Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Öngörülebilir Bir Ülke Olmak ya da Olmamak İkilemindeki İsrail

İlyas SÜPÜRGECİ
18 Aralık 2021 20:51
A-
A+

İsrail'deki Jerusalem Post gazetesi tarafından dünyadaki en etkili on Yahudi’den biri olarak seçilen, devlet adamı, tarihçi, parlamenter ve büyükelçi Michael Oren, “Israil 2048- Bizim Manifestomuz" başlığı ile yayınladığı uzun bildirinin bir bölümünde; İsrail'in güvenliği bağlamında, caydırıcılık kavramı üzerinden mevcut duruma ilişkin bir tespit yaparak beraberinde bir çözüm önerisi sunmuştur: 

[...Bu (İsrail'e düşman olan)güçler o zamandan beri katlanarak genişledi, ancak İsrail'in caydırıcı gücü aynı zamanda azaldı. Teröristler, dünya kamuoyunun ters tepkisinden, sivil halka ödettikleri bedelden ve Israil askerlerinin can kayıplarına karşı halkın artan hassasiyetinden emin olarak; bizim sınırlarımızdan içeriye binlerce roket atıyorlar, İsraillilerin hayatını tehlikeye atıyorlar ve yaşamı felç ediyorlar. İran, İsrail'in intikam almak için kendisine saldıramayacağına inanarak, bölgedeki uzantıları vasıtasıyla bize saldırıyor. İsrail caydırıcılığını nasıl tesis edebilir? Tek yol, kesinlikle, İsrail'in askeri eylemlerinin hiçbir zaman önceden belli olmadığı zamana(devletin ilk on yıllarına) geri dönmektir. İsrail, düşmanlarımızın bize saldırmasına ve tepkimizi tam olarak hesaplamasına olanak veren ÖNGÖRÜLEBİLİR (predictable) bir hale geldi. Bu kalıp kırılmalı ve (İsrail’in) tüm düşmanlarına belirsizlik ve korku aşılayan bir politika onun yerini almalıdır. ..] 

Peki, Meselenin Aslı Nedir ve Derinlikte ? 

Asıl mesele; Filistin’de Siyonizm ideallerini gerçekleştirmek maksadıyla kurgulanmış olan, gayri meşru ve hukuk dışı temellere dayanan siyasi ve güvenlik politikalarının, aradan geçen neredeyse yüz yıllık zaman dilimine rağmen başarıya ulaştırılamamış olması ve hattâ bu karanlık tünelin ucunda bir ışık dahi görülemiyor olmasıdır. Bu durum, Siyonistleri sürekli farklı stratejik yaklaşım arayışına itmektedir. Çünkü kendi elleriyle yarattıkları bir cehennemin ateşini; Siyonist ordunun en güçlü olduğu ve kendilerinin asıl güç kaynağı olan ABD'yi kontrol edebilen küresel Yahudi gücünün en kudretli olduğu dönemde dahi söndürememişlerdir. Büyük Ortadoğu Projesinin akamete uğratılması ve küresel güç dengesinin değişmesi ile birlikte Siyonistler bölgede sürekli farklı stratejileri hayata geçirmeye çabalamaktadırlar. Fakat ideallerinden de vazgeçmemektedirler. Komşu Arap ülkelerinde mülteci konumunda yaşamaya mahkum edilen milyonlarca Filistinlinin kendi topraklarına dönmesine imkân verilmemektedir. Siyonistler, adil bir barışı değil; haklarını ve topraklarını savunmak için yüzyıldır direnen Filistin halkının teslimiyetini istemektedirler. Bunu sağlamak veya kolaylaştırmak maksadıyla; Filistin Halkını dış dünyadan tamamen tecrit ederek yardımları kesmek ve kendi içinde parçalayarak kardeş savaşına sürüklemek için büyük çaba harcamaktadırlar. Siyonistler bu doğrultuda, Filistin Halkının meşru haklarını savunan bölge ülkelerine ve komşu ülkelere karşı da genellikle örtülü olarak ve zaman zaman açık olarak(önleyici saldırı kılıfı altında)saldırgan ve yayılmacı bir güvenlik politikası izlemektedir. Meselenin esasını veya özünü genel hatlarıyla ortaya koyduktan sonra şimdi yazının başlığına uygun olarak önemli iç ve dış etkenleri inceleyelim.  

İsrail'i Caydırıcılık Boyutuyla Öngörülebilir Olmaya Zorlayan Etkenler Neler Olabilir?

Birinci etken; aslında aşağıdaki sorularda gizlidir:

* Caydırıcı güç olmak, sindirmek ve cezalandırmak adı altında masum sivilleri hedef alan ve büyük yıkım yaratan savaş taktikleri vicdan ve hukuk ile nasıl bağdaştırılabilir?

* Sürekli savaş suçlarına konu olan bir siyasi yapı ne kadar meşru bir yapı olabilir?

* Ne zaman, nerede ve ne yapacağı belli olmayan ve etrafına korku ve dehşet yayan (terörize eden) bir devlet imajı, bir “haydut devlet" imajı değil midir (Uluslararası sularda sivil ve silahsız insanların katledildiği Mavi Marmara olayında olduğu gibi)?

Yukarıda sadece bir kısmı sıralanmış olan kritik soruların, insani yüksek değerler ve hukuk çerçevesi içerisindeki karşılığı vahim bir tablo oluşturmaktadır. Bu tablo İsrail halkının ve geleceğinin altını sürekli oyan bir tablodur. Yani asıl sorun, MEŞRUİYET sorunudur. İsrail halkının önemli bir bölümü bunun farkındadır ve sürekli gelecek kaygısı yaşamaktan dolayı rahatsızdır. Diğer iç sorunlarla birlikte bu durum kendi içerisinde neredeyse bir beka sorununa dönüşmüştür. Fakat, Siyonistler bu sorunu aşmak için adil bir barışı gerçekleştirecek adımlar atmak yerine; bugüne kadar elde ettikleri “kazanımları” pekiştirmek maksadıyla, başkan Trump döneminde “Yüzyılın Barış Anlaşması Planı"nı bölge ülkelerine dayatmaya çalışmışlardır. Bu plan Filistin Halkını ve onun en doğal haklarını yok sayan, Siyonistlerin işgalini, gasp ettiklerini ve devam eden zulmünü meşrulaştırmaya çalışan, vicdansız ve hukuksuz bir plan olarak tarihe geçmiştir. Anılan plan kapsamında; içi boş parlak vaatlerle Körfez ülkeleri ve bazı Arap ülkeleriyle İbrahimî anlaşmalar adı altında ilişkileri normalleştirme adımları atılmıştır. Böylece Filistin Halkı, fiziki ve manevi açıdan tecrit edilmek ve direniş azim ve iradesi kırılmak istenmiştir.        

İkinci Etken: İsrail'i dönemsel olarak ÖNGÖRÜLEBİLİR olmaya iten bir diğer önemli etken ise; bölgesel ve küresel güçler dengesinin değişmiş olmasıdır. 

Küresel çalkantı ve ABD'nin kendi içindeki çalkantı İsrail'i bir dönem öngörülebilir olmaya mecbur etmiş görünüyor. Siyonistleri her şart altında BM kararlarına karşı veto kartını kullanarak himaye eden ABD yönetimlerinin artık geride kaldığını ve bu eşsiz siyasi desteğin eskisi gibi garanti olmadığını İsrail ilk defa başkan Obama döneminde görmüştür. İsrail'deki Siyonistler, Yahudi diasporası ve ABD Yahudiliği arasındaki gelecek tasarımları, çıkar çatışmaları ve ideolojik yaklaşımlar bağlamındaki ayrışma ve bölünmüşlük hiç olmadığı kadar belirginleşmiştir. Bu durum Tel Aviv yönetimlerini daha temkinli ve öngörülebilir olmaya zorlamıştır. Bununla birlikte; Siyonistler dünyada ve bölgede meydana gelen önemli gelişmelerin kendi çıkarları bakımından gelecekte yaratabileceği sorunların yanında, ortaya koyduğu fırsatları da görerek; olayların akışını kendi lehine çevirebilecek hamleleri yapmaya çalışmaktadırlar. Özellikle Türkiye ve İran karşıtı hamleler dikkat çekicidir. Siyonistler bu dönemde bölgedeki Arap ülkelerine, Arap olmayan iki güçlü bölge ülkesinin “tehditlerine ve baskılarına” karşı ortak savunma için hem askeri güç hem yumuşak güç(inovasyon, yüksek teknoloji, su, enerji, ortak yatırımlar, turizm ve ticaret, güvenlik, lobi) anlamında işbirliği ve dayanışma teklifi sunmuşlardır. Siyonistler Körfez ülkelerinin nükleer programa sahip Şii İran yayılmacılığı korkularına oynayarak, karşılığında MEŞRUİYET kazanmak istemektedir. Böylece kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir bölgesel sistem tesis etmeye girişmişlerdir. Tüm bu adımlarla birlikte bölge dışı büyük güçlerle özellikle siyasi ve ekonomik ilişkilerini geliştirmeye yönelik adımlar atma çabalarını sürdürmektedir ve bu çabalar daha çok yumuşak güç unsurlarını havuç olarak kullanmaya dayalıdır.   

Üçüncü etken: muharebe sahası koşullarında ve tehditlerin niteliklerinde meydana gelen değişim ve İsrail Ordusu’nun buna yeterince hazır olmayışıdır.

Bu durum İkinci Lübnan Savaşı’nda ortaya çıkmıştır. İsrail ordusu, 1982 yılında işgal ettiği ve Beyrut'a kadar ilerlediği Güney Lübnan’dan Mayıs 2000 sonlarında tamamen çekilmişti. Temmuz 2006’da, Lübnan’daki Hizbullah militanlarının sınır devriyesine pusu kurması ve İsrail askerlerinin hayatını kaybetmesi nedeniyle İsrail ordusu tekrar Lübnan’a girmek zorunda kaldı ve bir ay süren savaşta hiç beklemediği ağır bir tablo ile karşılaştı. İkinci Lübnan Savaşı’nda Hizbullah karşısında çok zor durumda kalan Siyonistler, yeni bir doktrin ve yeni bir anlayışla askeri kuvvet veya güç inşasına ihtiyaç olduğunu kavramıştı. Bu doğrultuda, sadece üstün hava kuvvetlerinin taarruzuna dayanan ve büyük bir yıkım yaratarak topyekün halkı cezalandırma stratejisi yerine, bununla birlikte çok boyutlu (müşterek) etkin bir kara manevra güç ve yeteneğine kavuşma çabası dikkat çekicidir. Bu çabanın iki önemli gayesinden birinin; operasyon seçeneklerini arttıran ÖNGÖRÜLEMEZ ve SÜRPRİZ YARATABİLEN duruma gelmek; diğerinin ise operasyondan beklenen nihai duruma en az bedelle ve mümkün olan en kısa sürede ulaşmak olduğu açıktır. Diğer bir deyişle, niteliksel üstünlük her boyutta muharebe sahasına tam olarak yansıtılmak istenmektedir. Bu konudaki karar verme ve planlama süreçleri uzun zaman almıştır. Uzun vadeli planın belli aşamaları söz konusu olmakla birlikte, hedeflere tam olarak ulaşılması doğal olarak uzun vade ve önemli miktarda kaynak gerektirmektedir. Dönüşümü zorlaştıran faktörlerden biri rutin güvenlik ve operasyonel faaliyetlerin sürdürülebilmesi mecburiyetidir. Dolayısıyla bu dönemdeki güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak ve stratejik zaman kazanmak maksadıyla, “Savaşlar Arası Çatışmalar “ doktrini hayata geçirilmiştir. Buna göre; beliren tehditler daha büyümeden ve bir savaşa yol açmayacak yoğunlukta belirli aralıklarla ve genellikle hava kuvvetleri ve istihbarat güçlerinin katıldığı bir seri operasyonla tahrip edilmeye çalışılmaktadır.    

Değerlendirme:

İnsanlığın ortak yüksek değerleri ve genel hukuk kuralları bakımından; meşru ve hukuki bir zemin üzerinde yükselen siyasi yapılar ve devletler; gücünü ve saygınlığını uygar dünyada sahip olduğu MEŞRUİYETTEN kazanırlar. Bu zeminden yoksun olan, güçlüysem haklıyım diyen, ırkçı ve ayrımcılık anlayışına sahip olan ideolojiler ve siyasi yapılar ne kadar güçlü olduğunu zannetse de aslında çok zayıftır ve uygar dünyada saygın değildir. Bu tür yapılar nerede olursa olsun hem kendi halkı için hem insanlık için ciddi bir sorun kaynağıdır ve tehdittir.   

Uluslararası ilişkilerde ve dış politikada ülkelerin öngörülebilirlik özelliği genellikle olumludur ve bir avantajdır denilebilir. Bölgesel ve küresel barışı ve insanlığın ortak yüksek değerlerini dünyada hakim kılarak barış ve refah içinde bir arada yaşamayı savunan meşru ve uygar devletler, işbirliğine yönelik güven verici bir nitelik olan öngörülebilir olmayı elbette samimi bir şekilde arzu etmelidir. Öngörülebilir olmak uygar bir devlet için bir zayıflık değildir. Asıl zayıflık ne yapacağı belli olmayan ve etrafına korku ve dehşet yayan ilkel bir görünüme sahip olmaktır. 

İsrail'e hakim olan siyasi ve askeri sistemin, hedeflerine ulaşmak için on yıllardır kullandığı temel aracın; askeri güç olduğu ve sivil halkı terörize eden askeri güce dayalı şiddet olduğu görülmektedir. Askeri güce dayalı şiddetin ve gerilimin derecesinin, iç ve dış etkenlere göre ve dönemsel olarak ayarlandığı veya değişen koşullara uydurulduğu anlaşılmaktadır.  

Sonuç:

Filistin meselesi bölge ve dünya barışını tehdit eden meselelerin başında gelmektedir. Bunu görmezden gelmek ve yok saymak insanlığın geleceği açısından çok tehlikeli bir tercihtir. Filistin halkına on yıllardır yaşatılan insanlık dışı zulmü âdeta meşrulaştırmak; insanlığın ortak yüksek değerlerini yok saymaktır ve insanlık için tehlikeli ideolojileri cesaretlendirmektir. “Israil- 2048: Bizim Manifestomuz" her ne kadar sadece bir kişinin imzasıyla yayınlanmış olsa da; Siyonistlerin sahip olduğu kolektif zihniyetin bir ürünü olduğuna şüphe yoktur. Siyonist ideallere sıkı sıkıya bağlı bir zihniyete sahip olanların hakim olduğu siyasal ve askeri sistemin dönemsel taktikleri ve/veya stratejileri hiç kimseyi aldatmamalıdır. Onların gündeminde, meşruiyet zemininde, samimi ve adil bir barış olmadığı çok açıktır. İsrail halkının vicdan sahibi önemli bir kesimi de bunun farkındadır ve onlar karanlık tünelin ucunda küçücük dahi olsa barışa dair bir ümit ışığı görememenin kaygısını her gün hissetmektedir. Fakat meşru ve adil bir barışa ulaşmak, vicdan sahibi Yahudilerin samimi ve cesur çabası olmadan mümkün olabilir mi?