Basına Yansıyan ABD-İran Mutabakatında 14 Maddenin Analizi

Washington ile Tahran arasında varılan yeni mutabakat, Trump'ın duyurduğu türden geleneksel bir anlaşma ya da 2015 tarihli JCPOA'ya (Nükleer Anlaşma) bir geri dönüş niteliği taşımıyor. Tahran, bölgedeki tüm dengeleri kökten sarsacak ve hukuki bağlayıcılığı olan yepyeni bir belgeyi yasallaştırmayı başardı. Analizler, bu metnin İran'ın neredeyse hiçbir stratejik ödün vermeden maksimum kazancı elde ettiği, tamamen tavizler üzerine kurulu asimetrik bir mimari olduğunu gösteriyor.

h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Yeni mimarinin finansal ve askeri sacayakları, Batı bloku açısından oldukça radikal taahhütler içeriyor. Belgede, ABD ve ortakları tarafından sağlanan ve herhangi bir geri ödeme mekanizması bulunmayan 300 milyar dolarlık devasa bir yeniden yapılandırma taahhüdü yer alıyor. Bu miktar, doğrudan İran ekonomisine yapılacak yatırımları kapsıyor. Finansal akış bununla da sınırlı kalmayıp, İran'ın dondurulmuş 24 milyar dolarlık varlığının serbest bırakılmasını öngörüyor ki bu kaynağın yarısı henüz esas nükleer müzakereler başlamadan doğrudan transfer ediliyor. Askeri sahada ise Washington, deniz ablukasını 30 gün içinde tamamen kaldırmayı ve Amerikan askerlerini İran çevresindeki yakın çeperden çekmeyi hukuken kabul ediyor.

Hürmüz Boğazı: Kritik Kontrol Noktası

Stratejik su yollarının yönetimi konusunda da ipler tamamen Tahran'ın eline geçiyor. Küresel petrol ihracatının beşte birinin transit geçiş koridoru olan Hürmüz Boğazı yeniden açılıyor ancak bu süreç tamamen İran'ın dikte ettiği şartlar altında yürütülüyor. Washington, Tahran yönetiminin bu stratejik koridordaki mutlak yönetimini ve hakimiyetini sadece tanımakla kalmıyor, atılan imzalarla bu statüyü uluslararası hukuk zemininde resmen meşrulaştırıyor.

Nükleer 9. Madde: Yükümlülük İçermeyen Bir Formalite

Metnin nükleer başlıkları içeren 9. maddesi, derinlemesine incelendiğinde somut bir yükümlülük barındırmayan bir formaliteden ibaret kalıyor. İran, metinde sadece nükleer silah üretmeme yönündeki asırlık taahhüdünü yineliyor. Buna karşılık Batı dünyası; uranyum zenginleştirme faaliyetlerine bir üst tavan getiremediği gibi, mevcut santrifüjlerin sökülmesine dair bir talepte de bulunamıyor. Herhangi bir yeni denetim rejimi içermeyen mutabakat, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) erişim yetkilerini de hiçbir genişletme olmaksızın mevcut eski anlaşmalar çerçevesinde sınırlandırıyor. Esasen İran, nükleer alanda yeni hiçbir taviz vermemiş oluyor; belge sadece Tahran'ın son yirmi yıldır zaten uluslararası camiaya beyan ettiği genel prensipleri hukuki olarak kayda geçiriyor.

14. Madde: Tüm Temel Yaptırım Gerekçelerinin Kaldırılması

Mutabakatın en stratejik ve sarsıcı hamlesi ise son madde olan 14. maddede gizli duruyor. İran'ın balistik füze programı ile Hizbullah, Husiler, Irak ve Suriye'deki İran yanlısı gruplardan oluşan direniş eksenine sağladığı destekler, müzakere gündeminden sonsuza dek çıkarılıyor. Bu durum, ABD'nin bu iki kritik konuyu bir daha asla yaptırım veya baskı aracı olarak masaya getirmeyeceğini hukuken taahhüt etmesi anlamına geliyor. Böylece Washington'ın son 15 yıldır Tahran'ı çevrelemek, yaptırım uygulamak ve askeri baskı kurmak için kullandığı iki ana argüman, müzakere sahasından tamamen tasfiye edilmiş oluyor.

Usul Boşluğu ve Masadaki Asimetri

Metne göre nükleer parametrelerin resmi olarak 60 günlük bir pencerede tartışılmaya devam etmesi planlanıyor. Ancak bu müzakereler başlarken Amerikan askerleri çeperden çekilmiş, deniz ablukası kaldırılmış, 12 milyar dolarlık nakit çoktan transfer edilmiş ve füze programı sonsuza dek kapsam dışı bırakılmış olacağı için yeni bir statüko doğuyor. Bu asimetrik tabloda Washington'ın elinde yaptırım veya baskı uygulayabileceği hiçbir diplomatik kaldıraç kalmıyor. İran, ikinci raunt başlamadan önce stratejik olarak istediği her şeyi ilk aşamada elde etmiş oluyor.

Sistemsel Çıkarımlar ve Yeni Dönem

Bu yeni diplomatik mimari, küresel ve bölgesel sistem açısından dört temel çıkarımı kaçınılmaz kılmaktadır:

Birinci çıkarım, İran'ın sahada tek bir kurşun bile atmadan hem hukuki hem de stratejik düzeyde devasa bir zafer kazandığı gerçeğidir. Nitekim İran Dışişleri Bakan Yardımcısı'nın belgeyi "tam bir zafer" olarak nitelendirmesi bir iç propaganda değil, doğrudan metnin içeriğiyle doğrulanan somut bir tespittir.

İkinci çıkarım, ABD'nin bölge politikasında tarihi bir doktrin değişikliğine gittiğini gösteriyor. Washington yönetimi, yıllardır uyguladığı "azami baskı" politikasını fiilen terk ederek, sadece diyalog kurabilme imkanı adına müzakere öncesi "azami taviz verme" politikasına geçiş yapmıştır. Finansmanı serbest bırakarak, askeri ablukayı kaldırarak ve tüm ikincil ajandaları masadan silerek bu diyaloğun bedelini peşinen ödemiştir.

Üçüncü çıkarım, bu emsalin uluslararası ilişkilerde oyunun kurallarını kökten değiştireceğidir. Artık küresel aktörler için İran'a karşı yaptırımların değil, sadece taviz stratejisinin işlediği tescillenmiştir. Bu durum, bölge devletleri ve küresel güçlerin Tahran ile ilişkilerinde mevcut yaklaşımlarını hızla gözden geçirmeleri için doğrudan bir sinyal niteliğindedir.

Dördüncü ve en tehlikeli çıkarım ise yeni formattaki bu nükleer uzlaşının, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi açısından, masada hiçbir anlaşmanın olmamasından bile daha büyük riskler barındırmasıdır. İran tüm teknolojik yeteneklerini ve altyapısını eksiksiz korurken, füze programını uluslararası alanda meşrulaştırmakta ve yüz milyarlarca dolarlık taze kaynağa erişim sağlamaktadır. Üstelik tüm bu devasa gücün karşısında geriye kalan tek sınırlayıcı unsur, Tahran'ın tamamen kendi gönüllü sözünden ibarettir.

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA