Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

'Yeni Zelanda’daki camiye yönelen terörist saldırı bir milattır'

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özcan Hıdır Yeni Zelanda'da yaşanan cami saldırılarına ilişkin bir analiz kaleme aldı.
SDE Editör
19 Mart 2019 09:49

AA

Fobinin karşıtlığa, karşıtlığın düşmanlığa ve düşmanlığın da artık ideolojik ve yerleşik bir hal olarak ırkçı/beyaz ırkçı teröre dönüşmesini gösteren ve ırkçı, İslâm karşıtı cinnet halini yansıtan Yeni Zelanda Christchurch’teki camilere yönelen ve 50 Müslümanın şehit olmasıyla neticelenen terör eylemi her açıdan önemle üzerinde durmayı gerektiriyor. Bu yönüyle eylem, kelimenin tam manasıyla bir miladı ve paradigma değişimini ifade ediyor.

Bu saldırı Batı’da/gayrimüslim ülkelerde bugüne kadar Müslümanlara/camilere yöneltilmiş terör saldırılarının en büyüğü ve yapılış biçimi açısından da en dehşet vericisi. Planlanma tarzı, ayrıntıların hesap edilmesi, teröristin “Büyük Yer Değişimi” başlıklı manifestosunda ve silahının üzerine (usta tarihçilere bile taş çıkaracak derecede detaylara hâkimiyetle) yerleştirdiği yazılarda İslâm-Türk karşıtı tarihi figürlere atıfları, günümüzün ırkçı, İslâm karşıtı söylem, eylem, sembol ve figürleriyle birleşen yönleriyle bu terörist eylem, pek çok açıdan etraflı bir analizi hak ediyor.

"Avrupa’ya gelirseniz sizi öldürürüz", "Konstantinopolis’e gelip tüm cami ve minareleri yıkarız", "Ayasofya’yı minarelerden kurtaracağız". Bunlar, Yeni Zelanda saldırısıyla İslam karşıtlığının Türk, Türkiye ve Erdoğan karşıtlığına dönüştürülmek istendiğini gösteren ifadelerdir.

Burada istihbarat örgütlerinin de içinde olduğu, etkileri uzun sürecek kolektif bir çalışmanın var olduğu söylenebilir. Bununla beraber, henüz olayın arka planına dair yeterli veriye sahip değiliz. Ancak eldeki veriden hareketle şu kesin olarak söylenebilir ki terör eyleminin faili sapık bir caniden, basit bir teröristten ibaret değil. Bununla beraber ana akım Batı medyasının, Katolik kilisesinin ve Protestanların üst çatı kuruluşlarının olayı “terör” olarak nitelememiş olmalarının çifte standartlı, epey manidar bir tutum olduğu ifade edilmelidir. Öte yandan, terör hadisesine dair İslâm dünyasından kınamalar dışında nitelikli tepkiler yükselmezken, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Yeni Zelanda’ya giden ilk üst düzey Müslüman ülke liderleri olmalarını da not etmek gerekir.

Batı’daki büyük çaplı cami saldırıları

Şunu ifade etmek gerekir ki cami saldırıları son yıllarda Batı’da veya gayrimüslim ülkelerdeki ırkçı, İslâm karşıtı terör saldırılarının en belirgin örneklerini teşkil ediyor. Önemli Batı/Avrupa şehirlerinde güzel örneklerini görmeye başladığımız camiler, bir yandan Avrupa’da İslâm’a ilgi duyanların ilk ziyaretgâhlarından biri olurken, diğer yandan ırkçı, İslâm karşıtı terör saldırılarının da ilk hedefi oluyor. Bu itibarla, camilere ve cami cemaatine yönelik saldırılar, Batı’daki ırkçı, İslam karşıtı saldırıların son yıllardaki en belirgin, tipik örneklerini teşkil ediyor. İrili ufaklı bu tür cami saldırıları Batı’da sürekli oluyor. Ancak son 2-3 yıl içinde Kanada, İngiltere ve en nihayet Yeni Zelanda’da meydana gelen ve pek çok Müslümanın şehit edilmesiyle neticelenen cami saldırıları diğerleriyle kıyaslandığında farklılıklar arz ediyor. Hatırlanacağı üzere, 2017 yılı başında Kanada’nın Quebec şehrinde Alexandre Bissonnette adlı ırkçının yaptığı cami saldırısında 6 Müslüman hayatını kaybetmişti. Daha sonra Darren Osborne adlı terörist İngiltere Finsbury Park’taki cami saldırısını gerçekleştirmişti. Aynı yılın Ramazan bayramının birinci günü, bu kez Newcastle’daki saldırıda, bayramlaşan Müslümanların üzerine sürülen bir araçla beş kişi yaralanmıştı. Fakat Yeni Zelanda’daki son saldırı, gerek seçildiği ülke gerekse dehşet verici boyutları ve muhtemel dramatik sonuçları bakımından bunlarla da kıyaslanmayacak yönlere sahip.

Neden Yeni Zelanda?

Burada öncelikle, saldırının yapılış tarzıyla amaçlananın sadece Yeni Zelanda’da değil, bütün dünyada infial oluşturmak olduğu vurgulanmalıdır. Katliamın göçmen dostu, çok kültürlülüğü devlet politikası olarak seçmiş Yeni Zelanda’da gerçekleştirilmesiyle verilen mesaj ise tehlikenin sadece Avrupa ya da ABD ile sınırlı olmadığı algısını meydana getirmektir. Adeta “en güvenli ülkeleri bile karıştırabiliriz”, “yabancılar, göçmenler, Müslümanlar orada da güvende değil” mesajı verilmektedir. Bu bağlamda, yukarıda da belirttiğimiz üzere, son 2-3 yıldaki büyük çaplı cami saldırılarının Kanada, İngiltere ve Yeni Zelanda’da yapılması anlamlıdır.

Bu meyanda, Avrupa’da son 7-8 yıllık dönemde, terör hadiselerinin ardından aşırı sağın alabildiğine yükseltilmesi ve ardından da en yetkili ağızlardan çok kültürlülükten vazgeçildiğinin açıklanması tesadüfî değildir. Muhtemelen bu olaydan sonra Yeni Zelanda ve benzer özellikler gösteren Avustralya’da –hatta belki de Kanada’da– çok kültürlülükten vazgeçme tartışmaları başlatılacaktır. Yeni Zelanda ile birlikte bu ülkelerin hepsi İngiliz Milletler Topluluğu’na dâhil ülkeler. Bu ülkelerde çok kültürlülük, (uygulamadaki eksiklikler ve sorunlar bir yana) farklılıkların ahenk içinde yönetilmesi esasına dayanıyor. Dolayısıyla son terör olayıyla, Yeni Zelanda üzerinden bir yandan içeriye (yani Müslüman göçmenleri kabul eden ülkelere), diğer yandan da dışarıya (yani Müslümanlara) mesaj veriliyor. Müslümanlara verilen, bütün dünyada her an ölümcül bir saldırının, tehlikenin kendilerini beklediği mesajı ise dikkat çekici, tarihi birtakım referanslarla veriliyor.

Çanakkale zaferinin yıldönümü ve Yeni Zelanda

Terör saldırısının en önemli sembolik işaretlerinden biri, 18 Mart Çanakkale zaferinin yıldönümünün hemen öncesinde, bu zaferde hezimete uğrayan Anzak (Yeni Zelanda, Avustralya ve İngiliz askerleri topluluğu) kuvvetlerinin sembol ülkesi olan Yeni Zelanda’da yapılması olmuştur. Bu olgu, teröristin zikrettiği hemen bütün tarihî figürlerin şu veya bu şekilde Türklerle savaşan sembol isimler olmasıyla birlikte düşünüldüğünde, terör saldırısının esas hedeflerinden birinin, İstanbul’u fetheden, Viyana’yı kuşatan, Akdeniz’i bir Türk gölü haline getiren ve nihayet Çanakkale’de zafer kazanan Osmanlı mirasının temsilcisi olan Türkiye olduğu görülecektir. Bu açıdan bakıldığında, Avrupa’da/Batı’da (merhum Halil İnalcık’ın da ifade ettiği üzere) İstanbul’un fethi hep diridir, diri tutulur.

Bu durum İslâm karşıtlığının Türkofobiye, “Erdoğan fobisine” dönüştürülmeye çalışıldığına işaret ediyor; (oryantalist planlamaların ürünü olan) Türkiye’ye yönelik saldırıların, farklı versiyonlarıyla, çok daha sofistike yollardan devam edeceğini gösteriyor.

Teröristin manifestosunda Türkler, Türkiye ve Erdoğan

Teröristin gerek silahında yer alan (pek çoğu tarihte Türklere karşı savaşmış) figürler gerekse 74 sayfalık manifestosunda yer alan “Turkofagos” (Türk yiyici) ve benzeri ifadeler, teröristin Türkiye’ye ve hinterlandına yaptığı ziyaretlerle bir bütün olarak değerlendirildiğinde, terör saldırısının en önemli hedeflerinden birinin Türkiye olduğunu kolayca söyleyebiliriz. Şu ifadeler doğrudan Türkiye’ye, Türklere ve Erdoğan’a yöneliktir: “Erdoğan en kadim düşmanımız olan Türklerin, düşmanlarımızın lideri”, “Avrupa’ya gelirseniz sizi öldürürüz”, “Konstantinopolis’e gelip tüm cami ve minareleri yıkarız”, “Ayasofya’yı minarelerden kurtaracağız”.

Bütün bunlar, Yeni Zelanda saldırısıyla İslam karşıtlığının Türk, Türkiye ve Erdoğan karşıtlığına dönüştürülmek istendiğini gösteren ifadelerdir. Bu durum bize, 16. yüzyıl Reformasyon döneminin Avrupa’sında, önde gelen dini liderlerin Türklere, Müslümanlara yönelik yazdıklarını hatırlatır. Luther, Erasmus ve Kalvin gibi önde gelen Protestan liderler “Türklere karşı savaş hakkında”, “Türklere karşı ordu vaazı” tarzında pek çok kitap yazmışlardı. Osmanlı’nın zirve dönemine ulaştığı o dönemde “Türkler” aslında “Müslümanlar” anlamında kullanılıyordu.

Türklerin “çizmeyi aştığına” kanaat getirildiği, Müslümanların ve bütün dünyadaki mazlum halkların uyanışına, bilinç dirilmesine yol açtığı için, Türkiye’ye Yeni Zelanda’dan bir mesaj verilmiştir. Burada Mısır-Suudi Arabistan-BAE bloğunda ve onların arkasındaki ABD-İsrail ekseninde belirginleşen Türkiye ve Erdoğan karşıtlığını da göz önüne aldığımızda, Türkiye karşıtı cephe daha da netleşmiş olur.

Bu meyanda zikretmek gerekir ki İstanbul’un fethi Batılı Hıristiyan zihinlerde hep diridir; Viyana kuşatması travma olarak yaşar; Endülüs hatırası hep canlı olup unutulmamıştır. Bütün bunlar Türkler, Türkiye ve Müslümanlarla ilgili hemen her önemli olayda canlandırılır, hatırlatılıp öne çıkarılır. Dolayısıyla Yeni Zelanda saldırısı tarihteki korkuya, düşmanlığa dair bilinçaltının canlandırılıp güncellenmesi anlamında bir zihniyetin yansımasıdır. “İslâm ile savaşı”, “İslâm kendi içinde savaşacak” tezini bütün yeryüzünde uygulamaya koyanların, “Türkiye ile savaşı/hesaplaşmayı” farklı versiyonlarıyla uygulamaya koyduklarına/koyabileceklerine dair kuvvetli bir işarettir.

Hal böyle olmakla beraber, daha geniş planda Batı’nın karar vericilerinin esas sorununun, son tahlilde yabancılarla, göçmenlerle, Türklerle veya Müslümanlarla olmadığı da söylenmelidir. Tarihî hafıza, referanslar ve günümüzde söylenenlerin satır araları okunduğunda, esas sorunun İslam’ın/İslam medeniyetinin bizatihi kendisiyle olduğu görülür. Korkulan, İslam’ın ve Müslümanların dünyaya yeniden umut olmasıdır.

Müslümanlar Hitler öncesi Yahudilerin durumuna mı sürükleniyor?

Bu itibarla ifade edilmelidir ki Batı’da İslâm bir “din” değil, Batının normlarını ve değerlerini tehdit eden bir “ideoloji” olarak görülüyor. Tabiatıyla Müslümanlar da bu tehlikeli ideolojinin temsilcileri, hatta “çağın gerisinde kalmış bir ideoloji ve kültürün temsilcileri” olarak tanıtılmaya çalışılıyor. Bütün bunlar ise Hitler dönemi Almanya’sında Yahudilere yöneltilen etnik/dini temelli muamelelerle benzerlikler arz ediyor. Batı’da Müslümanların gittikçe Hitler dönemindeki Yahudilerin konumuna sürüklenmeye çalışıldığı yönündeki kanaatler artıyor. Hatta bizzat Yahudilerin dini/siyasi liderleri bu yönde açıklamalar yapıyorlar.

Nitekim geçtiğimiz yıllarda, Hollandalı liberal Yahudilerin lideri pozisyonundaki Awraham Soetendorp’un söylediği “Müslümanlar Hitler dönemi Yahudileri gibi muamele görme yolundalar” sözü, bugünlerde alabildiğine anlamlı hale geliyor. Hollanda İşçi Partisi’nin ve Amsterdam belediyesinin başkanlığı yapmış olan Job Cohen’in de benzer bir söz söylediği biliniyor. Bu tür açıklamaların, Avrupa’da Yahudi toplumuna yön veren kimselerce yapılıyor olması da ayrıca dikkat çekicidir. Amerikalı siyaset bilimci Anne Norton, Müslüman Sorunu Üzerine adlı eserinde, geçen yüzyıldaki Yahudi sorununun yerini bugün Müslüman sorununun aldığını yazmıştı.

Wilders’in Kuran’ı Hitler’in Kavgam adlı kitabıyla mukayese etmesi ve Hollanda’da yasaklanmasını istemesi de bir açıdan böyle bir arka plana dayanıyor. Zira o dönemde, Yahudilere yapılan muameleler öncesinde, Yahudilerin kutsal kitabının yakılmaya çalışıldığı, Yahudilerin toplumdaki olumsuzlukların sebebi olarak hedef gösterildiği biliniyor.

Bu benzerlikteki diğer husus ise bugünün ekonomik ve sosyal şartlarının söz konusu dönemle gittikçe daha da benzeşmesi. Zira Hitler dönemi Almanya’sı da ekonominin kötüye gittiği ve “ötekine” yönelik bakışın alabildiğine kötüleştiği, Yahudileri ikinci sınıf vatandaş haline getiren ve siyasi haklarının çoğunu ellerinden alan yasaların uygulandığı bir dönem olmuştu.

Hıristiyan, Haçlı veya Siyonist-Evanjelik terör mü?

Bu saldırıya “Hıristiyan terörizmi”, caniye de “Hıristiyan terörist” demek tepkisel bir tavır gibi görünse de, saldırıda bu ifadeleri fazlasıyla hak edecek karakteristik unsurlar var. Teröristin “Tapınak Şövalyeleri” üyesi ya da radikal Siyonist bir Evanjelik-Protestan olduğuna dair henüz doğrulayamayacağımız bilgiler sosyal medyada dolaşsa da, terör eyleminin beyaz ırkçılığa dayalı bir Hıristiyan terörizmi/radikalizmi olduğu açıkça görülebilir. Üstelik teröristin manifestosunda, ABD’de Siyonist-apokaliptik, beyaz ırkçı Evanjeliklerin blok halinde oy verdikleri Trump’ı ve Pence’i “beyaz Evanjelik kimliği yenileyecek kişi/lider” olarak zikretmesi de bu kanaati kuvvetlendiriyor.

Fakat uzun süre yurtdışında yaşamış ve “silahsız haçlı savaşı” olarak tanımladığımız oryantalizm hakkında çalışmış biri olarak, bunun “post-oryantalist küresel bir tuzak” olduğunu düşünüyorum ve terörü/şiddeti dinlere nispet etmenin yanlışlığına inanıyorum. Üstelik bu tür nitelemelerin, Müslümanlarla Hıristiyanları karşı karşıya getirmeyi amaçlayan teo-politik zihniyete hizmet edeceğinin de farkındayım. Nitekim (bu gibi durumlar için bir manivela olarak kullanılan) DEAŞ’ın bütün dünyadaki sinagoglara ve kiliselere saldırı çağrısı, tam da bu tuzağa işaret ediyor.

Bu tuzağa düşmemek, Müslümanlar tarafından yapılan en küçük eylemleri bile “İslâmî terör” olarak adlandıran Batılı karar vericilerin ve medyanın yaptığını yapmamak gerekiyor. Fakat bununla birlikte, Soğuk Savaş sonrasında dönemin NATO Genel Sekreteri Willy Claes’in “Batı’nın yeni düşmanının İslâm olduğu” mealindeki açıklamasını ve ABD Başkanı G. W. Bush’un 11 Eylül saldırısının hemen sonrasında “(İslâmî) terörizme karşı Haçlı savaşı” yaptıklarını söylemesini de göz önüne alarak, Christchurch’teki (Mesîh Kilisesi) cami saldırısının bir “Haçlı terörü” veya “beyaz ırkçı, öjenik, Siyonist, Evanjelik” bir terör eylemi olduğunu söyleyebiliriz.

Öjenik, beyaz ırkçı bakış

Ortaçağlardan bu yana ötekine ve özellikle de Müslümanlara karşı devam eden öjenik bakışın, günümüzde Batı’da yabancı düşmanlığı, İslamofobi, ırkçılık-antisemitizm, Türkofobi-Erdoğanfobi halini alarak, adeta Matruşka bebekleri gibi, iç içe geçtiğini, artık neredeyse Avrupa’nın “normali” haline gelen “aşırı sağ” tarafından canlandırılıp büyütülerek bütün dünyaya ihraç edildiğini görüyoruz. Üstelik bütün bunlar, ucu kendilerine dokunmadıkça Batılı karar vericiler tarafından pek önemsenmemiş, hatta teşvik bile görmüştür/görmektedir. ABD başkanı Trump’ın beyaz ırkçılığı önemsiz bulan ve tehlike olarak görmeyen beyanı bunun en somut örneği olsa gerektir.

Buna karşılık, beyaz milliyetçiliği ve sağcı aşırılıkçılığı ABD’nin yüz yüze kaldığı bir tehdit ve onu, aslında tüm dünya çapında bir fenomen olarak tanımlayan California Eyalet Üniversitesi’nden Brian Levin ise “Demografik değişimden korkuyorlar ve bu nedenle ‘beyaz soykırımı’ kavramını kullanıyorlar” diyor. “Beyaz soykırımı” fikrinin ilk kez ABD’de ortaya çıktığı ve Fransız yazar Renaud Camus aracılığıyla Avrupa’ya yayıldığı da biliniyor. Nitekim terörist Tarrant da manifestosuna Camus’nün 2011 tarihli “Büyük Yer Değiştirme” kitabının adını verdiğini görüyoruz.

Umarım fobinin/karşıtlığın teröre dönüşümünü ve “ırkçı-Siyonist-Evanjelik cinneti” yansıtan Yeni Zelanda Christchurch’teki cami saldırısı (Müslümanlar başta olmak üzere) herkes için önemli bir uyarı olur. Batı medyasının ve bilhassa da Evanjeliklerin yön verdiği Trump’ın açıklamaları umut kırıcı nitelik arz etse de, Yeni Zelanda yetkililerinin ilk refleksleri bu bağlamda umudumuzu arttırıyor; özellikle de olayın ardından “İşe önce Müslümanları sevmekle başla” sloganıyla başlatılan inisiyatif.

Müslümanlara yönelik yaklaşan tehlikenin önüne geçecek tedbirler üzerinde aklıselimle düşünülmelidir. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Cuma günü İstanbul’da gerçekleşen dışişleri bakanları toplantısında alınan kararların Türkiye tarafından etkin şekilde takip edileceğinin açıklanması bu anlamda önemlidir.

[Prof. Dr. Özcan Hıdır İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi öğretim üyesidir]

İçeriğe Yorum Yapabilirsiniz.