Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Hakimiyet Teorilerinin Sonu: Merkez Bölge’nin Yeni Güvenlik Modeli

Güray ALPAR
18 Mayıs 2020 22:41
A-
A+

Türkiye, Kızıldeniz’den Urallara, Cebelitarık’tan Asya derinliklerine milyarlarca insana 4-5 saat içerisinde ulaşabilecek Asya-Avrupa ve Afrika kıtalarının birleşme noktasında merkezi bir konumda yer almaktadır. Bu coğrafyanın çevresinde Türklerin tarihi ve kültürel olarak yüzlerce yıllık bağlarının bulunduğu bölgeler yer alıyor. Bu bölgeler aynı zamanda Türkiye’nin çevresindeki güvenlik kuşaklarını da oluşturuyor. Yaşanan olaylar açıkça göstermiştir ki bu coğrafyalardaki her türlü barış ve güvenliği bozan olay, doğrudan veya dolaylı olarak, başta Türkiye olmak üzere bütün dünyanın güvenliğini etkiliyor. Biz bu bölgeyi “Merkez Bölge” olarak isimlendiriyoruz.

Merkez Bölge güven içinde olmadan dünyanın güvenlikli olması beklenemez.

Merkez bölge dünyanın en eski medeniyetlerinin oluştuğu bir bölge olma yanında, birçok dini ve kültürel inanışın da ortaya çıktığı bir bölgedir.  Bütün semavi dinlerin asıl merkezi burasıdır. Bu kadar karmaşık bir din, medeniyet ve kültür merkezini yönetmek ve buralarda güvenliği sağlamak doğal olarak derin bir bakış açısına ve sağlam değerlere sahip olmayı gerektirir. Halbuki bu bölgeye yönelik son dönemlerde ortaya konulan teorileri incelendiğimizde ne yazık ki birçoğunun bölge dışından, yüzeysel ve gelişigüzel ortaya konulduğu ve bölgenin kadim değerleri ile uyuşmadığı görülmektedir. 

Gerçekten de Merkezi Bölge’ye yönelik ortaya konulan düşünceler daha başlangıçtan insan tabiatına aykırı gözüküyor. Örneğin; Halford J. Mackinder’in 20. Yüzyılın başlarında ortaya attığı Kara Hakimiyet Teorisi başta olmak üzere Deniz, Kara, Hava ve Uzayın ele geçirilmesine yönelik bütün teoriler “Hakimiyet Teorisi” olarak isimlendiriyor. Bu isimler bile bölgenin neden uzun süredir barışa hasret olduğunu açıklamaya yeterli.

Oysa “Hakimiyet” kelimesi; hâkim olma, hükmetme, buyruğunu yürütme, üstünlük kurma gibi anlamlara geliyor. Bunun dışında “Medeniyetler Çatışması” gibi insanları birbirine kırdırarak bundan birtakım çıkarlar sağlamak üzerine kurulu teorilerin ise ne manaya geldiğinden ve kaç insanın hayatına mal olduğundan zaten bahsetmeye gerek yok.

Tarih boyunca Merkezi Bölge’nin tamamında var olan sadece Türkler olmuştur.

Binlerce yıllık süreç içerisinde Asya’nın derinliklerinden dünyaya yayılan Türkler, Merkezi Bölge ve civarındaki bütün kültürlerin içinden geçmişler ve bu kültürleri tanımışlardır. Yapılan araştırmalara göre Çin, Hint, Pers, Arap ve Roma kültürleri yanında Anadolu, Mezopotamya ve Mısır gibi kültürler Türklerin yakından tanıdığı kültürlerdir. Zaten kendilerinde var olan özellikler yanında, bu kültürlerle kaynaşma şüphesiz Türklere ayrı bir özellik ve zenginlik katmıştır. Bütün dinlere, inançlara ve kültürlere karşı hoşgörü geleneği de buradan gelmektedir. Bu aynı zamanda kültürel zenginliği olan grupların Türklere karşı gönül bağının da kaynağını teşkil eder. Bu durumu Fransız asıllı oryantalist ve Türkolog Jean Poul Rou (1925-2009) şöyle ifade eder: “Kuzey ormanlarında çıkıp geldiler. Cesur, dağınık, marifetli ve henüz yolun başındaydılar. Önce bozkırlara, sonra Çin içlerine ve daha sonra da sonu başı belli olmayan bir sel gibi batıya doğru yayıldılar. Kültürler arasında barış ve huzuru tesis ettiler.” Bu tespit aynı zamanda, Türklerin son derece karmaşık bir yapıya sahip Merkez Bölge’yi nasıl bu kadar uzun bir süre barış ve istikrar içinde yaşatabilmeyi başardıklarının da formülüdür.

Merkezi Bölge’ye hâkim olmak isteyen güçlerin Türkler varken bunu başarmaları çok zordu.                                                                                                                           

Yaratmış olduğu değerler ve bölge halkıyla bütünleşmiş yapısıyla Türkler, Merkezi bölgede binlerce yıl güvenlikle beraber huzur ve refahı sağlamıştır. Bu yapı içerisinde çok çeşitli kültürler, dinler ve inanışlar birbirleriyle uyum içinde yaşıyordu. Afrika’nın tarihini yazan Ajayi ve Crawder’e göre Türkler, Afrikalılarla bile aynı anlayışı paylaşıyor, onları anlıyorlardı. Türkler sorumlulukları altındaki bölgelerde halkın yaşam biçimi koruyor, onlara eşit ve adaletli davranıyor ve insanların kendilerini geliştirmelerine imkân tanıyordu. Sudan, Mısır, Cezayir gibi bölgeler Osmanlı idaresinde altındayken refah içinde yaşıyordu. Osmanlı Batılıların aksine kendi egemenlikleri altındaki bölgelerde modern sistemler oluşturmuş ve iç düzeni sağlamışlardı (Ajayi ve Crawder, 1977: 236).

Zengin kültürleri, insanları eşit gören tutumları ve inançlara olan saygılarıyla, Türkler bu bölgeleri, bu bölgeler ise Türkleri anlamışlardı. Bu ise “Gönül bağı” denilen bir bağ anlamına geliyordu.

Birçok dilde tam karşılığı olmayan “Gönül Bağı” kavramı tam da Türkleri ve onların coğrafyaları arasındaki bağları anlatmak için oluşturulmuş gibiydi (Alpar, 2019: 842). “Gönül Bağı” her şeyin menfaat kavramı ve suni sınırlarla anlamlaştırılmaya çalışıldığı günümüz ortamında sınırlara tabi olmayan bir kardeşlikti.

Merkezi Bölge’nin kuşatılması ve ele geçirilmesi nasıl gerçekleşti.

Oysa yayılamaya çalışılan düzen, Adam Smith’in 1700’lü yıllarda “Ulusların Zenginliği” isimli eserinde ortaya koyduğu şekilde, insanın var olmasını bir tarafa bırakarak maddi değerleri her şeyin üzerinde tutuyordu (Smith:2004). Smith’e göre “bireycilik” insanın doğasında vardı ve kişisel menfaat ve rekabet iktisadi hayat için itici bir güçtü. Yine ona göre herkesin bencil olduğu bir toplumda uyum da kendiliğinden oluşacaktı. Bu düşüncede, insani değerler bir tarafa atılmış gibiydi ve artık her şey üretime dayalı olarak ölçülüyordu. Bunun sonucu ise etkileri günümüze kadar gelecek olan, insan olmanın genetiğinin bozulduğu bir yoldan çıkış, dünyada sadece kendisinin olduğuna inanan bir bakış, kaba güce dayalı başka coğrafyalara sarkış ve doğal olarak gönül bağı coğrafyalarının ötekileştirilmesiydi. Artık daha önce güce fazla bir ihtiyaç duymadan yönetilen coğrafyalar, güç olarak nitelenen ancak gerçek anlamda sürekli bir gücü ifade etmeyen, sahte kavramlarla ele geçirilmeye ve yönetilmeye çalışılacaktı.

Batı’nın Merkezi Coğrafyaya yönelik saldırıları cepheden değil, kuşatma ile başladı. Ümit Burnu’nun dolaşılması ve Hindistan’a ulaşmak bunun ilk aşamasıydı. Hint Okyanusu Portekiz kontrolüne girdiğinde bazı şeylerin eskisi gibi olmayacağı görülüyordu. Portekizlilerin baskısı ve işgali altında bunalan, bugünkü Endonezya sınırları içerisindeki, Müslüman Açe Sultanlığı bir heyeti 1566 yılında İstanbul’a göndermişti. Ancak her nedense Osmanlı Donanması hazırlıklarını tamamlayıp yola çıkmak üzereyken, Yemen’de Zeydi imamı Topal Mutahhar tarafından başlatılan büyük bir isyan yardımı iki yıl geciktirdi. Bundan sonra da her ne zaman bu coğrafya için hayırlı bir iş yapılacak olsa bir yerlerde bekletilen unsurlar harekete geçirilecekti. Bu coğrafyaları yönetmenin kurallarının değiştiği açıkça görülüyordu. “Kışkırt, birbirine düşür ve bölerek yönet.” Lewis’e göre “Batının yayılmasında daha önceki Moğol, Hun, Arap ve Osmanlı yayılmasında bulunmayan ahlaki bir kusur bulunmaktaydı (Lewis, 2006: s.150).

(Açe Devleti 1851 yılında İstanbul’a bir heyet daha göndererek Osmanlı’nın bir eyaleti olmak istediklerini ilettiler. Osmanlı halifesi adına hutbe okutan Açeliler, 1909 yılında Osmanlı Donanması için aralarında para toplayıp göndermişlerdir.)

Merkezi Bölge kuşatması üç aşamada gerçekleştirilmiştir.

Merkez Bölge’nin kuşatması 1700’lü yıllarda başladı ve bir plan dahilinde 1918 yılına kadar devam etti. İngilizler 1704 yılında o zamanın Akdeniz’e denizden tek çıkış kapısı olan Cebelitarık Boğazını kontrol ettiler. Hindistan ise 1803 yılında ele geçirildi. 1774 yılındaki Kırım’ın Ruslar tarafından işgali ise kuzeyden kuşatılma manasına geliyordu. Böylece kuşatmanın ilk aşaması olan dış çember tamamlanmış oldu. İkinci aşamaya geçmeleri ve ilerlemeleri için önlerindeki diğer engellerin de ortadan kaldırılması gerekiyordu. Ancak, her şeye rağmen Osmanlı donanması ayaktaydı ve bu sömürgeci güçler için önemli bir engeldi. Osmanlı Mısır ortak donanmasının 1827 yılında Navarin’de savaş bile ilan etmeden hile ile batırılması sonucu bu engel de ortadan kalktı. Bunun hemen ardından kuşatmanın diğer aşamaları gerçekleşecekti.

O güne kadar Balkanlarda Osmanlı aleyhine harekete geçiremedikleri Hristiyanların ayaklanmaya başlaması ve Yunanistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi ile Cezayir’in Fransızlar tarafından işgali ile İngilizlerin Yemen, İran, Mısır ve Kıbrıs’ı ele geçirmesi Navarin sonrası kuşatmanın kaldığı yerden devam ettirilmesidir. Osmanlı Donanmasının yok edilmesinden sonra nasıl hareket edileceği zaten önceden safha safha planlanmıştı. Yunanistan’ın oluşturulması ve suni bir Türk düşmanlığı aşılanması da bunun bir parçasıydı. Halbuki dikkatle incelenirse kültürel yönden Türklerle kuvvetli bağları olan ve Türk idaresinde huzur içinde yaşayan Yunanlıların bu kışkırtmalar neticesi sürekli olarak kendi kendisini sıkıştırdığı ve devam eden bir sıkıntı halinde bulunduğu görülecektir.

Vehhabiliğin Siyasal Sisteme dönüşmesi de bu dönemin eseriydi. Bundan Merkez Bölgesinde dini kullanarak aynı dinden rakip güçleri ortaya çıkarmak amaçlanmıştı. Yine İran’ın güvenliğinin Türkiye’nin güvenliği ile bağlantısı da bu dönemde saldırılara maruz kalmaları ile açıkça görülmektedir. Böylece Merkezi Bölge iyice daraltılmış ve son aşamaya hazır hale getirilmiştir.

Son aşama ise Libya’nın işgali ve Adalar Denizinin ele geçirilmesi ile bundan sonra Suriye, Irak ve Kafkaslardan en içteki çembere yönelik yıkıcı son darbenin gerçekleştirilmesi idi. Merkez Bölge’nin etrafında dış çember sağlam durdukça iç çembere ulaşmak zordur. Dış çemberler barış, refah ve huzur içinde olmalıdır. Bu güvenlik çemberlerinin ortadan kaldırılması durumunda ise Merkezin uzun süre güvende olması mümkün değildir.

Merkezi Bölge Türklerden sonra bir daha huzura kavuşamadı.

Kuşatma sonrası bu coğrafyalar bir daha o eski günlerini göremedi. Görmeleri de zaten mümkün değildi. Çünkü değerler insana ve bölgeye yabancıydı. ABD eski Başkanı Nixon: “Oraya demokrasiyi savunmak için gitmiyoruz. Oraya uluslararası hukuku savunmak veya diktatörlüğü ortadan kaldırmak için de gitmiyoruz. Oraya bizim hayati menfaatlerimizi korumak için gidiyoruz.” demişti.

Dönüşüm kelimesi, olduğundan başka bir biçime ve duruma girme manasına geliyor. ABD eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’nin 2003 yılında Washington Post gazetesinde yayınladığı “Orta Doğu’yu dönüştürmek” isimli makalesinde “Fas’tan başlayarak Basra Körfezine kadar 22 ülkenin sınırı değişecek.” dediği ülkeler de Merkezi Bölge içinde yer alıyor. Merkez Bölge ve civarındaki insanlar onların gözünde sadece bir hammaddeydi ve nasıl bir hammadde mamul maddeye dönüştürülebiliyorsa buralar da başka bir duruma veya biçime dönüştürülecekti. Artık insan yerine menfaatler, petrol, para vardı ve bu onlar için her şeyden önemliydi. Karar verilmişti. Ya gönüllü değişim ya da projelerle dönüştürmek. Sonuçta ise dönüşüm adına bu bölgelerde savaş ve çatışma görmemiş hiçbir ülke ve insan kalmayacaktır. Harabelerin arasından kafamızı kaldırıp “Daha ne kadar kötü hale gelebilirdi.” diye sorduğumuzda şöyle söylenebilir: Bunu ancak hiçbir derinliği ve kökü olmayan bir sistem başarabilirdi. İşi ehline vermek gerekiyordu. İş ehlinde olmayınca ortaya çıkacak hakikat de insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alıyordu.

Kendi değerleri ile ortalığı yakıp yıkanlar bunun ortaya çıkmaması için algı operasyonları ile Türkleri kötülediler.

Türklerden sonra Merkezi Bölge bir daha önceki huzuru bulamadı.  Bölgenin sorunsuz olarak sömürgeleştirilebilmesi için Osmanlının ve Türklerin kötülenmesi gerekiyordu. Bunun için algı operasyonları yapılarak mevcut bağlar koparılmaya çalışıldı. Araştırmalar yapıldı, eğitim programlarına konuldu, medya kullanıldı. Ama bütün çalışmalara rağmen Merkez Bölgedeki binlerce yılda oluşan gönül bağının koparılması mümkün olmadı. Zulüm altında inleyen Filistinli bir genç şöyle diyordu: “Bize yıllarca okullarda Osmanlı’dan nefreti öğrettiler. Şimdi ise bizlere rahmet okutuyorlar”.

Tarih açıkça göstermiştir ki Merkez Bölge Türklerle birlikte huzur görmüştür. Türklerin var olduğu bölgelerde huzur vardır. Bu gerçek bilinmesine rağmen her nedense Türkiye’nin bölge insanının huzur ve refahını korumaya yönelik her faaliyeti daha başlangıçtan “Türklerin bu bölgelere dönüşü” olarak duyurularak sahte bir korku yaratılmaya çalışılmaktadır. Ancak geçmişte Türklerin bu bölgede bulunuşlarının bölge gerçekleri ile uyumlu ve bölge insanının yararına olduğu açıktır. Kara propagandaların amacının ne olduğunu ise maksatlı olarak bu propagandaları yapanlar dahil, bölgede bilmeyen yoktur. Türkiye’nin bölgede varlığı, bölgeye ancak huzur, güven ve adalet getirir ve bundan da hiç kimsenin korkmasına gerek yoktur.

Yıllardır Merkez Bölgeyi kontrol etmeye çalışan güçler başarısızlığa uğramıştır.

Daha önce de belirtildiği şekilde insani ve insani değerleri esas almayan hiçbir sistemin kalıcı olması mümkün değildir. Bu anlamda güvenliğin de “insancıllaştırılması” bir zorunluluktur. Bu anlamda insanı maddi değerler üzerine metalaştırmış yabancı sistemlerin sadece Merkez Bölgeyi değil, Koronovirüs salgını salgınında olduğu gibi kendi vatandaşları da dahil, bütün dünyayı güvensiz bir ortamda bıraktığı görülmüştür.

Sırf küçük bir azınlığın mutluluğu için kendisinden olmayanları yok sayan adaletsiz uygulamaların bugüne kadar insanlığa acı ve felaketlerden başka bir şey getirmediği görüldü. Salgının devam ettiği süreçte bile Venezuela ve İran gibi bazı ülkelere uygulanan yaptırımların devam etmesi bu acımasızlığın devam ettiğini/edeceğini gösteriyor. Sadece devletler değil, insanlar ve halklar da şuursuzca cezalandırılıyor. Ortaya sürülen uydurma değerler, insanları birbirine düşman etti. Vaat edilen özgürlük ortamı ise insanı köleleştirmekten başka bir işe yaramadı.

Merkez Bölge’de “gücün tanımı” farklıdır. Tarih bu felsefeyi kendilerince güç yaratmaya çalışanların bu coğrafyada yok olup gittiğinin örnekleriyle dolu. Yaratılışın doğal yapısına aykırı bir şekilde “sahip olduğu maddi varlığı güç zannetme” ve buna dayanarak her şeyi kontrol edebileceğine inanan yapısı ile ortada dolaşan sözde güçlerin de aynı akıbetle karşı karşıya kaldığı görülmeye başladı.

Gerçekten de Merkez Bölgede, samimiyetsiz, adaletsiz ve bölge gerçeklerine ters düşen uygulamaların bugüne kadar bütün zorlamalara rağmen bir sonuca ulaşamadığı görüldü. Günümüzde de benzer projeler geliştirenlerin daha fazla bölgede kalması bir anlamda kendi kendini imha ve tamamen tükenmek manasına gelecek. Bu anlamda trilyonlarca dolar harcadığı halde hiçbir sonuç alamayan kuvvetlerin aşama aşama çekileceğine dair emareler de görülmeye başlandı.  Fransız Le Monde gazetesinde yayınlanan bir makaleye göre Koronovirüs salgını dünya düzeninin ve ABD liderliğinin sonunu getirdi. Soğuk Savaş Dönemi ve ertesinde kuvvetlerini dağıtarak stratejik bir hata yapan ABD’nin, Afganistan, Irak ve Suriye’den sonra Sina Yarımadasından da kuvvetlerini çekmesi gündeme geliyor. Pentagon Sözcüsü Binbaşı Sean Robertson’un, “Çin ve Rusya’dan gelen tehditlere karşı küresel olarak konuşlu kuvvetlerinin konumunu gözden geçirdiklerini” açıklamasını da bu kapsamda değerlendirmek gerekir. Çin’in artan askeri gücü ve küresel ısınma nedeniyle önemi artan Arktik bölgesindeki ABD-Rus rekabeti bu kararların alınmasında fazlaca etkili. Daha önce “Bana neden Suriye’de asker tutuyorsun diyorlar. Ben petrolü seviyorum. Orada petrolü tuttum. Askerlerimiz petrol için oradalar.” diyen ABD Başkanı Trump ise “artık petrol değerli değil” demeye başladı. Petrolün para etmediği bir ortamda zaten orada durmaları da beklenemez.

Bölge ve dünya güvenliği için Merkez Bölgenin bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç var.

Merkez Bölge’de barış ve istikrar olmadan dünyada barış ve istikrarın sağlanamayacağı açıkça görülmüştür. Bu bölge güvenlik boşluğunu kabul edemez. Derin tarihi, kültürel ve dini zenginliği içeren Merkez Bölgesinde, bölgenin gerçeklerine uygun yeni bir güvenlik yapılanması ihtiyacı var. Şüphesiz bu yapılanma bölgenin asıl sahipleri tarafından başkalarının değil kendi ihtiyaçları göz önünde tutularak oluşturulacaktır. Yaşanan bunca acı tecrübeden sonra bunun bir zorunluluk olduğu görülüyor.

Diğer taraftan ortaya konulacak güvenlik modellerinin kuruluş felsefesinden başlayarak önceki sistemlerden anlayış itibarıyla farklı olması gerekiyor. Yine bu modelin daha öncekilerden en önemli farkı, Merkez Bölgeyi karıştırma ve birbirine düşürme amaçlı değil, kültürel ve ekonomik anlamda birbirine yaklaştırarak barışı sağlama maksatlı olması olacaktır. Bu tür barış kuşaklarının oluşturulması Merkez Bölgenin güvenliği için zorunlu. Dünya tarihi incelendiğinde insanın yapısına uyan, adaletli, onları işin içine katan ve aidiyet duygusu yaratan sistemlerin, bu özelliklerini kaybetmedikleri sürece, uzun süre ayakta kaldığı görülüyor. Bölgenin kadim değerlerini ve eşitliği dikkate alan, her şeyden önce isminin başında “hakimiyet teorisi” ifadesi bulunmayan, hükmetmekten ziyade gönül birlikteliğine yönelen, ayırımcı ve bölücü olmaktan ziyade kucaklayıcı, birleştirici, kültürel, ekonomik yardımlaşma ve dayanışmayı ve her şeyden önce insanı merkeze alan adaletli bir yapılanmanın Merkezi Bölgede daha kalıcı olacağı ve güvenliği ve barışı sağlamaya hizmet edeceği muhakkak.

Mevcut uygulamalar insanı mutlu etmiyor güvenliğini sağlamaktan uzak kalıyor. Koronovirüs salgını sonrası dünyanın güvenlik ortamının da yeniden şekilleneceği anlaşılıyor. Şimdiden buna yönelik çeşitli teorilerin geliştirilmeye başlandı. Merkezi Bölge Güvenliği ve kalkınması için öngörülebilecek bir yapılanma tamamen barışı sağlama amaçlı  “tek merkezli” olabileceği gibi “birbiri ile yardımlaşan” birkaç bölgeden de oluşabilir. Tarihi ve kültürel bağlar dikkate alındığında, Merkezi Bölge çevresinde kurulabilecek ve “Barış ve İstikrar Bölgeleri” olarak isimlendirilen bu bölgeler, birbirini birçok açıdan destekleyeceği gibi çevre bölgelerin ve hatta dünya güvenliğine de katkıda bulunacaktır. Barış ve İstikrar bölgeleri, bünyelerindeki kültürel ve ekonomik yapılanmalarını ile bölge insanlarının bir araya gelmesine, yardımlaşmasını ve birlikte kalkınmasına yönelik projeler geliştirerek huzur ve güvenlik yanında bölgelerin refahına da hizmet edecektir. Böylesi bir modelde, bölgeler sabit bir sınıra sahip olmaktan ziyade ihtiyaca göre oluşturulabilir gerekli durumlarda çevresindeki ülkelerle işbirliğini geliştirebilir. Yine bu modelle uzun süredir kopmuş olan Akdeniz, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu eksenindeki bağlantılar da yeniden kurulabilir.

Sonuç olarak; Değerler bir grup ya da toplumun birlik ve işleyişini sağlamak ve sürdürmek üzere toplumda yaşayanlar tarafından doğru ve gerekli olduğu kabul edilen ortak düşünce, amaç, ahlaki ilke ya da inançlardır. Değerlerin; birleştirici ve toplumun iyiliğine olması, o toplumun ihtiyaçlarını karşılaması ve en önemlisi de o toplumdaki insanların iç dünyasına ve kalbine hitap etmesi beklenir. Bu anlamda hoşgörü, merhamet, misafirperverlik, yardımseverlik, sorumluluk ve dayanışma gibi kavramlar Merkez Bölge’nin binlerce yıllık içselleştirilmiş değerleridir. Halbuki yaklaşık son 300 yıldır Merkez Bölge’ye dayatılan projeler, kuramlar ve teorilerin tamamı incelendiğinde bu gerçekleri dikkate alma ve bölgeye yansıtma bir yana, aksine bu değerleri küçümseme ve aşağılama üzerine kurgulanmış oldukları açıkça görülür.

Değer aynı zamanda bir şeyin gerekliliğini ve önemini belirlemeye yarayan ölçüdür. Merkez Bölge’nin on binlerce yıllık kadim değerleri ile sonradan birilerinin kendince oluşturduğu yüzeysel uydurma değerler birbirinden çok farklıydı. En önemli yanlışı, insanı esas almamasıydı. Çıkar, kaynak, zenginlik, bireysellik ve tüketim gibi maddi değerler üzerine yoğunlaşan bu sonradan görme dünya, Merkezi Bölge’ye özgü değerleri asla ciddiye almadı. Bu olunca da ortaya koyduğu değerlerin hiçbiri Merkezi Bölgeyle uyuşmadı, benimsenmedi, reddedildi, reddediliyor.

Merkez coğrafyanın binlerce yıllık birikime dayanan kuralları farklıdır. Bölge dışından müdahalelerin bu değerleri anlaması zordur. Bu coğrafyanın güç kavramı da farklıdır ve maddi gücün çok daha ötesindedir. Zaten bundan dolayı bölgede hakimiyet kurmaya çalışanlar o kadar çabaya rağmen başarılı olamamışlardır. Olmaları da mümkün değildir.

Merkez Bölgenin karıştırılması tüm dünyanın güvenliğini olumsuz etkilemektedir. Merkez Bölge güven içinde olmadan dünyanın geri kalanı da güvende olamaz. Bundan sonra yapılacak iş eskiden olduğu gibi bölge değerlerini esas alan eşit, adaletli huzur ve güvenlikle birlikte refahı sağlayan güvenlik sistemlerinin bölgedeki ülkeler tarafından elbirliği içinde oluşturulmasıdır. Bunun gerçekleşmesi durumunda şüphesiz sadece Merkez Bölge değil, çevre bölgeler ve hatta bütün dünya bu barış ve istikrar ortamından istifade edecektir.

 


 

Kaynaklar:

Agoston, Gabor. (2012). Osmanlı’da Strateji ve Askeri Güç, Çev. Fatih Çalışır, Timaş Yayınları: İstanbul.

Ajayi J.F. Ade ve M. Crowder, (1977). History of Africa,Longman Group: London, UK.

Akad, Tanju Mehmet. (2005). Osmanlıların Stratejik Sorunları, Kastaş Yayınları, İstanbul.

Alpar, Güray. (2015). Uluslararası İlişkilerde Strateji ve Savaş Kültürünün Gelişimi, Pelit Yayınları: Konya.

Alpar, Güray. (2019). Türk Gönül Coğrafyası Kavramına Antropolojik Bakış, Üçüncü Sektör Sosyal Ekonomi Dergisi, 54(2): Ankara.

İnegöllüoğulları, Metin. (1998). Asya Pasifikte Türk İzleri, Celal Bayar Üniversitesi Yayını: Manisa.

Jean Poul Roux. (2002). Türklerin Tarihi, Pasifikten Akdeniz’e 2000 Yıl, Çev. Aykut Kazancıgil, Lale Aslan Özcan, Kabala Yayınları: İstanbul.

Lewis, Bernard. (2002). Ortadoğu’da Irk ve Kölelik, Çev.Ender Günsel, Truva Yayınları: İstanbul.

Smith, Adam. (2004). Ulusların Zenginliği, Çev. Metin Saltoğlu, Palme Yayınları,:Ankara.