlarca yıl boyunca şekillenmiş yazılı olmayan güvenlik doktrini yerine yeni bir güvenlik konsepti tarafından yönlendirildiği açıkça görülmektedir. Önceki konsept, kusurlarına rağmen İsrail’in müreffeh bir bölgesel güç hâline gelmesine yardımcı olmuştur. Gerektiği gibi uygulanmış olsaydı 7 Ekim’de yaşanan devasa başarısızlığı önleyebilirdi; ancak bunun belirlenmesi devlet tarafından kurulacak bir soruşturma komisyonunun görevidir. Bu yeni konsept resmî olarak ifade edilmemiş, kamuoyuna sunulmamış ve savunma teşkilatı bünyesinde bağlayıcı biçimde tanımlanmamıştır. Bununla birlikte, uygulamada onun ilkeleri karar alma süreçlerini şekillendirmekte ve İsrail’in güvenlik yaklaşımını belirlemektedir.
“Ulusal kimlik”, “güvenlik konsepti” ve “güvenlik politikası” olmak üzere üç hiyerarşik kavram arasında ayrım yapmak önemlidir. Güvenlik konsepti meşruiyetini devletin ulusal kimliğinden, varsa anayasasından ve kurucu mirasından alır. Bir hükûmetten diğerine değişmesi beklenmeyen, görece istikrarlı bir kavramsal çerçevedir. Ulusal güvenlik politikası ise güvenlik konseptine tabidir ve belirli bir hükûmetin ideolojisi ile siyasi değerlendirmeleri doğrultusunda onun pratikte uygulanmasını ifade eder. Bu hiyerarşiye göre, orta katmanda yer alan güvenlik konseptinde meydana gelen köklü bir değişim kritik önemdedir. Çünkü böyle bir değişim, bir yandan devletin daha üst katmanda bulunan ulusal kimliğinin dönüşümüne işaret ederken diğer yandan alt katmandaki pratik güvenlik politikasını da yönlendirir. Dolayısıyla bu tür bir dönüşümün eleştirel ve derinlemesine incelenmesi gerekir.
Bu makale, kamuoyunda ve uzmanlar arasında yürütülecek bir tartışma için zemin oluşturmayı amaçlamaktadır. Amacı, güvenlik konseptini yalnızca askerî ve güvenlik boyutlarıyla incelemek değil, daha temel bir dönüşüm ihtimalini, yani İsrail’in ulusal kimliğindeki değişimi ortaya çıkarmaktır. Makale, düşünmeye sevk etmeyi ve 7 Ekim 2023’ten sonra kim olduğumuz sorusunu gündeme getirmeyi hedeflemektedir. Bu doğrultuda yeni güvenlik politikasının altında yatan ilkeleri ortaya koymakta ve bu ilkelerin yansıttığı köklü değişimin önemine ilişkin kavramsal ve akademik tartışmaları teşvik etmeyi amaçlayan sorular yöneltmektedir.
Ortaya Çıkmakta Olan “Yeni” Konseptin İlkeleri
Hâlihazırda uygulanmakta olan güvenlik politikasından aşağıdaki ilkeler çıkarılabilir. Bunlar öznel ve kuramsal bir yorum niteliğindedir.
1. Yahudi Kimliğinin Demokrasiye Üstünlüğü
Devletin Yahudi kimliği, demokratik yönetim sisteminden önce gelmektedir. Bu öncelik, demokratik değerlerin aşınması pahasına dahi İsrail’in bir Yahudi devleti olarak varlığını sürdürmesini güvence altına almayı amaçlamaktadır. Devletin Yahudi kimliği etnik, dinî ve ulusal temellere dayanmakta; Yahudi ruhu ve geleneğinden beslenerek korunmaktadır. Bu ilke, Arap-İslam veya Hristiyan kimlikleri gibi diğer ulusal kimlikler karşısında Yahudi kimliğinin üstünlüğünün sürdürülmesini gerekli kılmaktadır.
2. Barışın Amaç Değil, Araç Olarak Görülmesi
Temel varsayım, Arap aktörlerle yapılan her türlü uzlaşmanın geçici ve aldatıcı olduğudur. Bu nedenle barış arayışı, 7 Ekim felaketinin başlıca nedenlerinden biri olarak değerlendirilen hâkim kavramsal çerçevenin, yani “konseptzya”nın hatasını tekrarlamak anlamına gelecektir.
Bu yaklaşıma göre Orta Doğu’da anlamlı bir barış anlaşmasına ulaşmak mümkün değildir. Barış anlaşmaları, sürekli yeniden değerlendirilmesi gereken, yalnızca teknik nitelik taşıyan geçici düzenlemelerdir. Dolayısıyla barış, kendi başına güvenlik üreten özsel bir değer değil, başka politika hedeflerine ulaşmanın bir aracıdır.
Siyasi açıdan “barış”, sağın temsil ettiği “güvenlik kampı” ile gerilim içinde bulunan, hatta onunla doğrudan karşıtlık oluşturan solun “barış kampını” temsil eden safça bir kavram olarak görülmektedir.
3. Arap Devletlerinin Bağımsız Varlığının Reddedilmesi
Temel varsayım, Arap devletlerinin çoğunun gerçek anlamda ulus-devlet olmadığı; ortak bir tarihten ve kurucu bir ulusal vizyondan yoksun, aşiretlerden ve etnik gruplardan oluşan yapılar olduğudur.
Bu nedenle söz konusu devletlerin istikrarını bozmak doğal bir süreç olarak görülmektedir. İsrail’in, güçlü ulus-devletleri karşısında tutunmaya çalışmaktansa bu tür yapıları yönetmesinin daha kolay olduğu ve hatta bu istikrarsızlığı teşvik etmesi gerektiği düşünülmektedir.
4. Savaşın Kurucu Bir Durum Olarak Görülmesi
Savaş, ulusal güvenlik için vazgeçilmezdir ve bir barış durumuyla ikame edilemez. Daha önce belirtildiği gibi barış, bir amaçtan ziyade araçtır. “Sessizlik pisliktir” ve bu nedenle sükûnetin peşinden gitmek bir zayıflık göstergesidir.
Bu yaklaşıma göre savaşı kaçınılması gereken zorunlu bir kötülük olarak görmek ve onlarca yıl boyunca uzlaşma ile barış arayışını sürdürmek, 7 Ekim’e yol açan hatanın temelini oluşturmaktadır.
Savaş gereklidir ve önleyici savaş tercih edilmelidir; çünkü başlangıçta önemli bir kazanım elde edilmesini sağlar. Savaşın yoğunluğu koşullara göre değişebilir ancak savaşın sürekli varlığı ulusal güvenlik açısından bir avantajdır.
5. Kendine Yeterlilik ve ABD’ye Bağımlılığın Kesilmesi
İsrail’in ulusal güvenliği yalnızca kendi kapasitesine dayanmaktadır ve belirli bir büyük gücün desteğini gerektirmemektedir. ABD ile ilişki önemli olmakla birlikte, bu ilişkinin yalnızca çıkarlar doğrultusunda yürütüldüğü kabul edilmektedir.
Ayrıca bir ABD yönetiminin İsrail’e getirdiği kısıtlamalara aşırı ölçüde bağlı kalmak tehlikeli görülmektedir. ABD’nin gerileyen bir güç olduğu ve devam eden toplumsal ve siyasi dönüşümler nedeniyle er ya da geç İsrail’i terk edeceği ileri sürülmektedir.
ABD’ye aşırı bağımlılık, İsrail’i Yahudi karakteriyle bağdaşmadığı düşünülen ilerlemeci bir Amerikan değerler sisteminin etkisine açık hâle getirmektedir. Bu nedenle ABD ile bağların kesilmesi yalnızca kaçınılmaz değil, İsrail’in bağımsızlığı ve Yahudi ulusal kimliğinin dayanıklılığı açısından da zorunlu kabul edilmektedir.
6. Savunma Karşısında İnisiyatif ve Taarruza Mutlak Öncelik Verilmesi
Önleyici ve sürpriz saldırılar, zafer kazanmanın tek yolu olarak görülmekte; bu nedenle taarruz savunmanın önüne geçirilmektedir.
İsrail sürpriz bir saldırıya dayanamayacak veya güvenilir bir erken uyarı sağlayamayacaksa bundan çıkarılması gereken tek sonuç, önleyici saldırılara ve savaşlara dayalı proaktif bir politika izlemesi gerektiğidir.
7. İleri Savunma
Önleyici bir karşı saldırının mümkün olmadığı veya taarruza hazırlanmak için zamana ihtiyaç duyulduğu durumlarda, mümkün olan her yerde ileri savunma bölgeleri oluşturulması kritik önem taşımaktadır.
Bu bölgeler, ev sahibi devletlerin istikrarını bozan ve onları İsrail karşısında zayıflatan terör ordularına karşı katmanlı bir savunma sağlar. Bu alanlar, savaşın mümkün olan en kısa sürede düşman topraklarına taşınmasına imkân verir.
İleri savunma ile taarruz inisiyatifi arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Çünkü ileri savunma, fiilen ertelenmiş bir saldırı niteliğindedir ve taarruzun yapısal bir bileşeni olarak işlev görür.
8. İsrail-Filistin Çatışmasının Kalıcı Bir İsrail-Arap Çatışması Olarak Kabul Edilmesi
Bu konsepte göre Filistin ulusal hareketinin varlığı, sömürgecilik sonrası suçluluk duygusuna dayanan, Batı tarafından üretilmiş sahici olmayan bir anlatıdır.
Filistinlilerin İsrail’e karşı mücadelesi ve bu mücadelenin belirli aralıklarla yeniden ortaya çıkması, İsrail Devleti’yle savaşmaya ve onu yok etmeye yönelik başka bir Arap girişimi olarak değerlendirilmektedir.
Uygulamada, Filistinlilerle yaşanan çatışmanın derinliği ve Filistinlilerin İsrail’i bir Yahudi devleti olarak tanımaması, herhangi bir çözümün mümkün olmadığı düşüncesinin temelini oluşturmaktadır.
Bu yaklaşım, İsrail ile Filistinli bir siyasi oluşum arasında siyasi, coğrafi veya güvenlik temelli her türlü ayrışmaya ve bir Filistin devletinin kurulmasına ilkesel olarak karşı çıkılmasına yol açmaktadır.
Bu görüşe göre güvenlik, devletin topraklarının hem “Yeşil Hat” içinde hem de ötesinde genişletilmesi yoluyla yerleşimlerin artırılmasıyla sağlanacaktır. Yeşil Hat ise yapay bir sınır olarak değerlendirilmektedir.
İsrail Toprağı’nda yaşayan ve Yahudi devletinde kalmayı seçen Araplara oturma hakları ve yerel özyönetim hakkı verilecektir.
9. Yerleşimlerin ve Sivillerin Güvenliğin Temel Bileşeni Hâline Getirilmesi
Bu yaklaşım, devlet öncesi dönemdeki “Yişuv” döneminin güvenlik ilkelerine dönüş anlamına gelmektedir. O dönemde güvenlik, hukuken satın alınmış topraklar üzerinde yerleşimler kurulmasıyla sağlanıyor; savunma güçleri merkezî bir yapıya dayanmıyor ve gönüllü paramiliter örgütlerde, yani yeraltı milislerinde örgütlenen sivillerin yerel savunmasına dayanıyordu.
Günümüzde bu yaklaşım çerçevesinde güvenlik, yalnızca güvenlik güçlerinin sorumluluğu olarak görülmemektedir. Siviller de savunma ağının bir parçası kabul edilmektedir.
Savunma; Yahudiye ve Samiriye’deki, Arap nüfusuyla sürtüşme yaşanan bütün bölgelerde ve Suriye, Lübnan ile Gazze Şeridi’ndeki güvenlik bölgelerinde yerleşimler ve ileri karakollar oluşturularak tesis edilmektedir.
Bu konuşlanma biçimi, İsrail Savunma Kuvvetlerinin (IDF) önleyici saldırı ve ileri savunma ilkelerini uygulamada hayata geçirmesini gerektirmektedir. Ayrıca “yapay” Arap devletlerinin istikrarsızlaşmasına da katkıda bulunmaktadır.
10. Savunma Sanayisinde Bağımsızlığa Öncelik Verilmesi
İsrail’in savunma ekonomisi, uzun tedarik zincirlerine karşı son derece kırılgandır. Bu nedenle yerli üretime ve savunma teknolojileri sektörüne yapılacak yatırımlara diğer sektörlerden daha fazla öncelik verilmelidir. Savunma sanayisi, siber güvenlik ve yapay zekâ bu sektörün temel alanlarıdır.
Teknolojiyi destekleyen bilimsel araştırmalar son derece önemli kabul edilmektedir. Ancak bu araştırmalar, “Horizon” gibi uluslararası iş birliği programları aracılığıyla değil, bağımsız biçimde geliştirilmelidir.
Eleştirel Sorular: İsrail’in Geleneksel Güvenlik Konseptinin Kurucu İlkeleriyle Yüzleşmek
“Yeni” güvenlik konseptinin, 7 Ekim sonrasında yaşanan ulusal travma ve tehdit algısının yeniden güçlenmesi bağlamında ortaya çıktığı vurgulanmalıdır. Bu travma, güvenlik konseptinin belirli yönlerinde değişiklik yapılmasını ve yeniden biçimlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Bununla birlikte, yukarıda sıralanan ilkeler gerçekten yeni konsepti oluşturuyorsa İsrail’in geleneksel güvenlik konseptinin kurucu ilkeleriyle derin ve temel bir çelişki ortaya çıkmaktadır.
Bu dönüm noktasının önemi yalnızca yeni bir güvenlik konseptinin oluşturulmasında yatmamaktadır. Asıl mesele, bunun İsrail’in devletin kuruluşundan bu yana şekillenen ulusal kimliğinde temel bir dönüşümü yansıtmasıdır.
Kimlikteki bu değişimlerin tartışılması ve incelenmesi gereken en önemli boyutları aşağıda sıralanmaktadır.
1. Yahudilerin Devleti mi, Yahudiler İçin Bir Devlet mi?
Geleneksel ilke:
Bağımsızlık Bildirgesi, “liberal demokrasi” ifadesini açıkça kullanmamış olsa da İsrail’i liberal demokrasinin ilkelerine bağlı bir Yahudi devleti olarak tanımlamıştır. Devletin “özgürlük, adalet ve barış” ilkelerini gözetmesi öngörülmüştür.
İsrail’in Yahudi karakteri, Yahudi halkı için bir ulusal yurdun kurulmasında ifadesini bulmaktadır. Devletin ahlaki ve demokratik karakteri ise hukuk önünde eşitlik ile İsrail peygamberlerinin vizyonu doğrultusunda ahlak ve adalet arayışı dâhil olmak üzere Yahudi değerlerinden kaynaklanmaktadır.
Devletin Yahudi karakteri, kimliğini ve “din, ırk veya cinsiyet ayrımı gözetmeksizin bütün vatandaşlarına tam sosyal ve siyasi hak eşitliği” sağlama taahhüdünü de şekillendirmektedir.
Başka bir ifadeyle İsrail, diğer dinler karşısında “Yahudi üstünlüğünü” tesis etmeyi amaçlayan dinî hukukla yönetilen teokratik bir devlet değil; dünyaya ahlaki ve etik açıdan örnek olmayı hedefleyen Yahudilerin devletidir.
Eleştirel soru:
Güvenlik önceliklerinin belirlenmesinde sivil ve demokratik değerlendirmeler yerine dinî kaynakların çerçeve olarak benimsenmesinin pratikteki ve uzun vadeli sonuçları nelerdir?
Ülke nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturan İsrail’in Arap vatandaşlarının medeni haklarını kısıtlamayı amaçlayan bir politika, İsrail’in “Yahudi ve Demokratik” bir devlet olma tanımıyla hâlâ bağdaşabilir mi? Bu tanım, “uluslara ışık olma” ve varlığıyla Tikkun Olam’a, yani dünyanın onarılmasına katkıda bulunma iddiasını da içermektedir.
Ayrıca devletin laik-liberal kimliğinin ve hukuk önünde eşitlik ilkesine bağlılığının aşınmasının uluslararası sonuçları nelerdir?
2. Stratejik Bir Hedef Olarak Barış Yerine Geçici Bir Aşama Olarak Barış
Geleneksel ilke:
İsrail kendisini her zaman uzlaşmalar ve barış anlaşmaları isteyen bir devlet olarak tanımlamıştır. Bağımsızlık Bildirgesi’nin ifadesiyle İsrail, “özgürlük, adalet ve barış” üzerine kurulu bir anlayışla bölge devletlerine barış ve iyi komşuluk elini uzatmaktadır.
Siyasi yelpazenin farklı kesimlerinden devletin kurucuları, barışın refahın anahtarı ve İsrail’in dış ilişkileri ile uluslararası konumunun temel bileşenlerinden biri olduğuna defalarca vurgu yapmışlardır. Barış, İsrail’i Arap devletlerinden ayıran unsurlardan biri olarak görülmüştür.
Eleştirel soru:
Barış anlaşmalarını korunması gereken ve devletin refaha ulaşmasını sağlayan stratejik bir kazanım olarak görmek yerine, doğası gereği güvenilmemesi gereken kusurlu bir yanılsama, yani bir “konseptzya” olarak tanımlayan güvenlik anlayışının stratejik ve ahlaki bedeli nedir?
Barışı doğası gereği geçici kabul etmek, İsrail’in uzun vadeli güvenliğini zayıflatan ve kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşme riski taşımıyor mu?
Bu yaklaşım, liberal Batı dünyasının temel normlarıyla doğrudan çeliştiği düşünüldüğünde, İsrail’in dış politikası ve uluslararası konumu açısından ne anlama gelmektedir?
Bu yaklaşım gerçekten güvenlik konseptinin temeli hâline gelirse İsrail, ekonomisini ve toplumunun dayanıklılığını ve niteliğini tehdit edecek ölçekte beyin göçü de dâhil olmak üzere göç riskini nasıl ele alacaktır?
3. Savaşlar Arasında Refah (David Ben-Gurion) ile Kalıcı Bir Durum Olarak Savaş
Geleneksel ilke:
Devlet, savaşlar arasındaki sakin dönemlerde inşa edilir. Savaş, devletin barış dönemlerinde biriktirdiği kaynakları kullandığı istisnai, kısa süreli ve geçici bir durum olarak görülür.
Uzun süreli sükûnet dönemleri, ülkenin ekonomik, eğitimsel ve toplumsal açıdan gelişmesini mümkün kılar.
Eleştirel soru:
Uzun süreli savaşın geçici bir istisna yerine olağan bir durum olarak kabul edildiği koşullarda demokratik bir devletin toplumu, ekonomisi ve kültürü ne hâle gelir?
Böyle bir durum, devletin kurucularının öngördüğü biçimde gelişme ve refaha ulaşma kapasitesiyle bağdaşabilir mi?
4. Sürekli Önleyici Savaş Yerine Risk Yönetiminin Temeli Olarak Caydırıcılık ve Erken Uyarı
Geleneksel ilke:
İsrail’in güvenlik konseptinin temel dayanaklarından biri, düşmanca bir ortamda sürekli güç kullanmaya başvurmadan riskleri yönetmek için caydırıcılık ve erken uyarının birlikte kullanılmasıydı.
Eleştirel soru:
“Baskına uğrasak bile yenilmeyeceğiz” şeklindeki bilinen askerî düsturda ifadesini bulan caydırıcılık, erken uyarı ve ardından savunmaya geçme seçeneklerinden vazgeçen bir devletin başına ne gelir?
Sürekli taarruz inisiyatifine dayanmayı varsayılan strateji olarak benimsemek pratikte ne anlama gelir?
Herhangi bir strateji risk yönetiminden vazgeçebilir mi? Risk yönetiminin yokluğu İsrail’i veya herhangi bir devleti daha güvenli hâle getirir mi?
Risk yönetiminden vazgeçmenin ekonomik ve toplumsal sonuçları nelerdir?
5. “Sivillerden Önce Askerler” ve Sivil Yaşamın Kutsallığı ile “Gerçek Kalkan” Olarak Sivil
Geleneksel ilke:
İsrail Savunma Kuvvetlerinin kuruluşundan bu yana temel ilkelerden biri, cephede savunma yükünü sivillerin değil askerlerin üstlenmesi olmuştur. Bu ilke, sivil yaşamın kutsallığına bağlılık ve sivillerin çatışmalara maruz kalmasının en aza indirilmesi anlayışıyla birlikte benimsenmiştir.
Devletin sınırları, tarlasını son karığa kadar süren çiftçileri koruyan IDF tarafından savunulur; savunma yükü bir kibbutz veya moşavdaki çiftçinin ya da sabanın üzerine bırakılmaz.
Eleştirel soru:
İleri karakollarda ve yerleşimlerde yaşayanlar da dâhil olmak üzere sivilleri cephede birer “kalkan” olarak konumlandıran bir anlayış, güçlü ve egemen bir devletin önceliklerini fiilen tersine çevirmiyor mu? Geleneksel anlayışta sivillerden önce askerler gelir. Bu yeni yaklaşım, muharip olmayan sivilleri devletin İsrail Savunma Kuvvetleri aracılığıyla korumaya çalıştığı risklere bizzat maruz bırakmıyor mu?
Bu durum İsrail sınırlarının statüsü açısından ne anlama gelmektedir?
Bir devletin kuvvet yapısı ve savunma konsepti, uluslararası hukuk tarafından tanınan ve anlaşmalarla güvence altına alınan sınırları doğrultusunda belirlenmelidir. O hâlde belirli sınırlar yerine esnek ve sınırları belirsiz savunma bölgelerinin benimsenmesinin ekonomik, güvenlik ve uluslararası sonuçları nelerdir?
Böyle bir gerçeklik için hangi savunma konsepti uygundur?
6. Büyük Güçlerin Desteği ve Küresel Bağımlılık ile Tam Ekonomik ve Güvenlik Bağımsızlığı Vizyonu
Geleneksel ilke:
İsrail’in küçük coğrafi yüzölçümü, sınırlı doğal kaynakları ve küresel ticaret, bilim ve teknoloji ağlarına olan derin bağımlılığı göz önüne alındığında, savunma teşkilatı uzun zamandır ülkenin büyük güçlerin desteğine ihtiyaç duyduğunu kabul etmektedir.
İsrail, dünyadan yalıtılmış ve kendi kendine yeterli bir savunma ekonomisini sürdüremez. Büyük güçlerin desteği olmaksızın ciddi uluslararası risklere açık kalır.
Eleştirel soru:
Büyük güçlerin desteğinden ve ABD ile özel ilişkiden yoksun olmanın sonuçları nelerdir?
ABD ile yalnızca çıkarlara, ticari ilişkilere ve ekonomik değerlendirmelere dayalı bir ilişki İsrail için yeterli olur mu?
Bu tutum İsrail’in bölgesel konumunu nasıl etkiler?
İsrail gibi doğal kaynakları sınırlı ve ticarete bağımlı küçük bir devletin bilimsel faaliyetlerini ve savunma sanayisini uluslararası iş birliği çerçevelerinden koparması ekonomik açıdan uygulanabilir midir?
Yoksa bu durum, stratejik ortaklıkların her zamankinden daha önemli olduğu bir dönemde teknolojik durgunluk ve diplomatik yalnızlaşma riskini mi beraberinde getirir?
Sonuç
Yukarıda açıklanan “yeni” güvenlik konsepti hiçbir zaman resmî bir belgeye bağlanmamış ve resmî bir süreç aracılığıyla onaylanmamış olsa da 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in güvenlik politikasının temel unsurlarına fiilen yön vermektedir.
Bu konseptin önemli ölçüde etkili olmasının nedeni, bir hükûmetin ilan edilmiş politikası olarak değil, uygulamalar aracılığıyla ortaya çıkan yazılı olmayan bir anlayış olarak işlemesidir.
Bu nedenle konseptin açıkça ifade edilmesi ve ayrıntıları ile sonuçlarının kamuoyunda tartışmaya açılması zorunludur. Ancak bu şekilde söz konusu yaklaşımın mevcut ve ortaya çıkmakta olan güvenlik gerçekliğine uyum sağlamak için gerekli bir değişikliği mi temsil ettiği, yoksa devletin kimliğinde temel ve denetimsiz bir dönüşümün ifadesi mi olduğu belirlenebilir.
Diğer İçerikler
WSJ, Husilerin Çin’den Aldığı Teknolojiyle İsrail’i Vurabilecek Orta Menzilli Füze Ge..
Savaşla Başlayan Hürmüz Krizi Libya Petrollerinin Alternatif Olarak Öne Çıkmasına Seb..
Bakanlar Kurulu Toplantısından Sonra Riyad’dan Husilere Uyarı: Yaptıklarınızla Yüzleş..
Barzani İlk Kez Açıkladı: Kürtler Bahçeli’nin Hastalandığı Sırada İyileşmesi için Dua..
Haretz Yazarı Robik Rosenthal Hamas Lideri Yahya Sinwar’ın İsrail’i Nasıl Mağlup Etti..
Eski Dışişleri Bakanı Cevad Zarif'ten İran Dış Politikasına Eleştiri: ‘Tehdit Odaklı ..