Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Savaşın da Bir Adaleti Olmalı!

Güray ALPAR
15 Şubat 2021 10:31
A-
A+

Adalet, adil olanın sağlanmasıdır. Bu noktada önemli olan, sadece adaletin sağlanması değil, sağlandığı konusunda kamuoyunda yaygın bir inancın da oluşturulabilmesidir. Bugünkü sözde dünya düzeni ise kurallarını kendisinin koyduğu adaletsiz bir sistem içerisinde, böylesi yaygın bir kanaati oluşturmak bir yana, insanı yok sayarak acılar üretmeye devam etmektedir.

Felakete yol açan birçok olayın arkasında, içerisi doldurulmayan temelsiz kavramlar var.

“Modernlik “, Batı Dünyasına atfedilen ve geçmişten, yani eski olandan farklı yeni durumu işaret etmek için kullanılan bir kavram olarak (Erdem, 2019:30) ve her nedense hep arzulanan, olumlu manada kullanılan ve istenilen yöndeki bir değişime vurgu yapar. Oysa insanlara çoğu zaman felaket getiren birçok olayın arkasında, zaten içerisi doldurulmadan birdenbire ortaya atılan bu türden temelsiz kavramlar yok mudur?

Sözde modern dünyanın en önemli sorunları işte bu havada kalan kavramlardan doğmaktadır. Uydurulan her yeni kavramda, ortada daha önce kimsenin olmadığı bir dünyayı farz etmek ne kadar gerçeğe aykırı ise kavramları “biz ve onlar” gibi basit olgular üzerine oturtmak da (Mazrui, 2006:32-34) o derece gerçeklerden kopuşlara neden oluyor. Oysa her bölgenin kendine özgü bir anlayışı, kültürü ve birikimi vardır ve bu durum kesin bir karşıtlık olarak nitelendirilmemelidir (Guenon, 2005:52-54).

Köksüz kavramlar arasında sıkışmaları ve kaybolmaları yaşıyoruz.

Açıkça görülüyor ki, köksüz kavramlar arasında kaybolmaları yaşıyoruz. Bu kaybolmalar arasında insanların ve toplumların sisteme olan güvenleri de kayboluyor. Çünkü “güven”, bir itimat sonrası oluşan his ve düşüncedir (Güneş,2021:59). Buradan hareketle bu kavramların ve uydurma çatışma alanlarının (Huntington, 2019) bir anlamda sözde modern dünyanın sıkışması ve bunalımı olduğu da söylenebilir.

Korkular, yeniden üretimle aşılabilir.

Guenon’a göre (2005:30-35), “karar, hüküm ve hastalığın dönüm noktası” anlamına gelen “bunalım” (crise) kelimesi etimolojik olarak; “yargı” (jugement) ve “ayırt etme” (discrimination) sözcükleri ile eş anlamlıdır. O halde ortada bir bunalım var ise bu yargılanacak ve yanlış, doğru olandan ayrılacaktır. Öyleyse bunalım yaratan bir sistemin de er ya da geç ve kaçınılmaz olarak ortadan kalkması söz konusudur. Bu ortadan kalkma her şeyin sonu değildir. İmgeler genelde belirsizdir ve korku, yeniden üretimle aşılabilir (Wulf, 2007:279). Diğer taraftan bir karşıtın her iki unsurunun, ancak bir arada anlam kazandığı da bilinmektedir. Bu nedenle, oluşacak yeni durum hiç şüphesiz, toplam dengeyi daha adaletli bir biçimde yeniden gerçekleştirecektir.

Binlerce yıllık birikimi yok saymak büyük bir hataydı.

Modernleşmeye ait kavramlar, genelde 18. yüzyıldan başlayarak, sözde “Aydınlanma Düşünürleri” tarafından ortaya atılan ve nesnel bilimi, evrensel ahlakı ve hukuk kurallarını kendi mantıkları doğrultusunda yeniden yorumlayarak geliştirme çabalarının bir sonucuydu. Ancak, binlerce yıllık insanlık birikimini yok sayarak yeniden üretilen bu köksüz kavramlar ve sınırlı tarih yazılımı, güvenin ve insanın kendisini bulduğu nirengi noktalarının da kaybolmasına yol açmış ve insanlık kendi uydurduğu kavramlar arasında kaybolmuştur. Bu anlamda adaleti sağlama aracı olan “güç” kavramı da “zalim” olma niteliği kazanmış ve bu arada kaybolan değerlerden birisi de “adalet” olmuştur. Oysa adalet; kuralların herkes için eşit bir şekilde uygulanması; doğruluk, hukuka uygunluk ve insanların hakkını gözetmek olarak tanımlanmıştı.

Nirengi noktalarını tekrar oluşturmamız gerekiyor.

Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirleyen nirengi noktalarını kaybettik. Şimdi ortaya konulan sözde “yeni düzende”; kuralları koyan, adaletsizliği yapan, adalet kurumlarını oluşturan ve yargılamayı yapıp bunun sonuçlarını da kendilerine göre uygulayanlar hep aynı. İşte bu yüzden hırsız ve hâkim aynı kişi olabiliyor. Üstelik aynı kişi adaletsizliği yapan kurumu da kendisi oluşturmuş ve kurallarını koymuş.  Ve işte yine bu yüzden, doğruyu yanlış, yanlışı ise doğru olarak kabul edip, bunu da çeşitli usullerle kabul ettirmeye çalışanların kavramları havada uçuşuyor ve yine bu yüzden kuralları koyanın, daha fazlasına sahip olma adına, başka bir ülkenin insanlarının kullandığı kaynaklara el atması ve bu yüzden bu ülkenin topraklarına asker gönderip çocuklarına bomba yağdırması kendi oluşturduğu mahkemelerce aklanırken, duyularımızın aldığı bilgileri yakalayan, işleyen ve onlara bir anlam kazandıran kabiliyeti olan “algımız” bunun adaletli olmadığını bize haykırıyor.

Karanlıktan çıkmak için akıl gücü ile sezgilerimize ihtiyacımız var.

Bu sistemin kuralları eşit değil, adaletli değil, doğru değil ve daha da önemlisi küçük bir azınlığın çıkarları uğruna insanı görmemezlikten geliyor. Silahların fazla gelişmediği eski dönemlerde, yüz yüze gelen rakipler, en azından karşısındakinin acısını ve yarasını görebiliyordu. Ayrıca güçlü ya da güçsüz savaşların bir kuralı vardı. Şimdi ise Afganistan’da, Suriye’de, Libya’da ve dahi Irak’ta taş taş üstünde kalmayan şehirlerde; bombalar altında kalarak can veren sivil halk, çocuklar ve kadınlar görülmediğinden; uzaklarda, çok uzaklarda rahat koltuklarında bombalama emrini verenler vicdanen rahat görünüyor. Çünkü o çocukların akan kanı ütülü elbiselerine sıçramıyor. Görmemek bir kaçış biçimi olamaz, görülmese da bazı şeyler akıl ya da tahayyül gücü ile elde edilebiliyor (Farabi, 2004: 35; Uysal: 2013: 1-13). En azından duyulara ve akla bağlı kalarak olayları anlamamızı sağlayan sezgi ile dış evreni tanımak ve bilgi edinmek mümkün (Kelleci, 2011).

Kötünün ne olduğunu bilirsek, erdemleri de bilebiliriz.

Oysa insan doğuştan gelen ölme korkusunu öldürerek bastırır ve tahakküm kurma arzusuna dönüştürerek ölümden kaçacağını sanır (Alpar,2015:12). “Kötülük”, insanın, insanlık yükünden kurtulma yolunda giriştiği trajik çabada kendisini yitirmesi demektir. Kötülüklerin ne olduğunu biliyorsak, erdemlerin de ne olduğunu bilebiliriz. Çünkü bir erdem, bir kötü’nün karşıtıdır (Kelsen, 1960:1-25). “Görmüyorsun ve de bilmiyorsun, o halde sorumlu değilsin!” kendini kurtarmaya yetmez. Çünkü senin oluşturduğun mahkemede ölen çocuklar şahit olarak dinlenmiyor, ruhu olmayan soğuk salonlarda savaşa karar verenler, ölen çocukların anneleri ve yakınları değil.  “Göremedim” sanarak kendini kandırmak ve aklamak bu kadar da kolay olmasa gerek.

Pusula doğruyu göstermiyorsa, sorunu düzeltmek ya da yeni bir pusula almak gerekir.

Zaten, doğruluk ya da hakikat bilimin çözülmesi en zor sorunsallarından birisi (Türer, 2009: 166). Geçerliliği ancak uygulama sonuçları ile anlaşılabilir. Bunun için alana gitmek ve sonuçlarını bizzat görmek de gerekebilir. Siz görmeseniz ve duymasanız da atılan her bomba sonrası, o bölgede ölen ya da sakat kalan insanlar, çocuklar ve onların anneleri, babaları ve yakınları karşınıza çıkar ve acılar nesiller boyu sürer. Görmeseniz ve duymasanız da yaşanılan acılar sizi peşinizden mahşere kadar takip eder ve sizin kurallarını koyduğunuz ve kendinizi muaf tuttuğunuz mahkemenin adaleti, umulmadık bir anda sizi bir gün ıssız bir köşede yakalar. Ve siz bir gün son nefesinizi verirken, bir an yanı başınızda, 2014 yılında Suriye’de yapılan bir bombardımanda ağır yaralanan 3 yaşındaki Suriyeli bir çocuğun “Gidince sizi Allah’a şikayet edeceğim.” sözlerini duyarsınız ve yine Suriye’deki savaştan kaçarken, 2 Eylül 2015 tarihinde bindikleri teknenin Muğla’nın Bodrum ilçesinde batması sonucu cansız bedeni sahile vuran, 3 yaşındaki Aylan bebeğin hayali belirir ve hesap sorar size ve işte o an diliniz tutulur da anlatamazsınız onlara, kendi kurduğunuz ve hakimini atadığınız o koca koca uluslararası mahkemeler nezdinde aklandığınızı. İşte o an anlarsınız “adalet” ne kadar önemli ve herkese lazım bir kavram. Ve işte yine o zaman anlarsınız ne bu mahkeme bildiğiniz mahkeme ne de kurallar sizin koyduğunuz kurallar.  Ve dahi o an anlarsınız ki “algı” yaratmakla, yanlışa doğru, doğruya ise yanlış demekle olmuyor bu işler. Vicdan iyi ya da kötüyü ayırt etmemizi sağlayan bir pusula yani kişinin olayları değerlendirme hissi. Ancak, pusula doğruyu göstermiyorsa zaten yapılacak bir şey de yok.

Bir savaşta karşı tarafın savaşma azim ve iradesini ortadan kaldıramıyorsanız, bu savaşı asla kazanamazsınız.

Savaş ve şiddet bu kadar içimizdeyken, onu öğrenmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var gibi görünüyor. Bu anlamda askeri strateji, bir savaşı kazabilmek için askeri güçlerin yanında; ekonomik, siyasi ve kültürel güçler ile manevi güçleri de en etkin şekilde bir araya getirebilme becerisi. Politika ise devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı ve yöntemi. Yani bir amaca ulaşmak için karşısındakinin farkına varmak, onun güçlü ve zayıf yanlarını bilmek, güçlü yanlarından kaçarak, zayıf noktalarına yönelmek ve bu suretle gücünü en etkili şekilde kullanarak yapmak istediklerini gerçekleştirmektir. Bu hususu bilmeden savaşanlar, belli bir süre sonra karşısında daha da kuvvetlenen güçleri bulduğunda şaşkınlığa uğruyor.

Prusyalı bir general olan Carl von Clausewitz (1780-1831), “Savaş Üzerine” isimli (Clausewitz, 1832) eserinde Savaş’ı, siyasetin başka araçlarla devamı olarak tanımlar. Ona göre bütün savaşların amacı, düşman kuvvetlerini yok ederek onun savaşma azim ve iradesini kırmaktır.  Savaşlar muharebelerden oluşur. Taktik muharebeleri kazanmakla ilgilidir ve çoğunlukla fiziki olguları içerir. Tek bir muharebe ya da muharebelerin bir kısmı kaybedilebilir. Bu, bütünüyle savaşı kaybetmek manasına gelmez. Savaş ise strateji ile ilgilidir ve manevi olguları daha fazla içerir. İşte önemli olan tek bir muharebeyi kazanmak değil, manevi unsurlar dahil bütün güç unsurlarını bir arada ve birbiriyle uyumlu bir şekilde kullanıp, savaşı kazanmak ve karşı tarafın savaşma azim ve iradesini tümüyle kırmaktır. Bu yapılamadığı taktirde, yani savaşı kazandığı halde, hasmın savaşma azim ve iradesi kırılamadığı durumlarda, savaş asla kazanılamaz.

Adaletin sağlanamadığı bir ortamda, “her şeyi güçle çözebileceğini sanmak” en büyük yanılgıdır.

İşte mevcut uluslararası sistemin en önemli yanlışlarından birisi de her şeyin güçle çözülmesinin mümkün olduğuna inanmasıdır. Günümüzde uluslararası politikanın temel amacı, güç arayışı ve güç mücadeleleri üzerine kuruludur. Bu kurguda gücün; I. Dünya Savaşı, Vietnam, Afganistan ve Irak gibi bölgelerde her zaman tek başına hedefi ele geçiremediği, uygulamalarda görülmesine rağmen, aynı hatalar tekrarlanmaya devam etmektedir.

Mevcut uluslararası sistemin güç kullanarak yerle bir ettiği bölgelerde, insanların kaybedecek bir şeyleri de kalmamıştır. Kısaca, bu insanlar için şimdiki zaman kaybedilmiştir. Güç, ölümden korkanlar için bir anlam ifade eder. Ölümden korkmak ise modern uluslararası sistemde yaratılan bir algıdır. Güç kullanıldığında ve her şey yerle bir edildiğinde, ölümden korkmayanlar için ne kalır geride? Aslına bakılırsa kişinin “hayatını kaybetmesi”, bir anlamda “şimdiki zamanın kaybedilmesi” manasına gelir (Hoffer, 2007:54-55). Bir insan için “şimdiki zaman” değersizse, zaten kaybedilen bir şey de yoktur. Artık o insanlar için ölüm bir müjde, bir ödül ve mükafattır. Bu insanlar için artık “sahip olunandan çok, gelecekte sahip olunacaklar” önemlidir. Şimdi, bu inanca sahip olanları, hangi güç ve hangi bomba durdurabilir? Marshall Berman, diyalektik materyalizmin kurucusundan esinlenerek isim verdiği klasikleşen eserinde “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” diyordu (Bergman, 2013). Aşırı kuvvet kullanımına ve dahası güç zehirlenmesine dayalı uygulamaların, buharlaşan ve gevşeyen unsurları tekrar katılaştırdığını da görüyoruz. İşte tam da Ortadoğu bölgesinde olanların bilimsel açıklaması budur ve mevcut kurgusal uygulamalarla, kimsenin azim ve iradesi kırılamadığı gibi direnişin gün geçtikçe daha sağlam hale geldiği de görülmektedir. Buna hangi güç dayanabilir? Ve bunun önünde hangi güç durabilir? 20 yüzyılın başında, dünyanın en güçlü devletleri olan “Fransa ve İngiltere”, bu güç zehirlenmesi ve gücün gereksiz yere harcanması sonucu üstünlüklerini kaybetmişti.

Sorunları çözemeyen ve insanlara mutluluk getiremeyen sistemler yok olmaya mahkumdur.

Tarih sorunları çözmekte yetersiz kalan sistemlerin ayakta kalamadığını göstermiştir. Artık sahte düşmanlıklara dayalı olarak varlığını sürdürmeye çalışan mevcut güvenlik sistemleri, insanları korumaktan uzak görünüyor. Covid-19 salgını bunu açıkça gösterdi. Mevcut uluslararası sistem; fazilet, merhamet, adalet, samimiyet ve yardımlaşma gibi değerleri ve kavramları küçümsedi ve insanı göremedi. Değerleri olmayan ve insanı ihmal eden sistem, zaten adalet kavramından uzaktı. Üstelik bu adaletsizlik, adaletsizliği yapan ülkelerin kendi içerisinde ve kendi vatandaşları için de geçerli.  Dahası sistemin bütün insanlığın güvenliğini ve mutluluğunu esas alan öngörüler geliştirmekten uzak olduğu da görülüyor. Bu ise sıkışmalara neden oluyor. Geçici ve yamama tedbirlerle sıkışmaları gidermek artık daha zor hale gelmiş durumda. Bu nedenle, vakit geçirmeden pusulayı değiştirerek; bireyden başlayarak, toplumsal ve uluslararası düzeyde adaletli ve erdemli bir yapıyı hayata geçirmenin yolları üzerinde yeniden düşünmemiz gerekiyor. Kısacası, adaleti ve insanı esas alan yeni modellere ihtiyaç var.

____________________________________________________

Kaynaklar

Alpar, Güray. (2015). Uluslararası İlişkilerde Strateji ve Savaş Kültürünün Gelişimi, Palet Yayınları: Konya.

Bergman, Marshall. (2013). Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, Çev. Bülent Peker, İletişim Yayınları: Ankara.

Clausewitz, von Carl. (1832). Vom Kriege, Türkçesi: Savaş Üzerine, Çev. Şiar Yalçın, May Yayınları (1975).

Erdem, Tevfik. (2019). Sosyoloji Notları, İmaj Yayınevi: Ankara.

Farabi. (2004). İdeal Devlet, Vadi Yayınları: İstanbul.

Guenon, Rene. (2005). Modern Dünyanın Bunalımı, Çev. Mahmut Kanık, Hece Yayınları: Ankara.

Güneş, Mehmet (2021). Toplumsal Dayanışma için “Güven”in İnşasında Kamu Kurumlarının Sorumluluğu, SDE Akademi Dergisi, SDE Yayınları: Ankara.

Hoffer, Eric. (2007). Kesin İnançlılar, Çev. Erkil Günur, Plato Yayınları: İstanbul.

Huntington, P. Samuel. (2019). Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, Çev. Cem Soydemir, Okuyan Us Yayınları: İstanbul.

Kelsen, Hans. (1960). “What is Justice?”, Justice, Law and Politics in the Mirror of Science, Collected Essays, Üniversity of California Press: Berkeley and Los Angeles.

Mazrui, A. Ali. (2016). Dünya Siyasetinde Kültürel Etkenler, Çev. Çağla Taşkın, Hece Yayınları: Ankara.

Morgenthau, Hans. (1985). Politics Among Nations. The Struggle for Power and Peace, Kenneth Thompson, McGraw Gill: New York.

Türer, Celal. (2009). Pragmatizm’in Doğruluk Evi, Bilimname, XVII, 2009/2.

Uysal, Enver. (2013). Kindî Felsefesinde “Hayal Gücü” Kavramı, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 22, Sayı 2.

Wulf, Christoph. (2009). Tarihsel Kültürel Antropoloji, Çev. Özgür Dünya Sarısoy, Dipnot Yayınları: Ankara.