İran’a Karşı Savaş, Amerika ve İsrail İçin Stratejik Bir Felaketti.

Middle East Eye yazarı Sami Al-Arian, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri baskısının “stratejik hedeflere ulaşamadığını” savunarak, İran’ın yalnızca “ayakta kalmasının” bile sonucu belirlediğini ileri sürdü. Yazıda, savaşın sonuçlarının askeri yıkım ile siyasi hedefler arasındaki fark üzerinden okunması gerektiği vurgulandı.

h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Middle East Eye’da yayımlanan analizinde yazar Sami Al-Arian, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü stratejinin temel hedeflerine ulaşamadığını ve savaşın sonucunun klasik anlamda bir “askeri zafer” tanımıyla açıklanamayacağını savundu.

Analize göre, İran ile ABD-İsrail ekseni arasında yaşanan son gerilimler yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve stratejik sonuçlar doğuran geniş bir bölgesel dönüşümün parçası olarak değerlendiriliyor. Analiz, ortaya çıkan tabloyu “İslamabad Mutabakatı” olarak adlandırılan süreç üzerinden okuyarak, İran’ın askeri baskılara rağmen siyasi olarak çöktürülmediği, buna karşılık ABD ve İsrail’in bölgesel hedeflerinde önemli kırılmalar yaşadığı görüşünü öne çıkarıyor.

Yazıda özellikle Robert Kagan’ın, İran ile yaşanan çatışmaların modern Amerikan stratejisi açısından “en büyük yenilgilerden biri” olabileceğine dair değerlendirmesine yer veriliyor. Bu çerçevede, Batı’da yaygın olan “İran’ın askeri ve ekonomik olarak zayıflatıldığı” görüşüne karşılık, sahadaki siyasi sonuçların daha farklı bir tablo ortaya koyduğu savunuluyor. Tarihsel örnekler (Vietnam, Afganistan, Irak) üzerinden, askeri üstünlüğün her zaman siyasi başarıya dönüşmediği vurgulanıyor.

Analize göre çatışmanın merkezinde yalnızca nükleer program ya da yaptırımlar değil, daha geniş bir bölgesel güç mücadelesi bulunuyor. ABD ve İsrail’in hedefi, İsrail merkezli bir güvenlik düzeni kurarak İran’ı bu denklem dışında bırakmak ve “Yeni Orta Doğu” olarak tanımlanan bir vizyonu hayata geçirmekti. Bu vizyonun; Abraham Anlaşmaları, ekonomik koridorlar ve İsrail’in bölgesel üstünlüğünü pekiştiren bir düzen üzerine inşa edildiği ifade ediliyor.

Ancak 7 Ekim 2023 sonrası gelişmelerin bu planı ciddi biçimde sarstığı ileri sürülüyor. Gazze’den Lübnan’a, Yemen’den Suriye ve Irak’a kadar uzanan çatışma hattının genişlemesiyle birlikte, bölgedeki krizlerin birbirinden bağımsız değil, aksine birbirine bağlı olduğu görüşünün güç kazandığı belirtiliyor. Bu süreçte İran’a yönelik yaptırım, suikast, siber saldırı ve iç istikrarsızlık yoluyla rejim değişikliği hedefinin sonuç vermediği, İran devlet yapısının ve komuta zincirinin ayakta kaldığı ifade ediliyor.

Metnin en dikkat çekici bölümlerinden biri, “İslamabad Mutabakatı” olarak adlandırılan düzenlemedir. Analize göre bu mutabakat, yenilmiş bir tarafa dayatılan şartlardan ziyade, ABD-İsrail stratejisinin geri çekilişi olarak yorumlanmaktadır. Buna göre ABD’nin İran ve bölgedeki müttefikleriyle çatışma hatlarında kalıcı askeri operasyonları sonlandırması, özellikle Lübnan cephesi dahil olmak üzere gerilimin düşürülmesi hedeflenmektedir. Ayrıca tarafların egemenliğe saygı göstermesi ve iç işlerine müdahalenin sona ermesi gibi maddeler öne çıkarılmaktadır. Bu durum, uzun süredir tartışılan “rejim değişikliği” yaklaşımından geri adım olarak değerlendirilmektedir.

Ekonomik ve jeopolitik boyutta ise deniz güvenliği, yaptırımların hafifletilmesi, petrol ihracatının yeniden normalleşmesi ve dondurulmuş varlıklara erişim gibi başlıkların gündeme geldiği belirtilmektedir. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemi vurgulanarak, küresel enerji ve ticaret akışının kırılganlığına dikkat çekilmektedir. Körfez bölgesinin sadece petrol değil, aynı zamanda helyum ve gübre gibi kritik küresel tedarik zincirlerinde de önemli rol oynadığı ifade edilmektedir.

Askeri açıdan bakıldığında ise analiz, ABD ve İsrail’in gelişmiş savunma sistemlerine rağmen (THAAD, Arrow, David’s Sling vb.) çatışmaların maliyetli ve sürdürülemez bir hale geldiğini savunuyor. Buna karşılık İran ve “Direniş Ekseni” olarak adlandırılan yapıların ciddi kayıplar vermesine rağmen tamamen tasfiye edilemediği, Hamas, Hizbullah ve Yemen ile Irak’taki bazı grupların varlığını sürdürdüğü belirtiliyor.

Sonuç olarak analiz, savaşın nihai sonucunun yalnızca askeri kayıplarla değil, siyasi hedeflerin gerçekleşip gerçekleşmemesiyle ölçülmesi gerektiğini vurguluyor. Bu çerçevede, İran’ın temel hedefi olan “rejim değişikliğini engelleme” stratejisinde başarılı olduğu; buna karşılık ABD ve İsrail’in bölgesel düzen kurma ve İran’ı sistem dışına itme hedeflerinde ciddi başarısızlıklar yaşadığı ileri sürülüyor.

Kaynak: The war on Iran was a strategic disaster for America and Israel | Middle East Eye

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA