Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Toplumsal Travma ve Kendini Arayan Ülke: Yunanistan

Güray ALPAR
21 Haziran 2022 10:44
A-
A+

Yazmak istemezdik ama başka çare bırakmadılar, artık bilmeleri gerekiyor. Türkler, yapıları gereği geçmişi çabuk unutma eğilimindedir. Bazen de nezaketlerinden, geçmişte yaşanan kötü olayları karşı tarafa pek hatırlatmak istemezler ve gündeme getirmezler. Ama bu o olayların yaşanmadığı ve karşı tarafın her istediğini yapabileceği anlamına gelmez. Narsistik kişilik bozukluğu; kişinin kendini hayranlık derecesinde mükemmel, üstün, hatasız ve ayrıcalıklı görme rahatsızlığı olup belki de hatırlatma benzer olayların yaşanmaması ve karşı tarafın narkozun etkisinden çıkarak kendine gelmesi için faydalı bile olur. Bu bakımdan kendisine mükemmel bir geçmiş ve harika bir toplum modeli oluşturmuş olan Yunan halkına, kadın ve çocukların olduğu göçmen sallarını deniz ortasında batırarak ölüme terk ettikleri medeni bir ortamda! bazı tarihi olayları yabancı kaynaklara da dayanarak hatırlatmakta fayda olduğu düşünülmektedir.

Günümüzdeki Yunan toplumunun söylemler dışında geçmişle bir bağlarının kalmadığı açık

Yunanistan antik çağlarda, Mezopotamya ve Mısır Medeniyetlerinden etkilenerek, bir dönem bilime öncülük etmişti. Antik dönemde Yunanistan’da Antiphon, Apollonios, Arkhimedes gibi çok sayıda matematikçi yetişmiş, hatta Samoslu Aristarkhos (MÖ 310-230), dünyanın ay ve güneşe görece uzaklıklarını hesaplayan bir yöntem bile bulmuştu.

Yunanistan’ın kuruluşunda, onlarla birlikte savaşmak için Avrupa’dan entelektüeller kişilikler gelmişti. Birçoğu destanlardaki eski Yunanlılarla özdeşleşerek, kendilerine muhteşem bir kimlik oluşturmak arzusundaydı. Ancak bunlardan bazıları, hayallerinde canlandırdıkları antik çağ kahramanları yerine, oradaki yozlaşan Yunanlıları görünce hayal kırıklığına uğradılar ve bunların o eski medeni insanlar olmadığını hemen anladılar. Savaşa gönüllü katılan Prusyalı bir subay şöyle demişti: “Eski Grekler artık yoktur. Solon, Sokratis ve Dimeosthenis’in yerini artık kör cehalet almıştır” (Bolmann:1823). Bunun dışında da Yunanlıların yanında bulunanlardan birçok kişi gördüklerinden tiksiniyor (Gordon, 1832) hatta bazıları da gördüklerinin etkisinde kalarak intihar ediyordu.

Yunanlıların eski Yunanlılar ile bir bağları kalmadığı gibi, matematik ve mantık bilgileri de yok olmuştur. Meis Adası Türkiye’ye 2, Yunanistan ana karasına ise 580 km uzaklıktadır. Bu bilgi, ada Atina yakınına çekilerek taşınmadığı sürece bilimsel bir gerçektir. Fakat 2020 yılında Atina Üniversitesi Profesörlerinden Hristos Rozakis, bir televizyon programında Meis Adası Türk sahillerine daha yakın deyince, üyesi olduğu Yüksek Bilim Konseyinden ihraç edildi. Çünkü Yunan Bilim Konseyinin kafasındaki algıya göre, 580 sayısı 2’den küçüktü ve Meis adası Yunan ana karasının dibinde ve kendilerine daha yakındı. Anlamalıyız ki Türkiye, sağlıklı düşünce yapısına sahip bir toplumla sorunları çözmeye çalışmıyor ve böyle bir toplumla komşu olmak gerçekten çok zor.

Peki Yunanistan nasıl bu hale geldi ya da getirildi. Belki de çoğu Yunanlının dahi farkına varmadığı tarihi belgelerin ortaya konulması konunun daha iyi anlaşılmasına yol açacaktır.

Yunanistan’ın kurulmasına Yunanistan’da değil, St. Petersburg’da karar verildi.

Aslında sorun baştan başlıyor. Sorun, bir ülkenin, “kendi amaçlarına hizmet etsin” diye başka devletlerce kurdurulması. Bölgenin kontrol edilebilmesi için Yunanlıların, Osmanlı Devletinden koparılması ve ona düşman edilmesi gerekiyordu. Ayaklanmaları da Rusya ve Fransa tarafından desteklendi. Fransız ve Rus ajanlar ile Rus konsoloslar adım adım Balkanları dolaşıp insanları kışkırttı. Bu maksatla “Etnik-i Eterya Cemiyeti” kuruldu. Örgütün başı Rus Çarının yaveriydi. Girişim Osmanlı askeri gücü nedeniyle başarılı olamayınca, devreye İngilizler girdi ve 4 Nisan 1826 tarihinde Yunanistan’ın oluşturulmasına ilişkin Rusya ve İngiltere arasında “St. Petersburg Protokolü” imzalandı. Bir yıl sonra ise Fransa’nın da katılımı ile 6 Temmuz 1827 tarihinde Londra Antlaşması imzalandı. 3 ay sonra da her 3 ülke, 20 Ekim 1827 tarihinde Osmanlı-Mısır ortak donanmasını Navarin’de yakarak bölgedeki güç dengelerini bugünlere ulaşacak şekilde değiştirdi. Bundan sonra, Fransa’nın Cezayir’den başlayarak Afrika’ya girişi başlar, İngilizler ise İran ve Mısır gibi yerlere girer. Oysa Osmanlı’nın güçlü olduğu dönemlerde buralara bu ülkeler nüfuz edemez, kontrol edemez, yönetemezdi.

Yunanistan’ın kuruluşunda bilinçli olarak katliamlar yaptırıldı

Bir televizyon programında Yunanlı bir profesör, “Onların tamamen çılgın, bizim ise tamamen masum taraf olduğumuza inanmıyorum.” deyince ortalık karışmıştı (https://mobile.twitter.com). Karışmasının nedeni, Yunanlıların kendilerini her ortamda masum olarak görmeleriydi. Gerçekten de Yunanlılar, yaratılan sahte algı gerisinde, kendilerini ve geçmişlerini lekesiz, tertemiz görme yanlışlığına düşüyor ve bu onların sürekli hata yapmasına neden oluyor.

Bir halkı kontrol etmek istiyorsanız onun çevresindeki halklarla irtibatını kesip, yalnızlaştıracaksınız. Bunun en kolay yolu, Yunanlılar ve Ermenilere yaptırdıkları gibi bunları daha başlangıçta, beraber yaşadıkları insanlara saldırtıp, katliam yaptırmaktır. Ne yazık ki bu sapık düşünce yapısı, 1821 yılından 1922 yılına kadar Avrupa Kıtasında 5 milyon, Kafkaslar ve Anadolu’da ise 2.5 milyondan fazla Türk ve Müslüman’ın katledilmesine neden oldu.

Mora’da başlayan Yunan ayaklanmasında da masum! asilerin ilk bayraklarının üzerinde ters dönmüş bir hilal ve üzerine haç çizilmiş kesik bir Müslüman Türk kafası vardı (Clair, 1972: 9-27). İngiliz yazar Clair şöyle der: “1821 Mart ayında Mora’da yaklaşık 50 bin Türk yaşıyordu. Bir ay sonra Grekler paskalyalarını kutlarken tek bir Müslüman kalmamıştı. Tümüyle ve dünyanın haberi olmadan yok edildiler”. Mora’da sadece 3 günde 40 binden fazla Türk katledilmişti. İngiliz yazar Runciman ise bunun bir kurtuluş savaşı olmaktan çok Türklere ve Müslümanlara karşı bir yok etme hareketi olduğunu vurgular. Mora’daki Yunan ayaklanması, daha başlangıçta planlandığı gibi öldürecek Türk kalmayınca sona ermişti (Finlay: 1842). Yunanlılar tarafından, Türklerin mezarları bile kazılarak çıkan kemikler yakılıyor, küçücük çocuklar kayalara vura vura öldürülüyordu. Bütün bunlar olurken, İngiliz Sömürgeler ve Dışişleri Bakanlıkları kadın ve çocuklara uygulanan vahşetleri seyrederek sadece rapor etmekle yetiniyor, ayaklanmanın elebaşı İpsilandi ise “Savaştayız, her şey olur” diyordu. Ayaklanma sona erdiğinde geride onlar için ağlayan kimse kalmamıştı. Yunan tarihi üzerine Uzman William St. Clai de Yunanlıların katliamını şöyle tarif etmişti: Mora’da soykırım, ancak öldürecek başka Türk kalmadığında sonra ermişti.

Fransız yazar Pier Loti’ye göre “Yunanlılar Türklere katliam yaparken, Avrupa kamuoyuna bunun tam tersi anlatılıyordu. Oysa Yunanlı komutan Teodor Kolokokranis bile “Cuma’dan Pazara kadar Yunan askeri kadın, çocuk demeden bulduğunu öldürdü” diyordu. Bu vahşete şahit olan bazı vicdan sahibi yazarlar bunu kaleme alıp yazarken, bazıları görmemezlikten gelmişti. Sonrasında da yazanlar üzerinde baskılar başladı. Amerika, Fransa, İngiltere ve Almanya’daki kütüphanelerden, sanki kitap yok edilince günahları da yok olacakmış gibi, bazı eserler birer birer yok olmaya başladı. ABD’li yazar McCarthy’nin “Ölüm ve Sürgün” isimli eseri bunlardan sadece birisidir (McCarty, 1995).  Bu eser bireysel bazı olaylardan yola çıkarak, olmamış bazı olayları Türklerin üzerine yıkmaya çalışanların, aslında 19 ve 20. yüzyılda gerçek katliamı ve soykırımı nasıl gerçekleştirdiklerini gösteren bir başvuru kitabıdır. Yunanlılara atalarının yaptıklarını anlamaları için birçok eser arasından David Howarth’ın “Yunan Macerası” kitabı da okumaları tavsiye edilebilir (Howarth, 1976). Howarth, 1821 Yunan ayaklanmasını yerinde incelemiş, ayrıca burada bulunduktan sonra ülkelerine döndükten sonra gördüklerini kitap, makale ve günlük olarak yazan Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan gazeteci ve askerlerin eserlerini tek tek inceleyerek eser haline getirmişti.

Evet vicdanı olanlar bu vahşeti yazarken, bazıları buna ortak olmuştu. Katliamlar diğer şehir, köy ve kasabalarda da sürdürüldü. Navarin, Tripolitsa, Monemvasia, Akrokorinth, Atina, Akrapolis, Dervenaki ve Navplia bunlardan bazılarıdır. Bu arada Türklerle birlikte ele geçirilen Yahudiler de katlediliyordu (Dakin, 1973: 97). Bununla da bitmedi, ayaklanma öncesi 200 binden fazla Türk’ün yaşadığı Girit dahil adalarda katliamlar devam etti ve zamanla tek Türk bırakılmadı. Yıllar sonra Kıbrıs’ta ruhların içine gizlenmiş vahşet tekrar hortladı. Bunu yapan ve medeni insan kılığına giren komşu bir ülke, ASALA’yı da ülkelerinde misafir ettiler, PKK dahil diğer terör örgütlerine de ülkelerinde üs sağladılar. Bir insan komşusuna Yunanlılardan daha fazla kötülük yapamazdı. Üstelik beraber yaşadıkları yüzyıllar boyunca Türkler ne dillerine ne dinlerine ne de kültürlerine dokunmuşlardı. Tamam yıllarca birlikte yaşadık, kültürel benzerliklerimiz çok ama içinizde sakladığınız gerçeği bilerek görüşelim bundan sonra.

Bütün bunlar unutulursa, unutanlar kendilerini masum sanarak aynısını tekrar yaparlar, maruz kalanlar ise uyumaya devam ederek aynı olaya tekrar maruz kalırlar. Önerimiz, Yunan katliamının başladığı tarihin bir anma günü hatta anma haftası olarak düzenlenmesidir. Bu aynı zamanda geride mezarı ve ağlayacak kimsesi kalmamış katliama uğramış olan mazlum insanlara karşı da bir insanlık görevimizdir.

Yunanistan’ı kuranlar eğitim sistemini de kendileri düzenledi

Bugünkü Yunan milli marşının yazarı Dionysias Solomos’tur (1798-1857). Yunan isyanı başladıktan ve Mora’daki katliamlar yaşandıktan sonra 1823 yılında kaleme aldığı şiirler, Yunan (1865) ve Kıbrıs Rumlarının (1966) milli marşlarına esas teşkil etmiştir. Solomos, gayrı meşru olarak dünyaya geldi. Hayatı çalkantılı geçti ve alkolikti (Kriaras,1969: 110-117). İtalyan bir rahipten dersler aldı. Hukuk okumak üzere İtalya’ya gönderildi. İtalyancaya hakimiyeti ona bu ülkede saygınlık kazandırdı. Ancak Yunancası zayıftı ve bu nedenle Yunanca yazmaya başladığında başlangıçta yardım aldı. 1823 yılında, 1821 yılındaki Türklere uygulanan katliamlardan esinlenerek Özgürlük Marşı’nı yazdı. Şiir, çok kısa bir süre sonra Paris’te yayınlandı ve Fransızca yanında diğer dillere de çevrilerek ünlü olması sağlandı.

Aslında Dionsias Solomos’un yazdığı ve Yunan milli marşının temelini oluşturan şiir, Yunanlıların Türkleri katledişini meşrulaştırmaya çalışır. Ona göre Türkler, öldürülmeliydi, çünkü yaşamayı hak etmiyorlardı. Yazdığı şiirden birkaç mısra bile okumak insanı gerçekten ürkütüyor ve şairin sapık ruh hali konusunda fikir veriyor. Daha kötüsü bu ruh hali bir ulusa sirayet etmiş durumda. 150 kıtalık şiirde Tripoliçe’de Türklere yapılan katliamı şöyle anlatılıyor:

Köpekler azalmaktaydı

Daha diye bağırıyorlardı

Daha ve Hristiyanların dudakları

Ateş, ateş diye bağırıyorlardı.

Kan dere gibi oldu

Ve vadiye akıyor

Ve masum ot çiy yerine kan içiyor.

Derin okyanusu

İşte böyle uğuldasın isterdim

Ve dalgasında boğulsun

Her Türk tohumu

Neden muharebe yavaşladı bir an?

Neden az kan?...

Yunan milli kimliği şanlı bir tarihin üzerine oturtulmaya çalışılmış ve kemiklerinden yeniden doğan bir diriliş dizayn edilmeye çalışılmıştı. Akan kan azdı ve insanlar kana susamıştı. Ancak kimse buna hayır demiyordu. Zaten göz yumulan katliamlarla da daha önce birlikte yaşadıkları insanlarla aralarına kan davası sokulmuştu. Şimdi sıra eğitim sistemini düzenleyerek, bunu kuşaktan kuşağa çocukların beynine sokmaktı. Yunan devleti oluşturulunca milli birlik bilincini oluşturmak için eğitim sistemine köklü tarihi olaylar dahil edilerek yapılandırılacaktı.

Oysa, birçok araştırmacı, Yunanlıların Antik Yunan soyundan gelmediğini iddia eder. Örneğin Fallmerayer’e göre 6 ve 10’uncu yüzyıldaki Slav istilaları nedeniyle, ırki ve kültürel manada önemli değişimler meydana gelmiş ve bu yüzden bugünkü Yunanlıların ataları Antik Yunanlılar değildir. Kaldı ki sonrasında gerçekleşen Arnavut istilalarıyla birlikte, onların eski Yunan ile hiçbir bağları kalmamıştır (Skopetea, 1988: 185-186). Aynı şeyleri İngiliz seyyah Leake (Martin Leakei Research in Greece, 1824) ve Edmond About da söyler (Benlisoy, 2002: 262). Ancak Yunan ulusu oluşturma adına, tarih tahrif edilebilirdi çünkü onlar kendilerini nasıl görmek istiyorlarsa tarih öyle yazılmalıydı.

19’uncu yüzyılın sonlarında, Yunanistan’daki ders kitaplarında Yunan ulusunun erdemleri ve üstün zekâları anlatılırken şöyle denir: Dünya’da hiçbir ülke Yunanistan gibi Tanrı’nın inayeti ile kurulmadı. Burada dünyanın en zeki halkı yaşar. İklimi dolayısıyla Yunanlılar sağlıklı bir bünyeye sahiptir (Mitsopoulos, 1900: 39).

Yunan ulusal kimliğini okullar kullanılarak inşa etme süreci, çıkarılan eğitim yasası ile başladı (ΦΕΚ Α87/1836: 458-473). 1834 yılında oluşturulan “Yunan eğitim sistemi de tabi ki bir yabancı tarafından yazılmıştı (Acar, 2019: 55). Yunan asıllı Ord. Prof. Dimitri Kitrikis’e göre; Batı Osmanlı’yı yıkmak için milliyetçilik ve ırkçılık mikrobunu yaydı. Okullardaki kitaplar nefretle beslenen ön yargılarla dolu. Batı, Yunanlıların Türklerden nefret etmesini istedi. Türkler Yunanlıların neden kendilerinden nefret ettiğini uzun süre anlayamadılar. Yunanistan ise öyle bir hale geldi ki kangren oldu.

Kendi tarihçilerinin bile bugün tam olarak inanmadığı ve sorguladığı bu anlayışta, okullarda Türkler; eğitimsiz, barbar, geri ve despot olarak tanıtılır ve Yunanlı çocuklar bu anlayışa göre üstün olduklarına inandırılarak yetiştirilir ve bu nedenle Türkler hakir ve aşağı görülür.

Sonradan oluşturulan bu kimlikte, günümüz Yunanlıları doğrudan kendisini antik Yunan ile özdeşleştirir ki, bunu Balkanlarda hiçbir ulus yapmamıştır. Bu husus özellikle oluşturulmuştur ve bu onlara Avrupa ile ilişkilerde ayrıcalıklı bir konum sağlar. Sonrasında Doğu Despotluğunun merkezi olarak görülen ve aşağılan Bizans ile barışma ve onun varisi olduğunu iddia etme vardır.

Yunanistan’da bugün, ders kitaplarının tarihçiler tarafından bilimsel kanıtlara göre değil de politikacılar tarafından bilgisiz, belgesiz yazılmasına bir tepki vardır. Örneğin son dönemde yazılan bir kitaba ilişkin yapılan anketlerde halkın %36’sı bunu onaylamamış, ancak %7’lik bir kesim okutulmasını desteklemiştir (Athanasiadis, 2015: 53).

Yunanlılar kuruluşundan itibaren sürekli borç altına sokuldu

Borçlandırılan ülkelerin bağımsız politikaları da olmuyor. Yunanlılar 1821 yılında bağımsızlık için ayaklandıklarında, Avrupa’dan borç almışlardı. Bu borcun ödenmesi öbür yüzyıla kadar sürdü. Borç bitince hemen yeniden borçlandırıldılar. Venizelos gelmeden önce de borçlandırılmışlardı. 21. yüzyılda da Yunanlılar hala borçlu. Ekonomisi uzun bir süreden beri bütçe açıkları, yüksek kamu borcu, düşük rekabet gücü ve yabancı yatırımların azlığı gibi sorunlarla karşı karşıya. 2010’ların başında girdiği 10 yıllık bir ekonomik durgunluğun ardından, halen ekonomisi borç verenler tarafından sıkı bir denetim altında tutuluyor ve Yunanistan AB ülkeleri arasında kamu borç yükünün Gayrı Safi Yurtiçi Hasılaya oranı en yüksek ülke olma konumunu sürdürüyor. Borçlar yapılandırıldı ve 2050’lerde bitmesi bekleniyor. Yunanlıların bu gerçeği anlamamaları için onları başka şeylerle meşgul etmek gerekiyor. Ancak Yunanistan’ın borcu bitmez. Çünkü biterse Yunanlılar kendi kararlarını kendileri verir.

Yunanlıların kendi kendilerini yönetmelerine hiçbir zaman izin verilmedi.

Yunanistan’ın ilk Kralı aristokrat bir aileye mensup Katolik bir Alman’dı (Lewis, 2016). Tahta getirildiğinde 17 yaşındaydı. Bu kral, istediklerini tam olarak yapamadığı gerekçesiyle, 1862 yılında kendisini oraya getiren devletler tarafından tahttan indirildi ve 1867 yılında 52 yaşında öldüğünde Almanya’ya gömüldü. Yerine getirilen yine Danimarkalı bir çocuktu (I. George).  Çocuklar istenildiği gibi yönlendirilebiliyordu. Özel olarak seçilmiş ve adaylığı büyük güçler tarafından desteklemişti. Yeni kral; Rusya, İngiltere ve Fransa’da ziyaretlerde bulunduktan sonra Yunanistan’a gelmişti. Yunanistan’ı dolaşırken de kendisine İngiliz, Rus ve Fransız donanmaları eşlik etmişti. 1867 yılında, 16 yaşındaki “Rusya Büyük Düşeşi” ile evlendi. İki kız kardeşi de “İngiliz ve Rus” kraliyet aileleriyle evlendirildi. Zaten Edinburg Dükü’de baba tarafından büyükbabasıydı (Kiste, 1994). Çocukları da evliliklerini büyük devletlerin kraliyet aileleriyle yapacaktı. 1913 yılında suikast sonucu öldürülünceye kadar Yunan kralıydı. Büyük güçler tarafından desteklenmesi ise bu bölgede kullanabilecekleri bir halka ihtiyaçları olduğu içindi. Onlar Yunanistan’a sınırlı bir büyüme öngörmüşlerdi ve çok büyüme eğilimi gösterdiği zaman desteklerini çekiyorlardı.

İsmini “Rusya Büyük Dükü” olan dedesi ve Doğu Roma’nın son imparatoru Konstantin’den alan I. George’nin oğlu, 1886 yılında Berlin’de “Prusya Savaş Akademisinde” eğitim almıştı ve 1889 yılında Alman İmparatoru II. Wilhelm’in kız kardeşi ile Atina’da evlenmişti. 1913 yılında Konstantin kral olunca, bu İngilizler tarafından hiç de hoş karşılanmadı. Konstantin kültürel ve askeri anlamda Alman ekolünün etkisi altındaydı ve bu, Yunanistan üzerinde güçlü kontrol mekanizmaları oluşturmuş olan İngilizler tarafından bir tehdit olarak algılanıyordu.

Yunanistan bu dönemde de Yunanlılar tarafından yönetilmiyordu. İngiliz ve Fransızlar, Yunanistan’a; “verilmiş silahları geri teslim etmelerine yönelik” ültimatom verdiler. Bunun üzerine Yunan ordusu ile İngiliz ve Fransız askerleri arasında Atina’da şiddetli çatışmalar meydana geldi ve İngiliz, Fransız, Rus büyükelçiler Yunanistan ile diplomatik ilişkilerini tamamen kestiklerini bildirdiler.

Yunanistan mutlaka kontrol edilmeliydi. Bölgede piyon bir devlete ihtiyaç vardı. 1917 yılı haziran ayında Konstantin, halkın itirazlarına rağmen, istifa ederek tahtı oğlu Aleksandros’a bırakmak zorunda kaldı. Çünkü Yunanistan’ı yöneten güçler öyle istiyordu ve İngiliz yanlısı Venizelos, hükümet kurmakla görevlendirildi. Venizelos derhal Yunanistan’ı İttifak devletleri yanında savaşa soktu.

Savaş sonrası, 14 Kasım 1920 tarihinde Venizelos seçimleri kaybedip Konstantin yeniden kral olunca; İngiltere, Fransa ve İtalya Konstantin’i devlet başkanı olarak tanımadıkları beyan ettiler ve Yunanistan’a destekleri görünüşten ibaret kaldı. Savaştan sonra ise Konstantin askeri darbe ile tahtan indirildi.

Bundan sonra da kontrol altında tutulmaya devam eden Yunanistan II. Dünya Savaşı sonunda da “Yüzdeler Anlaşması” ile gündeme gelmeye devam ediyordu. Günümüzde dahi ülkesini ABD üsleri ile dolduran ve Fransa gibi ülkelerin teşviki ile borçlanarak silahlanan Yunanistan, kendisinin değil başkasının rüyalarını görmeye devam ediyor. Bölgede Yunanistan gibi piyon bir devlete hala ihtiyaç var ve Oluşturulan eğitim sistemi ve düşmanlık travması ise yöneticilerin işini kolaylaştırıyor.

Yunanlıların bilinçli oluşturulan bu travma halinden kurtulmaları çok zor

Yunanistan eski Deniz Kuvvetleri Komutanı (2002-2005) Andonis Andonyadis “Militarie” isimli haber sitesine verdiği demeçte “Dünyada bizden başka hiçbir ülkenin karasuları ile hava sahası birbirinden farklı değil. Hava sahası konusundaki resmi tezimiz deniz hukukuna aykırıdır.” derken, FIR hattının bir egemenlik sahası olmadığını da vurgulayarak, “Yunan halkı, Ege’nin tümünün Yunan Denizi olduğuna inanıyor, zannediyor. Yunan dış ve savunma politikalarındaki yanlışların büyük bir bölümü ise bilgisizlikten kaynaklanıyor.” demişti.  Benzer şekilde eski Yunan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Evangelos Venizelos’da, “Ekonomik Posta Forumu”na yaptığı konuşmada “Ege bir Yunan gölü değildir” demişti.

Ancak geçmişte olduğu gibi sadece bu yıl nisan ayında ve sadece 3 günde Yunan savaş uçakları, radar görüntüleriyle belgeli, Türk sınırlarını 30 kez ihlal etmiştir. 27 Nisan 2022 tarihinde, Yunan uçaklarının Türk ana karası üzerinde Datça, Dalaman ve Didim üzerinde 22 defa gerçekleştirdiği ihlallerin tamamen provokasyon maksatlı ve Türkiye’nin güvenliği açısından kabul edilemez olduğu açıktır. Ancak Yunanlı yöneticiler hala çarpıtılmış haritalarla, dünyayı kendi yanlarına çekme uyanıklığı peşinde ve ateşle oynamayı tercih ediyor.

FIR hattı uçuş güvenliğini sağlama ve arama kurtarma faaliyetleri ile ilgilidir ve kesinlikle bir denizin herhangi bir ülkenin egemenliğine verilmesini kapsamaz. Uluslararası Sivil Havacılık Örgütünün 1952 yılında İstanbul’da düzenlediği toplantıda, Türkiye’nin de hatalı bir kararı ile gönüllü olarak Yunanistan’a verilen bu hat, sonradan Yunanistan’ın kendi yorumu ile bir egemenlik sahası durumuna dönüştürülmek istenmiştir ki, bu hattın sorumluluğunun egemenlik sahası olmadığını Yunanistan hariç tüm dünya zaten bilir. Gerçekte, Türk ve Yunan Arama ve Kurtarma Bölgeleri çakıştığı için bu çalışmaların koordineli bir şekilde 1979 Hamburg Sözleşmesi 2. Maddesine göre yapılması gerekmektedir.

Yunanistan ve Türkiye arasındaki deniz sınırı, henüz herhangi bir anlaşmayla belirlenmediği gibi, Adalar Denizindeki (Ege) bazı adalar 1923 Lozan ve 1947 Paris Antlaşması başta olmak üzere birtakım uluslararası anlaşmalara göre silahsız olmak zorundadır. Bu uluslararası anlaşmalar aynı zamanda Yunanistan’a açıkça yasal yükümlülükler ve sorumluluklar getirmektedir. İşte sorun da tam buradan kaynaklanmaktadır. Yunanistan 1993 yılında Uluslararası Adalet Divanı’nın zorunlu yargı yetkisini kabul etmiştir. Ancak buraya “ulusal güvenlik çıkarları söz konusu olmadığında” şeklinde bir çekince koyarak, bir şekilde burada uluslararası hukuku ihlal ettiğini de dolaylı olarak kabul etmiştir. Yani kendi iddiaları ne kadar saçma ve hukuka aykırı olursa olsun, hukuku tanımayacağını baştan ortaya koymuştur.

Bugün Yunanlı yöneticilerin yaptıkları anlaşılmaz davranışların Amiral Andonyadis’in dediği gibi bilgisizlikten mi, yoksa uyanıklıktan mı kaynaklandığını bilmiyoruz ama ortada bir düşünce bozukluğunun olduğu gerçek. Kişilik bozukluğu bir hastalıktır ve sağlıksız bir düşünme ve davranış tarzına yol açar. Bu tür kişilerin sayısının artması ise toplumsal bir bozukluğa ve travmaya neden olur ki, o durumda hasta bir toplumla karşı karşıya kalırsınız. Böylesi bir toplumda artık gerçekler değil, yaratılmış algılar geçerli olur ve gerçeklikten uzaklaşmış toplumda doğruları söyleyenler de dışlanır. Yine de biz doğrusunu söyleyelim istedik…

 

Kaynakça:

Acar, M. (2019). Yunan Milliyetçiliğinin Oluşumu ve Modern Yunanistan’da Tarih Yazımı, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi.

Athanasiadis, X. (2015). Toplatılan kitaplar: Yunanistan'da Yunanca ve okul kitapları, 1858-2008]. Atina.

Benlisoy, F. ve Benlisoy, S. (2002). Milliyetçi tarih yazımı ve azgelişmişlik bilinci: Yunan tarih yazımında geçmiş algıları. Toplum ve Bilim, Sayı: 91, s. 242-279.

Bolmann de L. (1823).  Remarques sur l'età, moral, politiqueet militaire de la Grece: Marseilles.

Frazee, Charles A. (1869). The Orthodox Church and independent Greece, 1821-51(Ortodoks Kilisesi ve bağımsız Yunanistan): Cambridge.

Dakin, D. (19739) The Greek struggle for independence, 1821-1833 (Yunan bağımsızlık savaşımı): Londra.

Finlay, G. (1842). “An Adventure during the Greek Revolution”: Blackwood's Edinburgh Magazine.

Howarth, D. (1976). The Greek Advanture (Yunan Macerası): Londra.

https://mobile.twitter.com/mehmetiletisim/status/1299781278472994816.

McCarthy J. (1995). Ölüm ve Sürgün (Death and Exile), Çev. Bilge Umar, İnkılap Yayınevi: İstanbul.

Kriaras, E. (1969). Dionysios Solomon, Estia, 2nd Edition: Athens.

le Febre: Relation de divers faits de la guerre de Grece, s. 9.

Levis, D. (2016). Historical Dictionary of Contemporary Germany, Rowman ve Littefield Publishers: US.

Mitsopoulos, K.M. (1900). Fiziki ve Siyasi Coğrafya: Atina.

Thomas G. (1832). History of the Greek Revolution (Yunan ayaklanmasının tarihi). 2 cilt: Edinburg ve Londra.

Clair St. W. (1972). That Greece might still be free- the Philhellenes in the war of independence (Yunanistan'ın özgürlüğü için- bağımsızlık savaşında Helen Yandaşları): Londra.

Skopetea, E. (1988). Model Krallık ve Büyük Fikir. Yunanistan'da ulusal sorunun boyutları (1830-1880).