Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Uzak Doğu’da Yeni Güvenlik Arayışları: Japonya ve Güney Kore

Güray ALPAR
15 Haziran 2020 19:42
A-
A+

Algı çevremizde olup bitenlerin farkına varmamızı sağlayan bir süreçtir. “Uzak Doğu” kavramı Avrupa merkezli yaklaşımlarda, Asya kıtasının doğusu ve güneydoğusundaki ülkelere sonradan verilen isimlerdir. Aynı bölgelerde yer almasına rağmen Avustralya ve Yeni Zelenda’nın bunun dışında tutulması da bu söyleme maksatlı yaklaşımı ortaya koyar. Diğer taraftan bu anlayışta Avustralya dışında tutulurken, ona göre çok daha yakındaki Pakistan’ın neden Uzak Doğu ülkesi olarak gösterildiğini de anlamak mümkün değildir. Oysa tarihi ve kültürel açıdan düşünüldüğünde bu coğrafyaların Türklere “uzak” olmaktan ziyade çok “yakın” olduğu da açıkça görülür.  

Avrupa’ya göre “uzak”, Türklere göre ise “yakın” olarak değerlendirilen bu coğrafya da stratejik önemdeki iki ülkenin özellikle incelenmesi gerekir: Japonya ve Güney Kore.

Bu iki ülkenin de kültürü Türk Kültürü ile benzerlikler gösterir. Finli dil bilimci Ramstedt’e göre, Korece ile Türkçe kardeş dillerdir. Yine ona göre, Japonca ile Eski Türkçe arasında kuvvetli akrabalık belirtileri vardır. Bunun yanında Japon ve Kore dilleri birbirine benzer özellikler taşır ve Çince’den ayrılır.

Altay Dil Teorisi; Türk, Moğol, Mançu, Kore ve Japon dillerinin ortak bir kaynaktan geldiği görüşünü savunur (Ramstedt, A Comparision of Altaic Languages with Japanese: 1924). Bu görüşü ilk ortaya atan, Finli Bilim İnsanı dilbilimci Türkolog John Gustav Ramstedt (1873-1950)’dir. Ramstedt hayatını bu alana adamış ve uzun yıllar Asya’da kalarak Altay dilleri üzerinde incelemeler yapmıştır. Ramstedt, bütün klasik Altay dilleri yanında Korece ve Japonca diline de son derece hâkim bir dil bilimcidir. Onun “Einführung in die Altaische Sprachwissenschaft” (Altay Dilbilimine Giriş) isimli; Türkçe, Moğolca, Mancu-Tunguzca ve Korece’yi ses ve şekil yapıları açısından inceleyen eseri ölümünden sonra basılmıştır. Ramstedt’e göre Ana Altayca dört diyalekte ayrılmıştır: Ana Türk dili ve Ana Kore dili asıl dil grubunun güney, Ana Moğolca ve Ana Mançu-Tunguzca ise kuzey kısmını oluşturur. Bunun dışında Ramstedt’in, Altay dillerini Japonca ile karşılaştırdığı makalesi ile Korece etimoloji çalışmaları bu alanda çığır açmıştır.

Japon ve Kore kültürleri Türklere oldukça yakındır. Japon kültürünü anlatan birkaç önemli eserin incelenmesi (Benedich: 2011, Güvenç: 2010) veya Kore Savaşında yaşanan gerçek bir hikâyeden uyarlanan, yönetmenliğini Can Ulkay’ın yaptığı 2017 yapımı Türk-Kore ortak yapımı “Ayla” filminin izlenmesi bile bu ülkeler ile Türkiye arasındaki derin bağları ortaya koymaya yeter.

Birçok Koreli tarihçi kendi kökenlerini Türk ve Altaylara dayandırır. Türkler ve Koreliler bu coğrafyada binlerce yıl birlikte yaşadı. Sonrasında yaşanan büyük göç esnasında Türkler Batıya, Koreliler ise Doğuya göç etti. Bir dönem Kore’de bulunmuş olan Türkler, Göktürkler döneminde özellikle Kore Krallıklarından Goguryo Hanedanlığı ile kuvvetli irtibatlara sahipti ve birçok konuda ittifak yapmışlardı. 13 yüzyıl önce Göktürklerle Koreliler “Salsu Savaşı”nda Çinlilere karşı birlikte savaşmıştı. Yüzyıllar sonra 1950-1953 yılları arasında Türk askerlerinin bu kez Korelileri kurtarmak için on binlerce kilometre uzaktan gelerek yaptıkları ise her iki ülke arasındaki bağları daha da kuvvetlendirdi. Bu savaşta 5090 Türk askeri savaşmış, bunlardan 741’i şehit olurken, 2.000’den fazla Türk askeri de gazi olmuştur.

Korece dilbilgisi kuralları ve cümle sıralaması Türkçe’ye çok yakın. Örneğin, Korece de Türkçe gibi sondan eklemeli bir dil. Kore dilinde de fiil Türkçe gibi sonda yer alıyor. Altay dillerindeki “z” ve “ş” seslerinin “r” ve “l” seslerine dönüşümü Korece de de mevcut. Her iki dilde de sözcükler kısa ve genellikle tek, kapalı bir seslemden oluşuyor. Tüm Altay dillerinde olduğu gibi Korece de de ses uyumu mevcut. Kümüş (gümüş), kum (kum), teniz (deniz) gibi 1500’e yakın sözcüğün benzerliği, her iki dil arasındaki akrabalığı kanıtlayıcı bilimsel bir taban ortaya koyuyor ve Türkler bu yüzden Kore dilini daha kolay öğreniyor.

Güney Kore İstanbul Başkonsolosu Teodong Jean’a göre de, aslında Türkler ve Koreliler akraba. Türkler Batı’ya göç ederken, Koreliler Doğu’ya doğru gitmiş. Gittikleri ülkelerde halklarla kaynaşmadan dolayı zaman içinde bazı farklılıklar oluşmuş. Dikkatle incelendiğinde kültürler ve diller arasında hala birçok benzerlikler var. Gelenek ve göreneklerde benzerliklere dikkat çekiyor. Aslında, Orta Asya halklarının ortak yanları, bir akraba topluluğundan dağılma olduğunu zaten gösteriyor. İnsanlara olan sıcak ilgi, güler yüz, kucaklayıcılık, paylaşmayı bilme, yeme ve içirmeden keyif alma, ortak noktalar olarak hemen göze çarpıyor. Konuşma dilindeki birçok kelimedeki benzerlikler de bu tezi güçlendiriyor. Korece ve Türkçe Altay dil ailesinden geliyor. Teodong Jeans’a göre: Türk ve Kore ırkı, aynı atanın, gitgide uzaklaşmış çocukları.

Türklerin iyi ilişkiler içinde bulunduğu ülkelerden birisi olan Japonya’nın bir devlet olarak ortaya çıkışı, birçok Batılı devletten öncedir. Japonya bir devlet olarak ilk defa ortaya çıkarken, İngiltere ve Fransa henüz oluşmamıştı. Devletin kuruluşundan sonra 400 yıl Çin yazısını kullanan Japonlar, 8. yüzyıldan itibaren Çin’le ilişkiler zayıflayınca kendi yazılarını oluşturdular. 13. yüzyıldan itibaren ise Japonya’da, Çin’dekinden farklı bir şekilde kendilerine uyarlanmış “Budacılık” hızla gelişti.

16. yüzyılın sonlarında toplam nüfusu 12 milyon olan Japonya’da, yüz binlerce Hıristiyan bulunuyordu. Hıristiyanlar çoğalınca 1587 yılında misyonerler sınır dışı edildi. 1592 yılında, 160.000 kişilik bir orduyla Japonya, Kore’yi istila provası yaptı. Başarısız olmalarına rağmen, Japonlar bu tecrübelerden daha sonra yararlandılar.

17. yüzyılın başlarında Japonya’daki Hıristiyanların mevcudu bir daha olmayacak şekilde 500.000’in üstüne çıkmıştı. Ardından binlerce Japon’un hayatına mal olacak bir sindirme kampanyası başladı. Önce İngilizler ülkeden kovuldu, 1620 yılında da İspanyollar ve ardından Portekizliler. Durumu konuşmak için gönderilen elçiler de öldürüldü. 1630’lara gelindiğinde Hıristiyanlık din olarak Japonya’dan silinmişti.

1850’lerde Japonya hala geri bir durumdaydı, ancak ileriyi görebilen akıllı liderleri sayesinde muazzam bir gelişme gösteriyordu. Yeni döneme uyum sağlayabilen modern yapısıyla silahlı kuvvetleri 1895 yılında Çinlileri bozguna uğratmayı başardı. Japonlar bundan sonra kendisine hedef olarak Rusları seçtiler. Çatışmalar Kore ve Japonya’nın karşısında Asya’nın doğu kıyılarında yer alan Mançurya üzerineydi. Japonların, Rusya’da iyi bir istihbarat şebekeleri vardı. Rusların hazırlıksız olduklarını biliyorlardı.  Bunun dışında Rusların bu bölgeye kuvvet taşıyabilecek tek hatlı yavaş bir demiryolu şebekesi vardı ve en önemlisi bu bölgede kuvvetli olan Japon donanmasına karşı kendilerine yardım edecek bir müttefikleri yoktu.

Japonlar 1904 yılında aniden Kore körfezindeki Rus donanmasına saldırdılar. Ardından Japon kuvvetleri karaya çıkarak Seul kentini ele geçirdiler. İngiliz ve Amerikalılar gizliden Japonların tarafını tutuyordu. Mançurya’daki Rus kuvvetlerinin komutanı destek kuvvetleri gelene kadar zaman kazanmak için geri çekilerek beklemek taraftarıydı ancak kendisine derhal saldırıya geçme emri verildi. Eksik kuvvetlerle ve hazırlıksız olarak yapılan saldırı büyük bir hataydı ve Ruslar ağır bir yenilgiye uğradılar. Ruslar defalarca yenilenen Japon saldırılarına dayanamadılar ve Japon topçuları Rusların bu bölgedeki donanmasından kalanları yok etti. Ruslar bölgede donanma desteğinden mahrum kalmıştı. Bölgedeki donanmalarını takviye için ya Karadeniz ya da Baltık Donanmalarını sevk etmeleri gerekiyordu. Takviye için en uygun donanma Karadeniz Donanmasıydı.

Ancak Osmanlılar bu dönemde Rusların Karadeniz Donanmasının geçişine izin vermediler. Baltık Donanmasının ise bölgeyi Sibirya’dan desteklemeleri için 6000 mil, Afrika’dan dolaşması için ise 33.000 mil gibi uzun bir yol yapması gerekiyordu. Osmanlıların izin vermemesi üzerine Ruslar bir hata daha yaparak, eski ve yetersiz Baltık donanmasını burayı desteklemek üzere gönderdiler. Eğitim ve teçhizat eksikliği bulunan eski gemilerin, Afrika’yı dolaşarak buraya ulaşması bir mucizeydi. 1905 yılında Baltık donanması uzun bir yolu dolaştıktan sonra yorgun argın Kore ile Japonya arasındaki Çuşima Boğazı’na ulaştı. Ancak 32 Rus gemisinden oluşan donanmanın hemen hemen tamamı Japonların yaptığı ani bir saldırıda yok edildi. Bu deniz savaşı, modern çelik gövdeli savaş gemilerine sahip donanmalar tarafından yapılan ve kazanan tarafın kesin olarak belli olduğu tek deniz savaşı olarak tarihte yerini almıştır. Rus Amirali Vladivostok’a giden en kısa istikamet olduğu için bu rotayı seçmişti. Ancak Japonlar bunu önceden tahmin ederek, buna göre tertiplenmişlerdi. Japon gemileri 30 kilometre hıza ulaşırken, Rus gemileri neredeyse bunun yarısı bir hıza sahipti. Savaşı Japonlar kazanıp bu bölgedeki Rus üstünlüğünü sonra erdirdi. Türkler ise bu savaşta Japonlara büyük bir yardımda bulunmuş oldu.

Aslında Osmanlıların Japonlara yardımı bir tesadüf değildi. 1887 yılında Japon Prensi Komatsu Akihino, Osmanlı Başkentini ziyaret ederek Sultan II. Abdülhamid ile görüşmüş ve Japon İmparatorunun padişaha hediyesi olan Krizantem Nişanını takdim etmişti. Bu olaydan sonra Ruslara karşı ters cepheden Japonlarla ittifak yapılabileceğini düşünen II. Abdülhamid, Japonlarla ilişkileri geliştirme kararı alarak, eğitim gemisi süsü verilmiş Ertuğrul Savaş Gemisini imparatora İmtiyaz Nişanı vermek üzere Japonya’ya göndermiştir.

Ertuğrul Gemisi 1874 yılında İstanbul tersanesinde inşa edilmişti ve üzerinde 25 top bulunuyordu. O dönemde İngilizler donanmayı ıslah etme adına gemileri kontrol ediyordu ve geminin baş çarkçısı Harty isimli bir İngiliz binbaşıydı. Harty geminin bu göreve gitmesini istemiyordu ve uzun yola gidemez raporu vermişti. Ayrıca Bahriye Erkan-ı Harp Dairesinde görevli Woods Paşa’da aynı yönde görüş bildirmişti. Yıllar sonra 1. Dünya Savaşı öncesinde İngiliz ve Ruslar işbirliği yapınca, Ruslar İngilizlere neden Osmanlı Donanmasını iyileştirmek için yardım ettiklerini sorduklarında, İngilizler Ruslara, böyle bir şey yapmadıklarını eğer kendileri müdahale etmeseydi Almanların Osmanlı Donanmasını adam edeceklerini söylemişlerdi. Aslında İngilizler o dönemde Osmanlı Donanmasını sabote etmişlerdi.

Ertuğrul gemisine, Japonlarla ilişkileri geliştirme yanında, gidiş yolu üstündeki Müslüman halka ve ülkelere bayrak göstererek moral verme görevi de verilmişti.

Gemi 14 Temmuz 1889 tarihinde İstanbul’dan hareket etti. Cidde ve Yemen’e uğradıktan sonra Hindistan’ın bombay şehrine gelen gemi, geçtiği her yerde Müslüman ahali tarafından coşkuyla karşılandı. Mürettebat Cuma namazı için camiye gittiğinde halk önlerini keserek saygı ve sevgi gösterilerinde bulundu. Öyle ki Bombay limanında gemiyi günde neredeyse 25.000’e yakın kişi ziyaret ediyordu. O tarihte Hindistan’a yayın yapan “Advocate” gazetesi (29 Ekim 1889) geminin halk üzerinde tesirini öve öve bitiremiyordu. Aynı olaylar Sri Lanka’nın başkentinde de gerçekleşti. Burada yaşayan 300.000 kişiden 200.000’den fazlası gemiyi ziyaret ederek Türklerin başarısı için dualar etmişti. Singapur’a ulaşan Ertuğrul Gemisi fırtına nedeniyle burada 4 ay kaldı. Bu esnada Sumatra, Cava ve Siyam gibi yerlerden gelen Müslüman heyetler gemi komutanını ziyaret ederek sorunlarını ilettiler. Yine bu süre zarfında gemi komutanı Albay Osman Bey Tuğgeneral rütbesine terfi etti. Gemi daha sonra sırasıyla Saygon, Hong Kong ve Nagasaki gibi limanlarına uğradı ve 07 Haziran 1890 tarihinde Japonya’nın Yokohama limanına ulaştı. Daha sonraki limanlarda da Müslüman halkın ziyaretleri geminin gönderilmesindeki amaca fazlasıyla hizmet etmiş ve Müslüman halka büyük bir moral vermişti. Bu açıdan Ertuğrul gemisi diplomatik bir görevi de başarıyla gerçekleştirmiş oldu. Geminin çok büyük bir ilgiye mazhar olması ise sömürgeci devletlerde ister istemez bir tedirginlik yarattı.

Japonya’ya ulaşan gemi Japon yetkililer ve halk tarafından çok iyi bir şekilde karşılanmış ve gemi komutanı ve heyeti Tokyo’da Japon İmparatoru Meiji tarafından kabul edilmişler ve Sultanın mektubu ile hediyelerini kendisine sunmuşlardır.

Japonların fırtına uyarısına rağmen geciktiğinden dolayı tekrar dönmek için yola çıkarılan gemi 16 Eylül 1890 tarihinde Oşima Burnu’nda kayalıklara çarparak battı. Kazada gemi komutanı ve 526 mürettebat şehit olmuş çoğu yaralı halde sadece 69 kişi kurtulabilmiştir. Olayı haber alan Japonlar buna çok üzülmüş, İmparator kazadan kurtulanları 2 savaş gemisi ile İstanbul’a göndermiştir. Bu olayda Japon İmparatoru yanında, Japon halkının da şehit olanlar için aralarında topladıkları yardımı ailelerine verilmek üzere göndermeleri iki ülke arasında sağlam bağların oluşmasını sağlamıştır. Nitekim 1905 Japon-Rus Savaşında Osmanlıların Japonlara desteği de bu ilişkilerin gelişmesinin bir sonucudur.

Japonlar II. Dünya Savaşı’nda, neredeyse 7,5 milyon kilometrekarelik bir alana hükmeder hale gelmişlerdi. Japonlar 1937 yılında Çin’e saldırdılar. Japonların Mançurya üzerinden Moğolistan’a ilerlemeleri ise onları Ruslarla karşı karşıya getirdi. Savaşta Çin Hindi’de, Japonların eline geçmişti. Vietnam, Laos ve Kamboçya’da üç bağımsız devlet kurulmasını ve bölge halkının milliyetçilik duygularının körüklenerek halkın silahlandırılmasını sağlayan da Japonlar olmuştur. Japonlar etki alanlarını Hindistan’a kadar uzatmışlardı. Bu İskender’in kurduğu imparatorluktan (5,4 milyon kilometrekare) bile büyüktü. Japonların, Pearl Harbour’a saldırması ile ABD savaşa girdi. Aslında Amerikalılar, Japonların bölgede etkili olmasını istemiyorlardı ve bu nedenle Japonya’ya yönelik petrol ambargosu uygulamaya başlamışlardı. Bu durumda Japonlar için saldırmaktan başka çare kalmamıştı. Pearl Harbour saldırısı bir anlamda mecburi bir saldırı olmuştu. Nitekim Japonlara bu savaşı kaybettiren de enerji kaynakları ile bağlantısının kesilmesi oldu.

Japonların hem Pasifik hem de Hint Okyanusu’nda aynı anda güçlü olabilecek kaynakları yoktu. Ayrıca uzun bir yıpratma savaşına uygun sistemler geliştirememişlerdi. Güneydoğu Asya’dan elde ettikleri kaynakları Japonya’ya taşıyacak sistemleri olmadığı gibi, bunları taşıyan nakliye gemilerini de koruyamadılar. Kısaca istifade edemedikleri kaynaklar için güçlerini boşuna dağıttılar. Yine Japonlar, aynı anda birkaç seferi birden yürütmeye çalışma hatasına kapıldılar. Sırayla ve her birine yeterli güç tahsis ederek bu harekâtları sürdürebilselerdi sonuç daha farklı olabilirdi. Tahkim edilmiş ve iyi savunulan bazı adalara, Amerikalılar doğrudan saldırmak yerine, bunları tecrit ettiler ve savaşın sonuna kadar Japonları buralarda beklettiler. Diğer taraftan Japonların, ordularının yarıdan fazlası olan, 3 milyondan fazla Japon askerini savaşın sonuna kadar Çin’de boş yere tutmamaları gerekiyordu. Ayrıca Japonlar halkı kazanmayı bilmediklerinden, gittikleri yerlerde kendilerine halkı düşman etmişti. Çin’de de halkın Japonları pek sevdiği söylenemezdi. Hatta nefret ediliyorlardı. Bu yüzden savaşın son haftalarında yığınaklarını tamamlayan Ruslar, zırhlı tümenleriyle taarruz ederek Çin’deki Japon ordusunu kolayca dağıttılar. Japonların bu anlamda Kore’de de sorunları vardır.

Yine de Atom Bombası kullanılana kadar Japon direnci inanılmazdı. Üstünlüklerini kaybettikten sonra bile Japonlar, çeşitli yöntemler denediler ve bazı bölgelerde başarılı savunmalar yaptılar. Hatta patlayıcı yüklü kamikaze uçaklarla saldırılarda bulundular. Japonya’nın güneyinde yer alan Okinava’da; 700 uçakla, 36 gemiyi batırmayı, 368’ine ise zarar vermeyi başarmışlardı. Ayrıca denizaltılara yüklenebilen uçaklar bile yapmışlardı. Ancak stratejik düzeyde savaşı kaybettiklerinin onlar da farkındaydı. Ama yine de savaşmaya devam ettiler.

1.Dünya Savaşı’nda Amerikalılar, 12 kilometrekare genişliğinde ufak bir ada olan, “Iwa Jima” adasını ele geçirmek istediler. Her şeyin çok kolay olacağı düşünülüyordu. Ancak Japonlar bu adayı günlerce uğraşarak yer altından tünellerle birbirine bağlamışlar ve yer altına 1.500’den fazla korugan yapmışlardı. Bu tünellere ise beklenilmeyecek şekilde 27.000 kadar asker yerleştirmişlerdi. Amerikalılar çıkarma yaptıklarında çok fazla zayiat vermelerine rağmen kimseyi göremediler. Öyle ki, ilk Japon askerini teslim aldıklarında bir aydan fazla bir zaman geçmişti. Adayı ancak 75.000’den fazla askerle ve 25.000’e yakın kayıp vererek ele geçirebildiler.

Atom bombasının kullanılması ise Japonlar için tam bir yıkım oldu. Japonya’nın bu safhadan sonra başka çaresi kalmamıştı. O zamana kadar İmparator halka hiç hitap etmemişti. Savaş sonunda Amerikalılar bütün gelenekleri çiğneyerek, Japon İmparatorunu halka hitap ettiriyordu. İmparator “yenildik” diyememiş, sadece: “Savaşın seyri, lehimize olduğu söylenemeyecek şekilde gelişmiştir.” demişti.

Savaşta teslim olan Japonları ağır şartlar bekliyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da ABD Japonya’yı, General McArthur komutasında tesis ettiği askeri yönetim ile 7 yıl yönetecek ve bu süre boyunca Japon bayrağı ve milli marşı yasaklanarak, diğer ülkelerle diplomatik ilişki kurmasına izin verilmeyecekti. ABD’nin yanı başında kendisini kuşatacak bir kuvvetin oluşmasına izin vermeye niyeti yoktu. Savaşta Japonlar karşısında zorlanan ABD bir daha karşısında böyle güçlü bir devleti görmek istemiyordu.

Bu zorlukları yaşayan Japonlar, çalışkanlıkları ve sabırlarıyla bunu aşmayı başardılar. Japonlar savaştan 5 yıl sonra toparlandılar ve 1950’lerden sonra her yıl daha da büyüdüler. Petrolü ve taşkömürü olmayan bu ülke, 1970’lere gelindiğinde dünyanın en büyük 3. çelik ve otomobil üreticisi olmuştu ve dünyadaki ticaret gemilerinin yarısını imal ediyordu. Ardından elektronik üretiminde de atılım gerçekleştirdiler.

2.Dünya Savaşı sonrasında ABD tarafından silahsızlandırılan Japonya için Anayasasına göre sadece öz savunma gücü oluşturma hakkı tanınmıştı. Japonlar hala savaşı bir çözüm aracı olarak görmüyor. Ancak bölgede ortaya çıkan Çin ve Kuzey Kore gibi tehdit algısına istinaden bu durum zaman içinde değişti ve dengeleme adına silahlanmasına izin verildi.

Öz Savunma Güçlerinin silahlı bir güce dönüşmesi çabaları çok önceden başlasa da özellikle 2004 yılından itibaren arttığı görülüyor. 2011 yılında Japonlar, başka ülkelerle AR-GE çalışmalarına girdiler ve ihracata yönelik silah üretiminin önündeki yasal engelleri güvenlik ve barışa katkı gerekçeleri ile kaldırdılar. Böylece Filipin ve Vietnam gibi ülkelere gemi ve uçak satışı, kiralaması veya bağışı yapmaya başladılar. 2013 yılının sonunda ise Japonya ilk Ulusal Güvenlik Stratejisini açıkladı. Ardından Japonlar savunma bütçelerini artırdılar ve benzer anlaşmalar için Yeni Zelanda, Avustralya ve Hindistan gibi bölge ülkeleri yanında, ABD ve İngiltere gibi Batılı ülkelerle de irtibata geçtiler. 2018 yılında ise uzay, siber güvenlik ve elektromanyetik dalgalar üzerinden yeni savunma kabiliyeti oluşturmayı hedefleyen 10 yıllık savunma programlarını yürürlüğe soktular. Burada dikkat çeken husus, Japonlar bir yandan ABD ile uyumlu savunma sistemleri geliştirirken diğer yandan ABD’ne bağımlılığı en aza indirmeyi hedefliyor olmalarıdır. Bu bir noktada ABD’ne olan güvensizliğin de bir ifadesi olup, Japonya’nın bölgede yeni güvenlik arayışlarını göstermektedir.

Güney Kore ve Japonya, Türklere oldukça yakın stratejik önemdeki iki ülkedir. Bölgede barış ortamının devam etmesi en büyük arzudur. Ancak geçmişten gelen sorunlar ve mevcut oluşumlar bu durumun bir noktada sona ereceğini de göstermektedir. Bu kapsamda ABD, Çin’i çevreleme politikası gereği Çin’in karşısına; Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda, Vietnam ve en önemlisi Hindistan gibi ülkeleri çıkarmak istemektedir. ABD merkezli bağımsız Global Firepower kuruluşunun 2020 raporuna göre, dünyanın en güçlü orduları arasında ABD ve Rusya’dan sonra Çin 3, Hindistan 4, Japonya 5 ve Güney Kore 6. sırada gösterilmektedir. Bu bölgedeki herhangi bir çatışmaya dünyanın en güçlü ordularının katılması anlamına gelmektedir. Böyle bir durum bölge açısından felaket demektir ve kesinlikle arzu edilmez.   Türkiye’nin bu ülkelerin hepsiyle tarihten gelen iyi ilişkileri bulunmaktadır ve bölgedeki huzur ve güvenlik ortamının bozulmasını istememektedir. 


Kaynakça:

Benedich, Ruth. (2011). Krizantem ve Kılıç, Çev. Türkan Turgut, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul.

Cumucica, Nogaica. (1991).  G. J. Ramstedt’s Kumyk anda Nogay Materials Edited and Translated by Emine Gürsoy, Naskali. Harry Halen, Memoires de la Societe Finno- Ougriennne: Helsinki.

Cecil, Robert. (1975). Hitler’s Decision to Invade Russia, Davis-Poytner: Londra.

Güvenç, Bozkurt. (2010). Japon Kültürü, Boyut Yayın Grubu: İstanbul.

http://www.beyazperde.com/filmler/film-249882/(alıntı tarihi: 12 Haziran 2020).

https://acikders.ankara.edu.tr/mod/page/view.php?id=18677 (Alıntı Tarihi: 12 Haziran 2020).

Morris, Ian. (2012). Dünyaya Neden Batı Hükmediyor, Çev. Gül Çağalı Güven, Alfa Basım Yayım: İstanbul.

Ponting, Clive. (2011). Dünya Tarihi. Çev. Eşref Bengi Özbilen, Alfa Yayınları: İstanbul.

Ramstedt, G. J. (1924). A Comparision of the Altaic Languages With Japanese (Transaction of the Asiatic Society of Japan, Second Series I.

Ramstedt G.J. “Einführung in die altaische Sprachwissenschaft (Altay Dilbilimine Giriş I-III). Yayımlayan Pentti Aalto, 1952-1966: Helsinki.