İşgalin 79. Yılında Cammu-Keşmir Meselesi

Stratejik Düşünce Enstitüsü'nde düzenlenen panelde Pakistan Ankara Maslahatgüzarı Shaiq Ahmed Bhutto, “Cammu-Keşmir Meselesi”ni ele alırken Emekli Başkonsolos Cemal Sangu, “Keşmir’de Barışın Anahtarı: Tarihî Miras, İnsani Boyut ve Diplomatik Çözüm Arayışı”, Tarihçi/Yazar Sinan İlhan “Keşmir Tarihi'ne Bakış”, Gazeteci Mehmet Öztürk ise “Keşmir Meselesinin Bir Başka Boyutu: İndus Sularının Paylaşım Anlaşmasında Tıkanıklık” başlığı hakkında açıklamalarda bulundu.

h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde 27 Ekim Salı günü “İşgalin 79. Yılında Cammu-Keşmir Meselesi” başlıklı panel düzenlendi.

Oturum başkanlığını Gazeteci Mehmet Öztürk’ün yaptığı panelde konuşmacılar arasında Pakistan Ankara Maslahatgüzarı Shaiq Ahmed Bhutto, Emekli Başkonsolos Cemal Sangu, Tarihçi/Yazar Sinan İlhan bulundu.

Panelde Pakistan Ankara Maslahatgüzarı Shaiq Ahmed Bhutto, “Cammu-Keşmir Meselesi”ni ele alırken Emekli Başkonsolos Cemal Sangu, “Keşmir’de Barışın Anahtarı: Tarihî Miras, İnsani Boyut ve Diplomatik Çözüm Arayışı”, Tarihçi/Yazar Sinan İlhan “Keşmir Tarihi'ne Bakış”, Gazeteci Mehmet Öztürk ise “Keşmir Meselesinin Bir Başka Boyutu: İndus Sularının Paylaşım Anlaşmasında Tıkanıklık” başlığı hakkında açıklamalarda bulundu.

Pakistan Ankara Maslahatgüzarı Shaiq Ahmed Bhutto, 27 Ekim 1947 tarihinde Hint birliklerinin Srinagar'a gelişini anmak üzere Keşmir Kara Günü'nün idrak edildiğini anımsatarak meselenin tarihine değindi.

Keşmir anlaşmazlığının kökenlerinin, Britanya Hindistan'ının bölünmesinden geriye kalan çözümlenmemiş meselelere dayandığını aktaran Bhutto, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:

“Pakistan ve Cammu ve Keşmir halkı açısından derin tarihî ve siyasi önem taşıyan bir günde, Stratejik Düşünce Enstitüsü'nde (SDE) sizlerle bir araya gelmek benim için büyük bir onurdur.

27 Ekim'de, 27 Ekim 1947'de Hint birliklerinin Srinagar'a gelişini anmak üzere Keşmir Kara Günü'nü idrak ediyoruz. Pakistan açısından bu tarih, siyasi sonuçları yaklaşık seksen yıl sonra bile çözüme kavuşturulamamış bir trajedinin başlangıcını temsil etmektedir. Ancak bugün bu konuya biraz farklı bir perspektiften yaklaşmak istiyorum: Meseleyi yalnızca tarihî bir anlaşmazlık veya insani bir kriz olarak değil, siyasi meşruiyet, uluslararası düzen ve adil bir barışın gerçek anlamına ilişkin anlayışımızı sorgulayan bir mesele olarak ele almak istiyorum.

Temel görüşüm açıktır: Meşruiyetten yoksun istikrar kırılgandır; ilgili halkların siyasi iradesini ve karar alma süreçlerine katılımını içermeyen bir barış ise eksik kalır.

Keşmir anlaşmazlığının kökenleri, Britanya Hindistan'ının bölünmesinden geriye kalan çözümlenmemiş meselelere dayanmaktadır. Cammu ve Keşmir prensliği, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir topluma, karmaşık bir sosyal yapıya ve Güney Asya'yı Orta Asya'ya bağlayan bir coğrafi konuma sahipti.

Ekim 1947'de yaşanan olaylar, Mihrace'nin katılım kararının tartışmalı koşulları ve ardından Hint kuvvetlerinin bölgeye girişi de dâhil olmak üzere, Keşmir'i derin bölgesel ve uluslararası sonuçları olan bir çatışmaya dönüştürdü.

Birleşmiş Milletler sürece dâhil oldu. 1948 ve 1949 yıllarında kabul edilen Güvenlik Konseyi kararları, Cammu ve Keşmir'in geleceğinin halkının iradesi doğrultusunda belirleneceği bir süreç öngörüyordu. Böylece mesele, tarafların birbiriyle yarışan iddialarına bırakılmak yerine uluslararası bir çerçeve içine alındı.

Bu tarihî kayıt, hukuki tartışmaların ötesinde bir nedenle önem taşımaktadır. Keşmir halkının beklentilerinin, çözüme ulaşma arayışının merkezinde yer aldığının kabul edildiğini bize hatırlatmaktadır.

Ancak aradan yaklaşık seksen yıl geçmesine rağmen temel siyasi mesele hâlâ çözüme kavuşmamıştır.

Bu kadar uzun süredir devam eden bir anlaşmazlık, nasıl kalıcı bir barışa dönüştürülebilir?

Bence özellikle üzerinde durulması gereken üç ilke bulunmaktadır.

Birincisi, toprak üzerindeki kontrol ile siyasi meşruiyet arasındaki farkı gözetmeliyiz.

Uluslararası ilişkilerde fiilî kontrol ile hukuki hak sahipliği her zaman aynı anlama gelmez. Aynı şekilde, zamanın geçmesi de tek başına bir halkın siyasi beklentilerini ortadan kaldırmaz.

Bir bölge yönetilebilir, sınırlar tahkim edilebilir ve anayasal düzenlemeler değiştirilebilir. Ancak bu tedbirler, kendi başlarına siyasi kimliğe ve bir halkın geleceğini belirleme sürecine anlamlı biçimde katılma hakkına ilişkin bir anlaşmazlığı çözüme kavuşturamaz.

Bu ayrım, özellikle Ağustos 2019'da yaşanan gelişmeler bakımından önemlidir. O dönemde Hindistan, Hindistan yönetimi altındaki Cammu ve Keşmir'in özel anayasal statüsünü kaldırmış ve bölgeyi iki Birlik Toprağı olarak yeniden düzenlemiştir.

Pakistan açısından bu adımlar, temel anlaşmazlığı çözüme kavuşturmadan ve Keşmir halkının rızasını almadan bölgenin anayasal ve siyasi yapısını köklü biçimde değiştirmiştir.

Buradan çıkarılacak daha genel ders şudur: İdari bütünleşme, siyasi uzlaşmayla karıştırılmamalıdır. Sürdürülebilir bir barış, otoritenin pekiştirilmesinden daha fazlasını gerektirir; bu otorite altında yaşayan insanların meşru kaygılarını ve beklentilerini ele alan bir sonuç gerektirir.

İkincisi, Keşmir yalnızca toprak meselesine ilişkin bir söylem üzerinden değil, insanların yaşadıkları deneyimler üzerinden de anlaşılmalıdır.

Stratejik tartışmalar çoğu zaman çatışmaları sınırlar, askerî konuşlandırmalar, caydırıcılık ve birbiriyle rekabet eden ulusal çıkarlar çerçevesinde ele alır. Bu boyutlar önemlidir; ancak bunların öne çıkması, meselenin altında yatan insani gerçekleri gözden kaçırmamıza neden olabilir.

Cammu ve Keşmir halkı açısından bu anlaşmazlık; günlük yaşamda onur, siyasi temsil, güvenlik, kimlik ve sürekli belirsizlikten uzak bir gelecek hayal edebilme imkânı gibi temel meselelerle ilgilidir.

Temel özgürlüklere yönelik kısıtlamalar olduğu ileri sürüldüğünde, siyasi katılım sınırlandırıldığında veya siviller sürekli bir güvensizlik ortamında yaşadığında, sonuçlar yalnızca o an yaşanan olaylarla sınırlı kalmaz. Bunlar kamuoyunun güvenini, toplumsal bütünlüğü ve nesiller boyunca uzlaşma sağlanması ihtimalini de etkiler.

Bu nedenle Keşmir meselesinin ciddi biçimde ele alınması; uluslararası hukuka, sivillerin korunmasına ve güvenilir hesap verebilirlik mekanizmalarına dayanan, insanı merkeze alan bir yaklaşım gerektirir.

Bu, devletlerin meşru güvenlik kaygılarına karşı bir görüş değildir. Aksine, güvenliğin ve insan onurunun birbirini geçersiz kılmak yerine birbirini güçlendirmesi gerektiğini savunan bir yaklaşımdır.

Halkın güvenini kazanamayan bir güvenlik düzenlemesi, tek başına kalıcı istikrar sağlayamaz.

Aynı şekilde, sivillerin yaşadığı acılar diplomasiye sırt çevirmek için hiçbir zaman gerekçe hâline gelmemelidir. Tam tersine, bu acılar siyasi bir çözüme ulaşma ihtiyacını daha da acil kılmalıdır.

Üçüncüsü, Keşmir meselesi, uluslararası diplomasinin anlaşmazlıkları yönetmenin ötesine geçerek onları çözüme kavuşturup kavuşturamayacağının bir sınamasıdır.

Uluslararası toplum, çatışmaları ele almak için yerleşik ilkelere, kurumlara ve diplomatik araçlara sahiptir. Ancak uzun süren anlaşmazlıklar, uluslararası taahhütlerin varlığı ile bunların etkili biçimde uygulanması arasındaki boşluğu sıklıkla gözler önüne sermektedir.

Keşmir bu güçlüğü açıkça ortaya koymaktadır.

Birleşmiş Milletler'in sürece dâhil olması, anlaşmazlığa uluslararası bir boyut kazandırmıştır. Daha sonraki ikili girişimler, özellikle 1972 Simla Anlaşması ve 1999 Lahor Bildirisi de Hindistan ile Pakistan arasındaki diyaloğun önemini göstermiştir.

Pakistan, ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları ve Keşmir halkının iradesi doğrultusunda, anlamlı bir diyalog yoluyla barışçıl çözüm sağlanmasına bağlılığını sürdürmektedir.

Ancak diyalog, yalnızca bir anlaşmazlığın anlık belirtilerini değil, özünü de ele almalıdır. Kriz yönetimi, gerilimin tırmanmasını önleyebilir; ancak çatışmanın çözüme kavuşturulmasının yerini süresiz olarak alamaz.

Bu nedenle amaç; gerilimi azaltan, sivilleri koruyan, güveni yeniden tesis eden ve güvenilir bir siyasi süreç oluşturan, sürekli bir diyaloğa elverişli koşullar yaratmak olmalıdır.

Böyle bir süreçte Keşmir halkının merkezi konumu mutlaka dikkate alınmalıdır. Keşmir halkı, başkalarının yürüttüğü müzakerelerin yalnızca konusu olarak görülemez. Meşru beklentileri, bir çözüme ulaşma arayışına yön vermelidir.

Uluslararası ilişkiler alanında çalışan akademisyenler açısından bu durum temel bir soruyu gündeme getirmektedir: En uzun süredir devam eden anlaşmazlıklarından biri çözüme kavuşmamış ve nükleer silahlara sahip iki komşu ülkenin stratejik hesaplamalarını etkilemeye devam ediyorken, bir bölgesel düzen istikrarlı kabul edilebilir mi?

Bu sorunun cevabı, Keşmir'in çok ötesine uzanan sonuçlar doğurmaktadır. Uluslararası kurumların güvenilirliği, yalnızca ortaya çıkan krizlere müdahale edebilme kapasitelerine değil, uzun süredir devam eden sorunları ele alma konusundaki istekliliklerine de bağlıdır.

Türkiye'nin bakış açısı ve diplomatik tecrübesi işte bu noktada özel bir önem taşımaktadır.

Türkiye; egemenliğin, ulusal güvenliğin, tarihî hafızanın ve karmaşık uluslararası sorunlara barışçıl çözümler bulma çabasının önemini anlamaktadır. Pakistan ile Türkiye ayrıca siyasi güvene, karşılıklı saygıya ve halklarımız arasındaki yakın ilişkilere dayanan köklü bir dostluğu paylaşmaktadır.

Türkiye'nin Cammu ve Keşmir anlaşmazlığının barışçıl yollarla çözüme kavuşturulmasına yönelik tutarlı desteğine ve diyaloğa verdiği öneme değer veriyoruz.

Pakistan açısından uluslararası dayanışma önemlidir; çünkü diplomasi yerine geçmesi nedeniyle değil, diplomasinin başarıya ulaşması için gerekli uluslararası ilginin sürdürülmesine katkıda bulunabilmesi nedeniyle önemlidir.

SDE gibi akademik kurumların da aynı derecede değerli bir rolü bulunmaktadır. Bu kurumlar, tartışmaları yerleşik ve katı anlatıların ötesine taşıyabilir, tarihî ve hukuki kayıtları eleştirel bir bakış açısıyla inceleyebilir ve gerilimin azaltılması ile uzlaşma için uygulanabilir yollar araştırabilir.

Stratejik araştırmaların katkısı yalnızca çatışmaların neden devam ettiğini açıklamak değildir. Asıl katkısı, bu çatışmaların sona ermesini mümkün kılabilecek siyasi koşulları belirlemektir.

Sözlerimi bir düşünceyle tamamlamak istiyorum.

Zamanın geçmesi, çözüme kavuşmamış bir çatışmanın kalıcı olduğu izlenimini yaratabilir. Birbirini izleyen nesiller, çatışmanın diline, yarattığı bölünmelere ve tekrar eden krizlerine alışır. Acil bir siyasi mesele olarak kalması gereken bir konu, zamanla uluslararası ortamın olağan bir parçası olarak kabul edilmeye başlanır.

Belki de Keşmir'in karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden biri budur: Yalnızca anlaşmazlığın devam etmesi değil, çözümsüz kalmış durumunun normalleşmesi.

Bu normalleşmeye karşı durmalıyız.

Keşmir, yalnızca bölünmeden miras kalan tarihî bir mesele değildir. Aynı zamanda siyasi irade ve karar alma hakkı, insan onuru ve uluslararası taahhütlerin güvenilirliğiyle ilgili, günümüzde de devam eden bir meseledir.

Diplomasinin gerçek ölçüsü, uzun süredir devam eden bir adaletsizliği ne kadar etkili biçimde yönettiği değil, adil ve kalıcı bir çözümün koşullarını oluşturmaya ne ölçüde katkıda bulunabildiğidir.

Pakistan, bu Keşmir Kara Günü'nde Cammu ve Keşmir anlaşmazlığının uluslararası hukuka, ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına ve Keşmir halkının iradesine uygun biçimde barışçıl bir çözüme kavuşturulmasına yönelik bağlılığını bir kez daha teyit etmektedir.

Çağrımız, çatışmanın sürdürülmesine değil, onu çözme cesaretinin gösterilmesine; birbiriyle yarışan iddiaların süresiz biçimde yönetilmesine değil, güvenilir bir siyasi sürecin oluşturulmasına; Keşmir halkına dayatılan bir barışa değil, onların onurunu ve beklentilerini tanıyan bir barışa yöneliktir.

Barışın kalıcı olabilmesi için çatışmanın yokluğundan daha fazlası olması gerekir. Barış aynı zamanda adaletin varlığı, insan onurunun korunması ve geleceğini belirlediği insanların sürece anlamlı biçimde katılması demektir.”

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA