Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Rus Çarı Petro’nun Vasiyeti, Kafkaslar ve Günümüzde Ermenistan Saldırıları

Güray ALPAR
07 Ekim 2020 09:41
A-
A+

Kazım Karabekir’e göre Rusların büyük hayali, Rus Çarı Petro’nun vasiyetinde yer alan maddelere dayanıyor. Şüphesiz tarihi sürecinde Rusların temel amaç ve hedeflerini iyi bilmemek yanlış değerlendirmelere neden olur. Petersburg şehrindeki Petrof Sarayının mahzenlerinde bulunan bu vasiyetname bir “Dünya Hakimiyeti” mefkuresinin kâğıda dökülmüş kısa hali. Vasiyetname genel olarak; Türkiye ve İran’ın etkisiz hale getirmesi suretiyle Akdeniz ve Basra Körfezine ulaşılması, sonra da Baltık Denizi ve Akdeniz üzerinden Avrupa’nın, Basra Körfezi üzerinden ise Hindistan’ın ele geçirilmesine dayanıyor. Bunun için bölgede Hristiyan unsurlar kullanılacak ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere Türkler ve İranlılar birbirine düşürülecekti.

Rus Çarı I. Petro’nun, kendinden sonrakilerin uygulaması için, 1725 yılında yazdığı ve 1738 yılında ortaya çıkan gizli vasiyeti genelde parça parça incelenir ve günümüzle olan bağlantısı tam olarak kurulamaz. Bu vasiyet bugüne kadar gerek çarlık gerek Sovyetler ve gerekse Rusya dönemlerinde vazgeçilmeden uygulanmaya devam etti. Vasiyet; Rusların dünya egemenliği, Akdeniz ve Basra Körfezi’ne çıkarak, Hindistan ve Avrupa’yı ele geçirme planlarının anayasasını oluşturur ve plan bütün olarak değerlendirildiğinde bugüne kadar yakın çevremizde gerçekleşen olaylar daha bir anlam kazanır.

Dışa ve yeniliklere açık olan I. Petro, devletini genişletmeyi ve dünya hakimiyetini esas almıştı. Denizciliğe büyük ilgi duyuyordu ve genişlemek maksadıyla 1696 yılında Azak kalesini ele geçiren de oydu. Onun denizciliğe olan ilgisi Rusya’yı, bölgesel bir kara gücünden, Avrupa deniz gücüne dönüştürmüştü. Petro, sürekli yenilmesine rağmen 1709 yılında İsveç kralını Poltova Savaşında yenmeyi başarmıştı.

Ruslar tarih boyunca hedeflerinden hiçbir zaman vazgeçmediler. Rusya’nın bundan sonra da hayallerini gerçekleştirme çalışmaları hep devam etti. Avrupa yanında, Orta Asya, Hazar ve Sibirya bölgelerine araştırma grupları gönderildi. 1722 yılındaki, İran’a karşı Hazar bölgesinin işgali de bu planın bir parçasıydı. Bu dönemde askeri yardım karşılığında Hazar Denizi’nin batı ve güney kıyıları İran’dan alındı. Petro bir anlamda; Baltık Denizi üzerinden Avrupa’ya, diğer yandan Karadeniz ve Basra Körfezine doğru gidilecek yönleri göstermiş, bundan sonraki yapılacak işleri de gelecek kuşaklara vasiyet olarak bırakmıştı.

Vasiyetin giriş bölümünde kısaca bir değerlendirme yapıldıktan sonra, maddeler halinde gerçekleştirilmesi gereken hususlar sıralanır ve “Nasıl Yahudiler Hazreti Musa’nın emrini yerine getirmeye çalışıyorsa bu vasiyetin de sonsuza kadar dikkate alınarak mutlaka gerçekleştirilmesi gerektiği” tembih ve tavsiye edilir.

Vasiyet asıl olarak Avrupa’nın ve Hindistan’ın ele geçirilmesi ile ilgilidir. Türkiye ve İran buna ulaşmanın aşamaları.

Giriş bölümünde Petro, “Tanrının Rus milletini Avrupa üzerinde egemenlik kurmak için görevlendirdiğinden” bahsederek vasiyetine başlar. Ona göre; Avrupa milletleri sonu ölümle bitecek bir ihtiyarlık devrine girmiştir ve gençlik döneminde bulunan bir millet, bu yaşlı Avrupa’yı kolayca kontrolü altına alabilir. Öyle ki, kendisinin bir çay olarak bulduğu ve kendisinden sonrakilere bir ırmak olarak bıraktığı Rusya, bu yaşlı Avrupa’yı erdemlendirmeye aday bir denizdir. Bu deniz kendisine karşı zayıf ellerle kurulacak bütün barajları aşıp, her tarafı dalgalar altında bırakacaktır.

Vasiyetin birinci maddesinde de Rusların, daimî savaşçı ve eğitimli kalması için sürekli bir savaş durumunda olması gerektiği vasiyet edilir. Savaşlar arası kısa dönemler ise dinlenmek ve daha da kuvvetlenmek için kullanılacaktır. Dikkat edilirse Rusların bu maddeyi genelde uyguladıkları görülür.

İkinci maddede, Rusların savaşlar esnasında Avrupa’nın ileri ülkelerinde askeri uzmanlar, barış dönemlerinde ise bilim adamları getirerek üstünlüğünü kaybetmemesi gereğinden bahsedilir. Bu husus da genellikle uygulama alanı bulmuştur.

Üçüncü maddede; Avrupa işleri ile yakından ilgilenmek, Avrupa’da meydana gelen her türlü görüşmeye katılmak, kendilerine en yakındaki ülke olması bakımından da Almanya ile özellikle ilgilenmek gerektiği ortaya konulur. Bu kapsamda 6. madde de Rus prenslerinin eşlerini daima Alman prensleri arasından seçerek, Almanya’yı Rus davasına bağlı bırakması ve oradaki Rus etkisini artırması gereğinden bahsedilir. On ve on birinci maddelerde ise Avusturya ile bir birlik kurarak, onların Almanya üzerindeki gelecekte kurmayı düşledikleri üstünlük tasarılarına engel olmamak, Avusturyalıları Türkleri Avrupa’dan çıkarmak için teşvik etmek, prensleri birbirine karşı kışkırtarak Rusya’ya muhtaç etmek ve Rusya’nın gelecekteki üstünlüğünü hazırlayacak çalışmalar yapmaktan bahsedilir. Ruslar geçmişte bu konuda çalışmalar yapmışlardır.

Dördüncü maddede, Polonya’da her zaman fitne ve nifak üretmek, devlet büyüklerini para ile satın almak, üst düzey görevlileri birbirine düşürmek, seçimlere etki etmek, bu ülkede Ruslardan yana olanları korumak gibi hususlar vasiyet edilir. Ruslar ellerinden geldiği kadar dönem dönem bu noktada çalışmalar yapmışlardır. Nitekim Ruslar tarafından kışkırtılan ve karıştırılan Polonya 1739, 1772 ve 1792 yıllarında Rusya, Prusya ve Avusturya arasında paylaşılmış ve ancak ilk dünya savaşından sonra bağımsızlığını kazanabilmişti (Kocaoğlu, 1996: 52). ABD’nin son dönemde neden Polonya üzerinde yoğunlaştığı da bununla ilgilidir. Günümüzde Polonya’nın bitişiğinde Ruslara ait çok kuvvetli donatılmış Kaliningrad bölgesi yer almaktadır. Tedbir alınmamışsa Ruslar bu bölgeyi kullanarak kısa sürede Polonya üzerinden Almanya’ya erişebilir.

Beşinci madde ise İsveç’i mümkün olduğu kadar parçalamak, Rus egemenliğine almak için sebepler üretmek ve Danimarka ve İsveç arasında rekabet yaratarak bundan istifade etmekle ilgilidir.

Yedinci madde İngiltere ile ticari ve askeri ilişkileri geliştirme ve onlarla sıkı ilişkiler kurma gereği ile ilgilidir ki, bu işbirliği Rusların bölgedeki amaçlarını gerçekleştirmede oldukça işlerine yaramıştır. Özellikle 1826 yılında İngilizlerle aralarında gerçekleştirdikleri St.  Petersburg Protokolü’den bir yıl sonra Navarin’de, Osmanlı Donanmasının Rus, İngiliz ve Fransız güçleri tarafından müştereken yok edilmesi, Balkanlar, Kafkaslar ve Akdeniz ve civarında sonuçları bugünlere varan olayların başlangıcı olmuştur.

Sekizinci madde, Rus İmparatorluğunun sınırlarını kuzeyden Baltık Denizi, güneyden ise Karadeniz boyunca geliştirmeyi tavsiye eder. Bunun varacağı noktalar ise sonraki maddelerde açıklanır. Günümüzde Soğuk Savaş Dönemi ertesinde güçlenen Rusların bu bölgelerde giderek etkin hale geldiği görülmektedir. (Alpar, Bkz. https://www.sde.org.tr/guray-alpar/genel/baltik-denizinin-stratejik-onemi-kose-yazisi-18506).

Dokuzuncu madde bu kapsamda, “Bir taraftan Türkiye’ye diğer taraftan ise İran’a sürekli savaş açın ve İstanbul ve Hindistan’a mümkün olduğu kadar yaklaşın” der. Petro’ya göre buralara hâkim olan bir güç dünyaya hâkim olur. Ona göre İstanbul, Avrupa ve Asya hazinelerinin başkenti olarak mutlaka ele geçirilmelidir. Birinci Dünya Savaşı öncesi buna ilişkin İngilizlerle anlaştığı bilinmektedir.

Petro bu maddede Ruslar için izlenecek stratejik planı ortaya koymuştur. 12. maddede bu hedeflerini gerçekleştirmek için “Türkiye, Macaristan ve Polonya gibi bölgelerdeki Hristiyanları kendisine bağlamak, onlardan bir merkez ve dayanak noktası kurarak, Rusya’yı maddi ve manevi hamisi yapmak ve böylece kendi çıkarlarını gerçekleştirmek” için düşmanların sayısı kadar taraftar elde etmek gereğini vurgular ki bu husus Rusların bugüne kadar en fazla üzerinde durdukları konudur. Bu kapsamda, Karadeniz ve Baltık Denizinde inşa edilecek tersaneler ile bu bölgeleri ele geçirmek ve bunu temel alarak İran’ın çöküşünü hızlandırmak suretiyle Basra Körfezine sızmak ve Sibirya ticaret yolunu Hindistan’a kadar uzatarak İngiltere’ye bağımlılığı azaltmak esastır.

Bütün bunlar gerçekleştikten sonra olabilecek olaylar on üç ve on dördüncü maddelerde açıkça sıralanır.

On üçüncü maddede, Baltık ve Karadeniz’de egemenlik sağlanmış, İsveç işlemez hale gelmiş, İran ve Polonya yenilmiş, Türkiye dağıtılmış ve bunun karşısında Rus Ordusu toplanmış olduğu durumda, Rusların cihan hakimiyeti artık gerçekleşecektir. Bunun için tarafların birbirine karşı sonu gelmeyen yükselme arzusu ve cihan egemenliği kışkırtılacak ve biri yok edilirken, diğeri ona karşı kullanılacak, sonra da yıpranmış olarak ayakta kalana karşı sonu belli bir savaşa girilerek Rusya, bütün Doğu’ya ve Avrupa’nın büyük çoğunluğuna karşı üstün gelecektir.

Bu anlamda Ruslar için en kötü senaryo, İran ve Türkiye’nin bir araya gelmesidir. Rusların uyguladığı siyaset sürekli olarak Türkler ve İranlılar arasında fitne ve fesat sokmak ve her iki ülkeyi hiçbir zaman bir araya getirmemektir. Bu kapsamda Ruslar için Sünni ve Şii çatışması en iyi vasıtadır. Gizli hükümlere göre Ruslar, İran’ı yok etmek için onları sürekli olarak gerilemeye sevk edecektir. Onlara göre İran, her geçen gün parasız pulsuz kalmalıdır. Nitekim İran Cumhurbaşkanı Ruhani 2020 yılı eylül ayı ortalarında son 8 yılda ülkesinin petrol gelirinin 120 milyar dolardan 20 milyar dolara düştüğünü açıklamıştır.

Ruslara göre; Kafkaslar, İran’ın şah damarıdır. Burası Ruslar tarafından kontrol altına alındığında, İran kansız kalacak ve bin Eflatun dirilip gelse sağlığına kavuşamayacaktır. Yine onlara göre, İran ve Türkiye’nin güvenliği birbirine sıkı sıkıya bağlıdır ve Türkiye güçlü bir şekilde ayakta durduğu sürece İran ele geçirilemez. Ruslara göre; ancak Türkiye’nin işini bitirdikten sonra, İran’ın kolayca başının kesilmesi ve kontrol edilmesi mümkün olabilecektir. İran’ın bugün içine düştüğü ekonomik kriz ve Ermeniler yanındaki tutumu dikkate alındığında bu konuda epey bir ilerleme kaydedildiği açıkça görülür.

On dördüncü maddede ise ihtimali düşük olsa da eğer karşısındaki iki taraf Rusların teklifini reddederse onlar arasında ustalıkla fitne ve savaş çıkarılarak her iki taraf da zayıflatılacaktır.

Yine bu maddede genel dünya hakimiyeti planı kısaca ortaya konulur. Bundan sonra Rusya, birisi Azak Denizi üzerinden Karadeniz Donanmasını, diğeri de Beyaz Deniz kıyısındaki Arkhangelsk limanından Baltık donanmasını hareket ettirerek, Baltık üzerinden Almanya, Akdeniz üzerinden ise Fransa’yı işgal edecek ve bu iki ülke ele geçirildiğinde Avrupa’nın geri kalanı kolayca Rus kontrolüne girecektir. Rusların, Soğuk Savaş Dönemi sonrasında ilk fırsatta Kırım’ı ele geçirmesi, Ermenistan’a yerleşmesi, Gürcistan üzerinden Kafkaslara yaklaşması, Baltık Denizindeki artan faaliyetleri ile Suriye’de elde ettiği deniz ve hava üsleri, bu üslerdeki kıtalararası füze fırlatma kabiliyetine sahip denizaltıları ve Libya’da üs edinme gayretleriyle Akdeniz’de bir güç olma ve Avrupa’yı sadece kuzeyden ve doğudan değil, güneyden de kuşatma imkanlarını elde etmesi bu kapsamda değerlendirilecek gelişmelerdir. Nitekim 2020 yılı mayıs ayında ABD, Rusya’nın Libya’da kalıcı bir üs sahibi olması ve buraya kıtalar arası füzeler getirmesi durumunda, NATO ve Avrupa için güvenlik durumunun temelden değişeceği uyarısında bulunmuştur. 

Bu vasiyetnameden anlaşılacağı üzere Anadolu ve İran üzerindeki faaliyetler, Akdeniz ve Basra körfezine ulaşmak içindir ve bu ilerleyiş nihai olarak Avrupa’da Fransa ve Almanya ile Asya’da ise Hindistan’ın ele geçirilmesi ile ilgilidir. Bu noktada hedeflerini gerçekleştirmek için bölgede Ermenistan gibi bazı devletlerin kullanılması vasiyetin bir parçasıdır. Ermenistan bu görevini, bugüne kadar kendisine pahalıya mal olsa da canla başla planlandığı şekilde yerine getirmektedir. Bu maksatla Ermenilerin asla kontrol edemeyeceği alanlar, demografik yapıları değiştirilmek suretiyle, Ermenilere verilmiştir ve bu suretle Ermeniler vasıtasıyla Ruslar; Türkiye ve İran’ı birbirinde ayrılırken, planlandıkları şekilde İran’a biraz daha yaklaşmışlardır. Ermeniler ise yaratılan kan davaları ve kendilerine verilen “Büyük Ermenistan” hayalinin altında travmalar yaşamaya devam etmektedir.

Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni, 1923 yılında Bükreş Kongresinde; “Türkler haklıydı. Gerçeği göremedik. Kandırıldık. Türklerle aramıza kan davası girdi.” derken, yaratılan uydurma hikayeler ve okullarda verilen eğitimlerle Ermeniler öyle bir travma altına sokulmuştur ki, artık bunun tedavisi çok zordur. Bunun için Zori Balayan isimli Ermeni bir yazarın, 1996 yılında yazdığı ve Dağlık Karabağ bölgesinde Ermenilerin kadın ve çocuklara yaptığı katliamları anlattığı kitaba bir göz atmak yeterli. Kitabın ismi “Ruhumuzun canlanması”. Kitapta anlatılan anılar insanı insan olmaktan çıkarır nitelikte. “Askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Çocuk bağırıyordu. Haçatur çocuğun sesini kesmek için annesinin kesilmiş döşünü çocuğun ağzına soktu. Daha sonra çocuğun başından ensesinden ve karnından derisini soydum. Sonra çocuğun cesedini doğrayarak aynı soydan geldikleri köpeklerin önüne attık. Akşam aynı olayı üç değişik çocuğa daha tekrarladık. Türk çocuklarına yaptıklarımdan pişmanlık duymuyorum!”

Diğer taraftan David Herdiyan'ın "Haç Uğrunda" isimli kitabında yazdıkları da Ermenilerin nasıl bir ruh hali içinde olduklarını kanıtlıyor. “Bataklıktan geçmemiz gerekiyordu. Kendimize öldürdüklerimizden bir köprü yaptık. Adımlarıma 9 yaşlarındaki bir kızın göğsüne basarak başladım. Böylece bin 200 kişinin üzerine basarak karşı tarafa geçtim.”

Ermenilerin din adına yaptıklarını belirterek övündükleri bu çocuk katliamlarına, ABD’li gazeteci Thomas Goltz, Newsweek muhabir Pascak Privat, Rus gazetesi muhabiri Yuri Romanov ve Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan’da şahitlik ederken, ruh hastası olan bu Ermeniler yaratılan sahte algılarla saygınlık görüyor ve ortada normal insanlar gibi dolaşmaya devam ediyor.

Bu hikâyede Ermenilerin rolünü anlamak mümkündür ancak İran’ı anlamak mümkün değildir. Kimilerine göre İran’da, İngilizlerin oyunu ile Fars kökenliler iktidara getirilmesi, ülke gerçekleri ile izlenen politikalar arasında çelişkiler yaratmıştır. Bu durum uygulamalarda kendisini açıkça göstermektedir.

Bu açıdan İran tarafından oluşturulan Hizbullah Örgütünün ilk genel sekreteri Şeyh Suphi Tufeyli’nin açıklamaları ilginçtir: Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal ettiği günlerde ben Tahran’daydım. Baktım, Devlet ve Medya Ermenilerle birlikte. Şaşırdım, çünkü Ermenilere düşman gözüyle bakmalarını bekliyordum. “Biz İslam devletiyiz” diyorsunuz. Yani yeriniz mazlumun yanı. Zalim düşmanın yanında durmanızı anlamıyorum. Asırlardır “Azerbaycan, İran’ın bir parçasıdır” diyorsunuz. Azeriler İran’da yaşıyor. Dolayısıyla sizin durmanız gereken yer, sizin bir parçanız olan mazlum Azerbaycan’ın yanıydı. Gerçekten artık anlamakta güçlük çekiyorum... Allah “iyilik ve takva hususunda yardımlaşın” diye emrediyor. Böyle mi yardımlaşıyorsunuz! İran Dışişleri Bakanına “Bana Bakü meselesini anlat.” dedim. “Biz Türkiye’nin, Türkmenistan, Özbekistan ve Azerbaycan gibi Türk devletleriyle bağını engellemek istiyoruz. Türkiye’nin önünde bir koridor olması için Ermenilerle beraberiz.” dedi. Kendi kendime “keşke buna hiçbir soru sormasaydım.” dedim.

Petro’nun vasiyetinin Kafkaslar ile ilgili bölümü şu şekildeydi: “Gürcistan, Kafkaslarda İran’ın şah damarı pozisyonundadır. Bunun için Gürcistan’dan önce Ermenistan ve Azerbaycan’ı (güney ve kuzey) zapt edip, İran’ın dahili dehalarını kendinize hademe yapmanız gerekir” (Mustafayev, 2013:20-21).

Oysa güçlü bir Türkiye, bu bölgede İran’ın garantisidir. Bahsedilen koridor ise, Ruslar tarafından Nahçıvan ve Azerbaycan arasında, Türk nüfus yapısının zorla değiştirilerek Ermenistan’a bağışlanan “Zengezur Koridoru”dur.

Zengezur bölgesi, yaklaşık 40 kilometre eninde olup, Azerbaycan ile Nahçivan’ı birbirinden ayıran stratejik konumdaki bir bölgedir. Zengezur’un Ermenistan’a bırakılması, Rusya’nın küçük bir toprak parçasını kullanarak attığı büyük bir stratejik adımdır. 1920 yılında Zengezur’da yaşayan yaklaşık 225 bin kişilik nüfusun yüzde 70’i Türklerden oluşmaktaydı. Ahalisi Türklerden ibaret olan Zengezur’da sivil halk üzerinde uygulanan bilinçli katliamlarla halk bu bölgelerden kaçırılmış ve yerlerine Ruslar tarafından Ermeniler getirilip yerleştirilerek; Türk dünyası arasında istenilen siyasi, ekonomik ve kültürel coğrafi boşluk oluşturulmuştur (Seferli, 2014: 1-7). İşte İran’ın oluşumunu desteklediği koridor budur ve bu sınırda halen Rus askerleri görev yapmaktadır.

Kazım Karabekir tarafından 1920 yılında ele geçirilen ancak bir sonraki yıl Ruslar tarafından Ermenistan’a verilen Kars’ın hemen karşısındaki” Gümrü”de ise bugün Ruslar elde ettiği üslerle kontrol sağlamaya devam ediyor. Ermenilerin İran’a ait Tebriz üzerinde istekleri var. Dahası Ermenistan’ın Türkiye ve İran sınırının Rus askerleri tarafından korunmasını da Petro’nun vasiyeti ile ilişkilendirmek, büyük ihtimalle İran yönetiminin aklına bile gelmiyor! Düşmanı dost, dostu düşman bilme yanlışlığı da bu olsa gerek.

İran’ın söylemleri ve uygulamaları arasındaki çelişkiler artık kendi insanlarının bile tepkisini çekiyor. TahranHarezmi üniversitesi öğretim görevlisi Yedullah Kerimipur’un bu anlamda sosyal medya paylaşımı anlamlı: “İran tarih ve coğrafyadan kopuk bir şekilde, bir ırka hapsolmuş bakış açısına saplanmış bir şekilde yaşıyor. Cumhurbaşkanı Ruhani tüm İranlıların vicdanını temsil etmeli, 500 yıl önce İran’ı kuran Azerbaycan halkının duygularını hissederek Azerbaycan’ı desteklemelidir.” İran’ın tarih ve coğrafyadan kopuk bir şekilde yaşadığı açık.

Aynı şekilde İran da söylemlerinde, ABD karşısında olduğunu beyan etmesine, ABD ambargosuna maruz kalmasına ve İran’daki nüfusun büyük çoğunluğunun Azerbaycan ile tarihi, dini ve kültürel olarak kuvvetli bağlarının olmasına rağmen, her nedense Ermenistan konusunda ABD ve Rusya ile aynı düzlemde hareket edebilmektedir. Zaten İslam’ı savunduğunu söyleyen İran, bugüne kadar hiçbir Hıristiyan ülke ile savaşmadığı gibi, İslam coğrafyasında; Suriye, Lübnan, Irak, Yemen gibi bölgelerde sadece Müslümanlarla savaştı ve başka ülkeler tarafından bölgeyi bölmek için kullanıldı.

Eski CIA mensubu Michael Scheuer, 2015 yılında yaptığı bir mülakat esnasında şöyle diyordu: “En basit yorumuyla kaybettik. Çok üzücü. Hiçbir zaman hava kuvvetlerimizle birilerini yenebilecek durumda olmadık. Bir çıkmazın içindeyiz. Şii ve Sünni savaşları tam da ihtiyacımız olan şey.” CIA eski Ortadoğu Bölge Şefi Robert Baer ise kitabında, “Sünni-Şii savaşını tetikleyelim. Niye biz ölelim ki bırakalım Müslümanlar birbirlerini öldürsünler.” diyor. Bu açıdan oyuna getirilen ve hırsa kapılan İran bölgede hiç de arzu edilmeyen bölünmelere yol açtı.

İran’ın bölge güvenliği açısından barışa yönelik birleştirici politikaları gerçekten önemli. Güçlü bir Türkiye aynı zamanda İran’ın bu bölgedeki varlığına ve refahına hizmet eder. Bu anlamda Türkiye ve Azerbaycan başta olmak üzere birçok konuda gelişimi ve barışı sağlamaya yönelik işbirliği yapabilir ve bölge üzerinde oynanan oyunları bozabilir. Ne yazık ki, Petro’nun vasiyetinde belirttiği şekilde, güvenliği Türkiye ile iyi ilişkilerine bağlı olan İran yönetimi, sırf mezhepsel yaklaşımlara dayalı politikalarıyla, kendi halkından ziyade başka devletlerin çıkarlarına hizmet ederek kendi ülkesinin de sonunu hazırlamaya devam ediyor.


Kaynakça:

Mustafayev, B. (2013). Cihan Hakimiyetini Moskoflara Öğütleyen Deli Petro’nun Vasiyetnamesi ve Ermenistan Devleti’nin Kurulmasında Etkisi. Uluslararası Avrasya Sosyal Bilimler Dergisi (11).

Alpar, G. (2020). https://www.sde.org.tr/guray-alpar/genel/baltik-denizinin-stratejik-onemi-kose-yazisi-18506.

Seferli, H. F. (2014). Nahçivan’ın Abluka Durumu Zengezur’un Ermenistan’a Bağlanması ile Başladı. Yeni Türkiye (60).

Kocaoğlu, M. (1996). Rusya’nın Tarihe Düşen Emperyalist Gölgesi, Bilig 3, Güz 1996. 39-52.