Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Tartışılan NATO ve Dünyada Yeni Güvenlik Sistemi Arayışları

Güray ALPAR
30 Kasım 2019 10:11

Macron NATO’ya karşı sert eleştirilerde bulunmaktadır.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “NATO’nun Beyin Ölümü Gerçekleşti.” söyleminden sonra NATO’nun gerekliliği bir kez daha sorgulanmaya başlandı. Bunun doğruluğu üzerine tartışmadan önce bugüne kadar NATO’nun geçirdiği aşamaları kısaca incelemekte yarar olduğu düşünülmektedir.

NATO’nun kuruluş nedeni ve organları

Kısaca NATO olarak tanımlanan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, üyelerini dışarıdan gelebilecek saldırılarak karşı ortak savunma yaparak korumak maksadıyla, 4 Nisan 1949 tarihinde kuruldu ve daha sonra başka ülkelerin de katılmasıyla etki alanını genişletti. NATO’nun ana çalışma organları şunlardır:

Sekretarya: Günlük işleri yönetmek üzere Genel Sekreter ve yardımcılarından oluşur.

NATO Konseyi: Üye ülkelerin daimî temsilcilerinden ya da dışişleri bakanlarından oluşur.

Askeri Komite: Konseye bağlı olarak NATO’ya üye ülkelerin genelkurmay başkanlarından oluşur.

Türkiye’nin 1952 yılında üye olduğu bu savunma örgütüne katılan devletler, üye devletlerden herhangi birisinin saldırıya uğraması durumunda, hep birlikte saldıran ülkeye karşı işbirliği yapmayı ve bir arada savaşmayı kabul etmişlerdir. İttifak savunma amaçlı, caydırıcılığı esas alan ve üyelerin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığını garanti eden bir yapıyı esas almıştır. Üye ülkelerden herhangi birine yapılan tecavüz, NATO ülkelerinin tamamına yapılmış kabul edilir (Md.5).

Varşova Paktı ve Soğuk Savaş Döneminde NATO

NATO’nun kurulmasından yaklaşık 6 yıl sonra da 14 Mayıs 1955 tarihinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) öncülüğünde “Dostluk İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” adıyla askeri ve siyasal bir birlik olan Varşova Paktı kuruldu.

Bundan sonra Soğuk Savaş Döneminde gerek NATO gerekse CENTO (Central Treaty Organization) ve SEATO (South-East Asia Treaty Organization) gibi yapılanmalar kullanılarak SSCB’nin kuşatılması ve yıkılması gerçekleştirildi. SSCB’nin 1989 yılında çökmesinden sonra ise Varşova Paktı üyelerinin aldığı ortak kararla 1991 yılında dağıldı ve II. Dünya Savaşından sonra oluşan iki kutuplu askeri yapı tarihe karıştı.

NATO’nun ilk stratejik konsepti “Tecavüzü Caydırma” idi. 1949 yılından 1991 yılına kadar NATO genel olarak “Savunma ve Caydırıcılık” stratejisini benimsedi. Ancak bu dönemin sonlarına doğru “Diyalog ve Yumuşama” gibi unsurları da stratejisine eklemişti. 1991 yılından sonra ise caydırıcılık ve savunma konseptlerinin yanında “İşbirliği ve Güvenlik” kavramları da oluştu.

Soğuk Savaş Dönemi sonrasında NATO’nun yeni hedef arayışları

Soğuk Savaş döneminde NATO, üyelerini bir Sovyet Bloğu tehlikesine karşı bir arada tutmayı başarmıştır. Ancak bu dönemin sona ermesiyle birlikte motivasyonunu kaybeden ve gereksizliği tartışılmaya başlayan NATO için yeni hedefler ve konseptler yaratılması gerekiyordu. Bilindiği gibi ABD Başkanlarına ulusal güvenlik konularında danışmanlık yapan Francis Fukuyama, 1992 yılında yayınladığı “Tarihin Sonu Son İnsan” isimli çalışmasında, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra artık ideolojilerin sonunun ve dolayısıyla tarihin sonunun geldiğini öne sürmüştü.

Bu nedenle NATO 1990 sonrası yayınladığı dokümanlarda başta terör olmak üzere; zayıf devlet yapılanmaları, organize suç örgütleri, göç, radikal dini akımlar gibi yeni tehdit alanlarını belirledi ve bu konsept çerçevesinde dünyanın her yanına müdahale etmeye başladı. Özellikle bazı düşün insanlarının “Artık Amerikan sınırsız gücünün her şeye egemen olduğu” yanıltması, ABD gücünü dünyanın her yanına gereksiz şekilde dağıtarak zayıflattı. Bu durum aynı zamanda “dünyadaki her kötü olaydan ABD’nin sorumlu olduğu” gibi bir algıyı da oluşturarak bütün dünyada açıkça görünen bir Amerikan karşıtlığını da oluşturdu.

Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra ise bu sefer diğer bir bilim adamı Samuel P. Huntington 1997 yılında yayınladığı “Medeniyetler Çatışması” isimli eserinde, ABD ve NATO’ya yeni bir hedef buldu: İslam! Ona göre Batı uygarlığı Batılı olmayan uygarlıklara karşı bir bütün olarak kendini korumalıydı.

11 Eylül 2001 saldırısı sonrasında ABD

2001 yılındaki 11 Eylül terör saldırılarının ardından, ABD Başkanı George W. Bush’un teröre karşı sürdürdüğü mücadeleyi bir “Haçlı Seferi” olarak yorumlaması ise büyük bir hataydı. Bush hiçbir ayırım yapmadan dünyanın en büyük dinlerinden birisine karşı asla kazanamayacağı bir savaşa giriyordu. Nitekim Watson Enstitüsü ve Brown Üniversitesinin yaptığı ortak bir çalışmanın sonuçlarına göre; ABD 11 Eylül 2001 tarihinden 2019 yılına kadar savaş ve çatışmalara faizler hariç 6.4 trilyon dolar harcamasına rağmen Trump’un açıkça ifade ettiği gibi ortaya bir şey koyamadı, Irak’ta gündüzleri uçak indiremiyor, Afganistan’da Taliban ile anlaşmanın yollarını arıyor.

2010 yılı ve sonrasında NATO’nun hedef arayışları

NATO’nun yeni hedefler arayışı 11 Eylül sonrası da devam etti. 2010 yılında NATO’nun Uluslararası Yazmanlık Dairesinde, NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen tarafından kurulan “Yeni Güvenlik Tehditleri” bölümü faaliyete geçirildi (Gabor Iklody, NATO Review, Yeni Tehditler-Yeni NATO, 25 Kasım 2010). Bu bölüm; terörizm, siber saldırılar, enerji kaynakları, kitle imha silahlarının yayılması gibi alanlarda çalışmalar yapmak amacıyla kurulmuştu. Bu tehditlerin ortak özelliği, tüm müttefik ülkeleri aynı şekilde etkilemeyecek olmasıydı. Örneğin; bir müttefik ülkenin bankacılık sistemine, iletişim sistemlerine veya enerji hatlarına yapılacak saldırı ilk önce o ülkeyi etkileyecek ve bu nedenle ilk önce o ülke karşılık verecektir. Ancak bu saldırılar eskisi gibi ortak bir düşman tarafından gerçekleştirilmeyeceğinden bu tehditlere karşı NATO ülkelerinin topyekûn savunması nasıl olacaktı? Diğer taraftan bu saldırılar aslında bütün NATO ülkelerine karşı yapılmış sayılacağından, NATO’nun buna nasıl karşılık vereceğinin tanımlanması gerekirdi. NATO aslında bu noktada bir karara varmamış ve konuyu ortada bırakmıştır. Bu nedenledir ki; Türkiye’ye yönelik güneyden gelen terör saldırılarında, Türkiye NATO müttefiklerinden yeterli bir destek görmemiştir. Dahası, bizzat tehdidin kendisinin de NATO üyesi ülkelerin desteği ile yaratıldığı da bu olaylarda görülmüştür. Üstelik bu terör tehdidinin ve terör örgütüne verilen silahların başka örgütlerin eline geçmesi ve ileride Avrupa veya başka bir kıtada kullanılması da söz konusudur. Bu durumun NATO tarafından açıklanması oldukça zordur. Böyle bir durum Türkiye dışında başka bir NATO ülkesinin başına gelirse, acaba NATO ne tür bir tepki verecektir?  

Macron’un NATO ile ilgili ifadeleri

Buradan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ifadelerine geçilirse konu daha iyi anlaşılabilir. Macron, İngiltere merkezli Economist dergisine verdiği röportajda, ABD’nin NATO’ya danışmadan Suriye’den askerlerini çekmesini eleştirirken, Türkiye’yi de Suriye’deki çıkarlarına aykırı şekilde koordinasyonsuz operasyonlar yapmakla suçluyor ve bunu NATO’nun sonu olarak görüyor. Buradan hareketle NATO’nun, Beşar Esad rejiminin Türkiye’ye misilleme yapması durumunda 5. Maddenin işletmesinin yani Türkiye’yi savunmasının tartışmalı olduğunu söylemesi ve “Türkiye’yi NATO’dan dışlamak çıkarımıza değil ama NATO’yu yeniden gözden geçirmeliyiz.” ifadesi haddini aşan düşüncesiz cümleler olarak tarihe geçiyor. Macron’un eleştirdiği bir diğer konu ise ABD’nin Orta Doğu’ya ilgisini kaybederek Asya’ya yönelmesi.

Bu konuşmanın “Türkiye’nin NATO’dan dışlanması Avrupa’nın yararına değildir.” bölümü hariç hemen hemen hepsi hatalarla doludur ve Macron’un dünyanın dışında kalmışlığının ifadesidir.

Fransa başından beri NATO’ya karşıdır ve Avrupa’da kendisi etkin olmak istemektedir.

Zaten Fransa başından beri NATO’ya karşıdır ve Avrupa’yı kendisi yönetmek istemektedir. Bu tarihsel olarak Fransa’nın 1800’lü yıllardan beri bariz bir başarısının bulunmamasından ileri gelmektedir. Bunun bir gereği olarak 1966 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle “Fransa’nın bağımsız bir savunma politikası olması gerektiği”ni ifade ederek NATO’nun askeri kanadından çekilmiş ve bu nedenle NATO Genel Merkezi ve Avrupa Kuvvetler Komutanlığı (SHAPE) apar topar Paris’ten Belçika’ya taşınmıştı. Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşü ise Sovyetler Birliği yıkıldıktan çok sonraları olacaktır. Kısacası Avrupa’nın tehdit altında olduğu o kritik günlerde, Fransa Avrupa’yı yalnız bırakmış ve Sovyetleri bir tehdit olarak görmemiştir.

Macron ABD’ye güvenmiyor.

Bugün için de bir şey değişmemiştir. Macron’un konuşmalarına göre, Avrupa artık kendisini savunmak için ABD’ye güvenmemelidir. Macron açıkça Rusya ile beraber hareket etme taraftarıdır ve NATO’ya karşıdır. Makron konuşmasında Rusya ile yakınlaşmanın önemine de değinmiş ve Rusya ile diyaloğun yeniden başlatılmasını teklif etmiştir. Macron’a göre; NATO Sovyetler Birliğine karşı kurulmuştur ve bugün Rusya’nın tehdit olduğu söylenemez. Daha önce Rusya’yı bir “Ortak” olarak tanımlayan Macron’a göre; Avrupa’da barış inşa edilmek isteniyorsa Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerini mutlaka tekrar gözden geçirmelidir.

Rusya Macron’un sözlerini desteklemektedir.

Rus Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maria Zakharova’da, sosyal medya platformundan yaptığı açıklamada; Macron’un Rusya ile ilgili açıklamasını “iyi ifade edilmiş, meselenin özüne inen ve gerçeğe uygun sözler” olarak yorumlayarak memnuniyetini ifade etmiştir. Açıklamada ayrıca “NATO mevcut durumunu doğru tanımlamalı” ifadelerine de yer verilmiştir.

NATO uygulamalarıyla kendi yapısına zarar vermektedir.

Buna karşılık NATO’nun gerçekten de mevcut konumunu iyi hesaplamak zorundadır. Türkiye’siz bir NATO’nun NATO olmaktan çıkacağı ve Avrupa’nın güvenliği tehlikeye düşeceği bilinmesine rağmen NATO’nun bazı üyelerinin, bir süredir güneydoğu kanadını güçlü bir biçimde tutan ve en büyük askeri güçlerinden birisini oluşturan Türkiye’yi zayıflatmak için güneyindeki terör faaliyetlerine destek sağladığı bilinmektedir.  Türkçe’de “Bindiği dalı kesmek” deyimi buna çok güzel uymaktadır. NATO bu uygulamalarıyla açıkça kendisini yok etmektedir. PKK/YPG tarafından her gün Türkiye’ye karşı eylemlerin gerçekleştirildiği bir ortamda ABD’nin PKK/YPG’yi Türkiye’ye karşı bir tehdit olarak gösteren NATO belgesinin engellemesi bunun en bariz örneğidir. NATO hiçbir zaman Türkiye’nin kendisi için önemini anlayamamıştır.

Fransa NATO içerisinde yıllardır askeri harcamalarını düşük tutmuştur.

Diğer taraftan NATO’ya karşı olan Fransa, NATO içerisinde de askeri harcamaları hep asgari düzeyde tutmuştur, tutmaktadır. Halen NATO içerisindeki askeri harcamaların %72’sinden fazlasını ABD tek başına karşılarken, Fransa’nın askeri harcamaları GSMH’sının %1.7’si tutarındadır. Bu harcamaların çoğu da zaten Fransa’nın Afrika’daki sömürgelerini elinde tutmak için harcanmaktadır.

Macron Türkiye üzerinden NATO ile hesaplaşmak istemektedir.

Türkiye’nin hemen yanı başında bütünlüğüne yönelmiş bir terör örgütüne yönelik operasyonlarını eleştiren Macron’un, Afrika içlerinde kimseye hesap vermeden yaptığı operasyonlarla neyi dizayn etmeye çalıştığından ise hiç bahsedilmemektedir. Türkiye NATO içerisindeki askeri gücü ile uzun yıllardır Avrupa’nın güvenliğini sağlamış ve bu sayede Avrupa fazla bir harcama yapmadan yıllardır güven içinde kalmış, kalmaktadır. Bugün de Türkiye doğudan gelen terör tehditlerine ve büyük göçlere karşı Avrupa için bir güvenlik kalkanıdır. Bu nedenle Macron’un Türkiye ilgili ifadelerini Türkiye üzerinden NATO ile bir hesaplaşma olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

NATO, Türkiye’nin güneyindeki tehditlere karşı mücadelesinin NATO ittifakının güvenliğine katkıda bulunduğunu açıklamasına rağmen uygulamada bunun tersine hareket etmiştir.

Belçika’nın Başkenti Brüksel’de Temmuz 2018 tarihinde düzenlenen, NATO zirvesi sonuç bildirgesinde; “Güneyden Kaynaklanan ve giderek artan güvenlik tehditlerine karşı Türkiye’ye uyarlanmış güvenlik tedbirleri aslında tüm NATO ittifakının güvenliğine katkıda bulunmaktadır ve bu tedbirlerin tamamı uygulanacaktır.” denilmesine rağmen bunun bugüne kadar tam olarak uygulandığı söylenemez. Bu açıdan da Macron’un, Türkiye’nin tek başına hareket ettiği ifadeleri gerçeği yansıtmamaktadır. Türkiye icra ettiği bütün operasyonlardan müttefiklerini çok öncesinden haberdar etmiştir.

Asıl sorun Fransa gibi ülkelerin kendi operasyonlarını göz ardı ederek Türkiye’ye zarar veren terör örgütlerine desteklemesinden kaynaklanmaktadır.

Asıl sorun bir ittifak içinde müttefikine karşı terör örgütlerini destekleyen ve bunun kanlı terör saldırılarına katılmış sözde liderlerini sarayında ağırlayan Macron’dan kaynaklandığı açıktır. Fransız ordusu 1962 yılından beri Afrika’da tek başına yüzlerce operasyon gerçekleştiriyor. 2013 yılında Mali’de kendi güvenliğini sağlamak üzere operasyon başlatan Fransa, bu operasyonları; Moritanya, Çad, Nijer, Burkina Faso gibi ülkelere yaymıştır. Macron Afrika’da sınırsızca her yere el atmaktadır. Fransa’nın Afrika politikası ve sömürgeci uygulamaları hakkında araştırmalar yapan “Survie” isimli derneğin yetkilisi olan ve “Fransız ordusu Afrika’da ne yapıyor” isimli bir kitap yazan Rophael Granvaud, Fransa’nın bu operasyonlarını kanunsuz olarak yorumlayarak, 50 yıldan beri Afrika’daki Fransız operasyonlarının sivil kayıplara neden olduğunu bunun gizlenmesi nedeniyle sayısının tam olarak bilenemediğini iddia etmektedir. Gerçekten de Fransa’nın binlerce askeri ile Afrika derinliklerinde neler yaptığı ve nelere neden olduğu uluslararası denetimin dışındadır. Macron’un Afrika’daki mücadelerini bu ülkelerin kaynaklarını kontrol etmek değil de “Töröre Karşı Mücadele” adı altında yapmaktadır ve bu nedenle NATO’nun hedefinin “Terör” olması gerektiğini savunmaktadır.

Macron’un dengesiz tavırları Fransa’yı dünyada yalnızlaştırmaktadır.

Diğer taraftan Macron’un, NATO ile söylediği sözler hakkında Almanya Başbakanı Angela Merkel farklı düşünmektedir. Merkel’e göre; NATO’nun sorunları vardır ancak Macron’un ifade ettiği gibi bunu sert sözlerle dile getirmek yanlıştır. Merkel’e fikrine göre “Transatlantik Ortaklık” Avrupa güvenliği için vazgeçilmezdir. Buna göre İngiltere’nin olmadığı bir Avrupa’da bile Macron’un yalnız kaldığı görülmektedir. Kendi ülkesinde de kamuoyu desteği giderek düşen ve acemi devlet adamı kişiliği ile Fransa’yı olayların ortasında bırakan Macron, taraftan bulmayan dengesiz sözleri ile Fransa’yı yalnızlaştırmaya devam etmektedir. Zaten yaklaşık 200 yıldır görünür başarısı olmayan bir ülkenin Afrika’da sorgulanan varlığı ve başarısız uygulamaları ile Suriye gibi hiçbir ilgisinin olmadığı coğrafyalara yönelmesinin, Fransa’yı ve Macron’u bir yerlere götürmesi mümkün görülmemektedir.

Macron’un ABD’nin Suriye’de kalmasını istemesi sadece kendi çıkarları içindir.

Macron’un, “ABD’nin Orta Doğu yerine Asya’ya yönelmesi” konusunda yaptığı eleştiriye gelince. Zaten ABD, Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra gücünü gereksiz yere Orta Doğu’da harcayarak zaman ve güç kaybetmiştir. Oysa daha önce ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clington ABD önceliğini Asya-Pasifik olarak belirlemişti. Clington tarafından tasarlanan bu politika daha sonraları nedense Orta Doğu’ya yöneltildi.  Bugün için ise ABD; Orta Doğu’da sokulduğu bu bataklıktan istese de kurtulamayacak bir hale gelmiştir. Diğer taraftan kaybedilen bu süre içerisinde Çin ve Rusya’nın yeniden toparlanarak ABD karşısında üstünlüğü ele geçirdiği görülmektedir. Nitekim Çin’de askeri planlamacıların “sınırsız savaş” adı altında; siber, ekonomik ve propaganda gibi araçları aynı anda kullanarak Amerikan sistemlerini aldatıp tüketecek bir strateji geliştirdiğinden bahsedilmektedir. Bunun yanında Rus lider Putin’in biraz da esprili bir şekilde; Rusların geliştirdiği hipersonik füzeleri ABD’ye satmak istediğinden ancak ABD başkanının bunu reddettiğinden bahsettiği bir ortamda, Macron’un ABD’nin Orta Doğu’da kalmasını istemesiyle neyi amaçladığı da ayrıca değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak; Kendisine düşman bulamayan ortada kalmış NATO’nun bir arayış içinde giderek neredeyse kendini yemeye başladığı ve kendi üyelerine yönelik faaliyetlerde bulunduğu görülmektedir. Dünyanın nereye gittiğini anlamayan bir NATO’nun giderek artan ölçüde sorgulanacağı ve etkinliğini yitireceği açıkça ortadadır.