Pakistan-Hindistan İlişkileri: Güney Asya’da Stratejik Dengeler ve "Maarka-e-Haq" Savaşı

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) tarafından düzenlenen panelde, Mayıs 2025'te Pakistan ve Hindistan arasında yaşanan askeri kriz, uluslararası diplomatik yansımaları ve değişen küresel askeri dengelerle birlikte ele alındı. Konuşmacılar, Hindistan'ın konvansiyonel üstünlük imajının bu savaşla nasıl yıkıldığını, Türkiye'nin süreçteki stratejik rolünü ve Pakistan'ın küresel arenada elde ettiği yeni statüyü kapsamlı bir analizle ortaya koydu.

h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE), yakın dönemin en kritik bölgesel çatışmalarından biri olan ve literatüre "Maarka-e-Haq" yani hakkın batıla karşı savaşı olarak geçen Pakistan-Hindistan savaşını mercek altına aldı. "Güney Asya'da Stratejik İstikrar: Maarka-e-Haq Sonrası Dönem" başlıklı panelde; Pakistan'ın Ankara Büyükelçisi Dr. Yousaf Junaid, Stratejik Düşünce ve Araştırma Vakfı (SDAV) Başkanı Sinan Tavukcu ve Gazeteci-Yazar Mehmet Öztürk önemli değerlendirmelerde bulundu. Konuşmacılar, Yeni Delhi yönetiminin yıllardır inşa etmeye çalıştığı devasa askeri imajın bu krizle birlikte bir balona dönüştüğünü ve bölgedeki tüm askeri, psikolojik ve diplomatik dengelerin yeniden tanımlandığını vurguladı.

Dünya nüfusunun yaklaşık çeyreğine ev sahipliği yapan Güney Asya’da stratejik istikrarın küresel barış ve ekonomik kalkınma için hayati bir zorunluluk olduğunu belirterek sözlerine başlayan Pakistan’ın Ankara Büyükelçisi Dr. Yousaf Junaid, krizin askeri ve hukuki boyutunu ilk ağızdan aktardı. Büyükelçi Junaid, krizin 22 Nisan 2025'te Hindistan işgali altındaki Keşmir'in Pahalgam bölgesinde yaşanan bir hadiseyle tırmandığını, Yeni Delhi'nin hiçbir şeffaf soruşturma veya somut kanıt sunmadan doğrudan Pakistan’ı suçladığını ifade etti. Pakistan’ın tarafsız ve uluslararası bir soruşturma mekanizması kurulması yönündeki yapıcı önerilerinin Hindistan tarafından reddedilmesinin ardından durumun hızla kötüleştiğini aktaran Junaid, 7 Mayıs 2025'te Hindistan’ın Pakistan topraklarındaki ibadethaneleri ve sivil yerleşim yerlerini hedef alan hava saldırıları düzenleyerek kadın ve çocukların ölümüne yol açtığını söyledi. Ayrıca bölgedeki yoğun uluslararası ticari uçuşları tehlikeye atan bu pervasız saldırılara karşı Pakistan, Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesi uyarınca meşru müdafaa hakkını kullanarak 10 Mayıs 2025’te "Bunyan-un-Marsoos" operasyonunu başlattı.

Büyükelçi Junaid’in paylaştığı operasyonel verilere göre, Pakistan ordusu sivil alanlara hassasiyet göstererek sadece saldırıyla doğrudan ilişkili askeri noktalara kilitlendi ve bu süreçte adeta bir askeri gövde gösterisi yaptı. 87 saat süren bu yoğun çatışmalarda Pakistan hava savunma unsurları, aralarında 3 adet son teknoloji Fransız yapımı Rafale, 1 adet MiG-29 ve 1 adet SU-30 olmak üzere toplam 5 Hint savaş uçağını düşürdü ve 86 askeri dronu başarıyla imha etti. Bununla da kalmayan Pakistan güçleri, Hindistan'ın Adampur ve Bhuj bölgelerinde konuşlandırdığı Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerini etkisiz hale getirirken, Beas ve Nagrota’daki BrahMos füze depolama tesisleri dahil olmak üzere toplam 26 stratejik askeri hedefi tam isabetle vurdu. Bu tablonun Pakistan ordusunun operasyonel hazırlığını, teknolojik üstünlüğünü ve aynı zamanda büyük bir kurumsal soğukkanlılık sergileyerek nükleer caydırıcılığını nasıl yeniden tesis ettiğini kanıtladığı belirtildi.

Savaşın diplomasi cephesini ve uluslararası ittifaklardaki şaşırtıcı kırılmaları analiz eden SDE Başkanı Sinan Tavukcu ise, Hindistan'ın ezici sayısal ve materyalist üstünlüğüne rağmen uğradığı bu tarihi yenilginin küresel dengeleri altüst ettiğini söyledi. Kriz esnasında Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in Türkiye'de bulunması üzerine Hindistan medyasının "Bu harekatın arkasında Ankara var" spekülasyonları ürettiğini hatırlatan Tavukcu, Türkiye'nin kanıt istemesi üzerine Yeni Delhi'nin hiçbir belge sunamadığını aktardı. Hint uzmanların "Türkiye'ye ait 6 nakliye uçağının İslamabad'a özel askeri lojistik taşıdığı ve TCG Büyükada savaş gemisinin Hindistan açıklarına demirleyerek Yeni Delhi'yi caydırdığı" yönündeki iddiaları Türkiye tarafından resmi olarak reddedilse de bu durumun Hindistan'ın kapıldığı derin askeri korkuyu özetlediği ifade edildi. Uluslararası arenada ise tarihi roller tersine döndü; BM'de her zaman Hindistan'ı destekleyen Rusya ve İsrail yine bu çizgide kalırken, Hint-Pasifik stratejisi gereği Hindistan'ın yanında saf tutması beklenen Amerika Birleşik Devletleri şaşırtıcı bir şekilde Yeni Delhi'ye itidal tavsiye etti, hatta bununla da kalmayıp Hindistan'a ek gümrük vergileri uygulayarak onu ekonomik olarak cezalandırdı.

Savaşın ardından İslam dünyasında Pakistan’ın prestijinin zirveye ulaştığını kaydeden Sinan Tavukcu, Pakistan ile Suudi Arabistan arasında imzalanan, askeri ittifakın, "Nükleer Şemsiyeyi” de ihtiva eden tarihi bir dönüm noktası olduğunu belirtti. Bu stratejik ortaklığın ilerleyen süreçte Türkiye, Mısır ve Körfez ülkelerini de içine alacak devasa bir bölgesel güvenlik paktına dönüşmesinin beklendiğini dile getiren Sinan Tavukcu, elde edilen diplomatik başarıların Pakistan iç siyasetine de yansıdığını ve Genelkurmay Başkanı Asım Münir'e mareşallik rütbesi verildiğini aktardı. Aynı dönemde, 28 Şubat'ta başlayan ABD-İran-İsrail savaşında bataklığa saplanan Washington yönetiminin, Çin ile olan güçlü bağlarını bildiği Pakistan’dan arabuluculuk talep etmesi, İslamabad'ın bir yıl içinde orta ölçekli bir güçten küresel bir aktöre dönüştüğünü gösterdi. Buna karşın kendisini tamamen İsrail'in stratejik aklına teslim eden Hindistan ise uluslararası arenada derin bir izolasyona mahkum oldu.

Konvansiyonel bütçe dengesizliklerine rağmen elde edilen bu başarının askeri doktrinler açısından önemine değinen Gazeteci-Yazar Mehmet Öztürk, Pakistan ordusunun tamamen profesyonel ve dünyanın en büyük 7. ordusu olduğunu hatırlattı. Savunma harcamaları kıyaslandığında, 2025 yılı itibarıyla Hindistan’ın askeri bütçesi 90 milyar doların üzerinde ve gayrisafi yurtiçi hasılasının %2'sine denk gelirken, Pakistan’ın yalnızca 10-12 milyar dolarlık mütevazı bir bütçeyle savaştığı görülmektedir. Bu devasa ekonomik eşitsizliğe rağmen Hindistan'ın konvansiyonel üstünlük algısı tamamen zedelenmiş, askeri ve psikolojik üstünlük tamamen Pakistan'a geçmiştir. Öztürk, İslam dünyasının 170 nükleer başlığa sahip tek İslam ülkesi olan Pakistan'ın, bir saldırıya uğradıktan sonra bile yıkıcı nükleer cevap verebilme anlamına gelen "second strike" (ikinci darbe) kabiliyetine sahip olduğunu, ancak bu savaşta konvansiyonel silahlarla da düşmanını durdurabileceğini kanıtlayarak bölgedeki nükleer savaş eşiğini yukarı çektiğini belirtti.

Yaşanan bu hezimet, Hindistan’ın Keşmir meselesini hep iki ülke arasında tutma stratejisini içeren Şimla Anlaşması’nı da fiilen işlevsiz hale getirdi; zira Yeni Delhi bu kez Donald Trump başta olmak üzere uluslararası güçlerin arabuluculuğunu kabul etmek zorunda kaldı. Öztürk, Keşmir sorununun yanı sıra Hindistan’ın "Indus Suları Anlaşması"nı askıya alma tehdidine karşı Pakistan kanadından yükselen "Su akmazsa kan akar" çıkışının, bölgede her an bir su savaşı riskini de canlı tuttuğunu hatırlattı. Mevcut durumun bir "soğuk barış" dönemi olduğunu ve Hindistan’ın artık kolay kolay Pakistan topraklarına kara harekatına girişemeyeceğini belirten konuşmacılar, bu kırılgan istikrarın kalıcı hale gelmesi için büyük güçlerin devreye girmesi ve Keşmir sorununun mutlaka Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde çözüme kavuşturulması gerektiği çağrısıyla paneli sonlandırdı.

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA