Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Değişen Dünyada Fransa’nın Değişmeyen İmparatorluk Hayali

Güray ALPAR
23 Haziran 2020 10:28
A-
A+

1500’lü yıllarda başlattığı sömürgecilik faaliyetleri ile 2. Dünya Savaşı öncesinde 13,5 milyon kilometrekarelik bir büyüklüğe ulaşan Fransa, hala eskisi gibi bir imparatorluk oluşturma hevesinde görünüyor.

Fransa sömürgeleri sayesinde, kendi ana karasından 20 kat daha büyük bir alana hükmediyordu. Bu anlamda dünyadaki hemen hemen bütün kıtalarda sömürgeleri vardı ve kritik geçiş yolları üzerine yerleşmişti.

Fransa’nın sömürgecilik faaliyetleri için kullandığı alanlardan birisi de Afrika kıtasıydı.

Bu süreçte Fransa’nın, Afrika kıtasında da 20’den fazla ülkede hakimiyet kurduğu görüldü. Fransa bu ülkelerden elde ettiği gelirle uzun süre refah içinde yaşadı. 2. Dünya Savaşının ardından değişen uluslararası ortamda, sömürgeci devletlerin artık eski sömürge ülkelerini ellerinde tutmaları mümkün değildi. Bu ortamda Fransa’da sömürgelerine bağımsızlık vermek zorunda kaldı. Ancak Fransa’nın diğer sömürgeci ülkelerden farklı bir yöntem izlediği görüldü. Fransa, Afrika’da kendisine bağlı sömürge devletler bağımsızlığını kazanmalarına rağmen, onlar üzerindeki kontrolünü asla bırakmak istemedi ve bırakmadı.

Günümüzde, Fransa hala eskisi gibi imparatorluk oluşturmak hayalini muhafaza ediyor. Bu kapsamda, Birleşmiş Milletler (BM) veya Avrupa Birliği'nin (AB) müdahil olduğu çok taraflı anlaşmaların yanı sıra çift taraflı savunma anlaşmaları çerçevesinde Hint Okyanusu'ndan Atlantik'e kadar bir kontrol alanı oluşturma peşinde.

1958 yılında Afrika kıtasındaki sömürgelerine bağımsızlık vererek çekilen Fransa, hala kendisine bağlı olarak gördüğü bu ülkeleri kültürel, ekonomik ve siyasal olarak kontrol etmeye devam ediyor. Üstelik bu kontrolünü de giderek artırma peşinde. Akdeniz’in tamamını kendine ait görme algısı yanında, Afrika kıtasını batıdan ve kuzeyden kontrol eden Fransa’nın, Kızıldeniz’i kontrol eden Cibuti’de de kalıcı üsleri bulunuyor. Askeri varlığı sayesinde Cibuti, Çad, Mali ve Gabon’dan Senegal’e uzanan Sahel kuşağında Fransa’nın bölgeye hâkim olmaya çalıştığı da görülüyor.

Fransa’nın eski sömürgelerini kontrol etme ve yönetme biçimini iyi incelemek gerekiyor.

Fransa Afrika’daki sömürgelerden çekilirken iki konuyu zorunlu tutmuştu: Birincisi Fransızcanın ülkenin resmî dili ve eğitim dili olması, ikincisi ise zorunlu resmî eğitim. Basit bir kural gibi görülen bu prensip Fransa’nın Afrika’da hala etkin olmasının ana nedeni.

Fransızca konuşan kişilere Frankofon (la francophonie) deniliyor. İlginç olan bu kelimeyi 1880 yılında Afrika kökenli bir Fransız coğrafya bilimci ilk defa kullanmıştı.  Günümüzde Fransızca konuşan ülkeler Frankofoni örgütünü (Organization Internationale de la Francophonie) oluşturuyor. Fransa buna çok büyük önem veriyor. İnsanlara dilini öğretme konusunda sistemler geliştiriyor, parasını bu uğurda harcamaktan çekinmiyor.  Günümüzde Afrika’nın herhangi bir ülkesinin elektriği bile olmayan fakir bir köyünde dahi Fransızca dil öğretimi için gerekli dil kitaplarını, dinleme ve izleme materyalleri ile bulmak mümkündür. Fransa kendi dilini yaymak için öyle bir sistem oluşturmuştur ki, başlangıçta sadece dil öğretimi gibi masum bir amaç, sonuçta o ülkeyi sadece kültürel değil, ekonomik, hatta siyasi yönden Fransa’ya mecbur kılmaktadır. Hatta bu bağlantının zaman zaman gönüllü olduğu dahi görülmektedir. Bu ülkelerde öyle kuvvetli bir algı oluşturulmuştur ki, sanki kendi dili yerine Fransızca konuşmak bir üstünlük, bir sınıf atlama sembolüdür. Bu anlamda sadece resmi dili Fransızca olanlar değil; Fas, Cezayir, Moritanya gibi resmi dili Fransızca olmayan ülkelerde dahi Fransızca, neredeyse o ülkenin ana dilinden daha fazla kullanılmaktadır. Afrika’da zaten 1000’den fazla yerel dil mevcuttur. Böyle bir ortamda, bir kabilenin zaten çok yakınındaki başka bir kabile ile bile anlaşabilme ihtimali yoktur. Dışarıdan gelen birisini ise anlama imkânı zaten bulunmamaktadır. Fransa’nın oluşturduğu eğitim sistemi yanında, yazılı ve görsel basını kullanma biçimi ve Fransızca konuşmanın elitlere ait bir ayrıcalık olduğu yönünde yarattığı algı nedeniyle, Fransızcanın etkisi bu kıtada zaman içinde azaltmak bir yana giderek artmıştır. Örneğin, bağımsızlığını kazandığı dönemde Çad ülkesinde Fransızca bilen nüfus %2’den azken, günümüzde bu oran %25’i geçmiştir.

Afrika kıtasında, Fransızca konuşulan bölgeler incelendiği zaman Fransızcanın nasıl bir etki yarattığı ve Fransa’nın neden hala bu bölgelerde olduğu da açıkça ortaya çıkıyor. Elit bir kesimi kendi kültürü ile yetiştiriyor ve bunlar vasıtası ile bu ülkeler üzerinde kontrol mekanizmaları oluşturuyor. Fransa bu şekilde oluşturduğu kontrole “ahlakî fetih” (conquête morale) ismini veriyor.

Bu coğrafyada Fransızca eğitim gören, Fransızca radyo dinleyen, televizyon seyreden insanların, Fransa’nın kendisine anlattıklarından daha değişik düşünmesi ve olayları farklı bir açıdan değerlendirmesi bugüne kadar zaten mümkün değildi. Günümüz ortamında da pek mümkün değil. Bunun için oradaki insanlar suçlanamaz, çünkü onlar seçeneksiz bırakılmıştır. İstenilen dışında her türlü bilgiye erişmesi engellenen bu insanlar küçük bir azınlık dışında bütün dünyayı Fransa’dan ibaret biliyor. Fransa bu ülkeleri öyle bir bağlıyor ki, ufak müdahalelerle bile bu ülkeleri sarsıyor. Bunun tek istisnası, dini organizasyonların küçüklükten itibaren verdikleri eğitim. Zaten Fransa’nın emperyalizmine karşı çıkanlar da Fransızca dili haricinde dil bilenler ile bunlar arasından çıkıyor. Fransa’nın kontrol edemediği gruplar bunlar. Geçmişte hac görevi gibi nedenlerle ülke dışına çıkanların, Osmanlı Devletindeki durumu görme ve buralara iletme imkânı varken, 1827 yılında Navarin’de Osmanlı Donanmasının yok edilmesinin ardından bu imkân giderek azalmıştır. Bundan sonra Kuzey Afrika ile bağlantısı azalan Afrika’nın, diğer bölgeleri Fransa’nın kontrolünü daha da fazla hissetmiştir. Günümüzde Fransa’nın Sahel olarak isimlendirilen bölgesindeki operasyonel faaliyetleri, Kuzey Afrika bölgesini kontrol altına alırken, diğer yandan Afrika kıtasındaki Müslümanları birbirinden ayırmaktadır. Fransa tamamı Müslüman olan Sahel Bölgesini kontrol ederken gerçekte hem Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkeleri hem de Sahel Güneyindeki Müslüman ülkeleri kontrol altında tutuyor ve bu coğrafyayı kaybetmek istemiyor.

Fransa zaten fakir olan Afrika kıtasındaki eski sömürgelerinin kaynaklarını kullanmaya devam ediyor.

 Fransa’nın Afrika’daki faaliyetleri ile ilgili etkin kullandığı diğer bir konu ise 1945 yılından beri uyguladığı, Afrika’daki Fransız Sömürgeleri Frankı (CFA)’dır. Afrika’da ilgili devletlerin başındaki yöneticiler CFA’ya karşı en ufak karşı çıkacak olsalar ya kendileri yolsuzlukla suçlanıp hapse atılıyor ya da ülkelerinde karışıklık çıkıyor. Libya’da Kaddafi’nin iktidardan uzaklaştırılmadan önce CFA’ya karşı alternatifler oluşturmaya çalıştığı biliniyor. Fildişi Sahili ve Mali’deki iç karışıklıklar da bu yüzden meydana geldi. Sahel Bölgesindeki terör örgütlerinin bu coğrafyayı kana bulamasının altında da CFA’yı ayakta tutma düşüncesinin olduğu sık sık gündeme getiriliyor.

CFA uygulamasının sonuçlarının gerçekten çok acımasız olduğu iddia ediliyor. Gine Bissau, Ekvator Ginesi, Burkina Faso, Benin, Nijer, Mali, Senegal, Togo, Gabon, Çad, Kongo, Kamerun ve Orta Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerin kullandığı CFA bu ülkeleri bitiriyor. CFA ile Fransa, Afrika kıtasında insanların zaten kıt olan kaynaklarını kendi ülkesine aktarıyor. CFA bağımlılığı kullanan ülkelerin gelişmesini engelliyor. Bu para birimi ithalatı zorlaştırırken ithalatı kolay hale getiriyor. CFA kullanmak zorunda tutulan fakir Afrika ülkeleri, başlangıçta döviz rezervlerinin %80’ini Fransız hazinesinde tutmak zorundaydılar. Bu oran bugün %50’ye düşürüldü. Her yıl milyarlarca Euro’yu bulan bu miktar %0,72 gibi bir oranla Paris Borsasında işlem görürken, Fransa bundan büyük bir kar elde etmektedir. Bu kaynağı Fransa’ya sağlayan fakir ülkeler ise kalkınmaları için gerekli parayı, neredeyse %7’ye varan yüksek bir faizle uluslararası kuruluşlardan temin etmek zorunda kalmaktadır. CFA, bu bölgedeki fakirliğin, geri kalmışlığın, sosyal sorunların ve en önemlisi göçün başlıca nedenlerinden birisi. İş öyle bir noktaya gelmiştir ki, 2019 yılında İtalyan yetkililer Akdeniz’deki göçmen sorununun CFA’nın yarattığı olumsuz etki nedeniyle meydana geldiğini iddia ederek Fransa’yı suçlamışlar ve bazı İtalyan politikacılar sembolik olarak CFA yakmışlardır. Ancak olayın ciddiyetinin farkında olan Fransa Cumhurbaşkanının müdahil olmasıyla konu kapatılmak zorunda kalmıştır.

CFA’dan vazgeçmek hiç de kolay değil. 15 üyesi bulunan Batı Afrika Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) 2020 Temmuz ayı itibarıyla CFA’yı bırakacaklarını açıkladılar. Fransa bunu istemiyor ve engelliyor. Her ne kadar Fransa bunu engellemeye çalışsa da her ne şekilde olursa olsun Afrika kıtasında, Çad Cumhurbaşkanının sert bir şekilde ifade ettiği şekilde, CFA karşıtı tepkiler giderek artıyor ve Fransa’nın bu olumsuz tepkileri durdurması bütün gayretine rağmen giderek zorlaşıyor. Bu para biriminden kurtulmadıkları sürece de bu ülkelerin kaynakları Fransa’ya akmaya ve bu ülkeler fakir kalmaya devam edecektir.

Eski Fransız sömürgesi olan ülkeler kamu alımları ve ihalelerinde Fransa’nın çıkarlarını korumak zorunda tutuluyor.

Fransa Afrika’da kendisine bağlı olarak gördüğü eski sömürgeleri üzerinde kontrolünü devam ettiriyor.  Fransa’nın eski sömürgesi olan ülkeler, kamu alımları ve kamu ihalelerinde Fransız çıkarlarını korumak ve Fransız şirketlerine öncelik vermek zorundadırlar. Hükümet ihalelerinin verilmesinde Fransız şirketleri birinci önceliğe sahiptir.

Bu ülkelerde özellikle üst düzey yöneticiler ve liderler Fransız yanlısı olmak durumunda. Bu olmaz ise liderlere ya suikast yapılıyor ya da darbe gerçekleşiyor. Afrika kıtasında gerçekleşen darbelerin neredeyse %70’e yakınının eski Fransız sömürgesi olan ülkeler olması dikkat çekiyor.

Fransa’nın bu dayatmacı tutumu ise tepkileri artırıyor. Sömürgeci Fransa bu ülkelerin önemli kuruluşlarının ve kaynaklarının sahibi. Senegal’in eski dışişleri bakanlarından Dudu Tiam bu duruma: “Yeter! Biçimden öte gitmeyen bağımsızlık… Biz ekonomik ve sosyal alanlarda egemenlik haklarımızı kazanmaya yönelmedikçe gerçek bağımsızlığımıza kavuşamayız.” diyerek tepki gösterirken, bu ülkelere hala sömürge muamelesi yapan Macron’un, Sahel ülkelerinde artan Fransız karşıtlığına karşı kendisine siyasi destek vermeyen Afrikalı liderlere sert konuşması bu ülke liderleri çıldırttı. Macron’un 4 Aralık 2019 tarihindeki NATO Zirvesinde, Sahel Bölgesinde artan Fransız karşıtlığına ilişkin Afrikalı liderlerden hesap soracağını açıklaması karşısında, Burkino Faso Cumhurbaşkanı Roch Marc Christian Cabore, Macron’un üslubunun sorunlu olduğunu ve bu tutumla bir yerlere varamayacağını ifade etmiştir. Macron’un tehdit dolu uygunsuz üslubuna Senegal, Mali, Nijer ve Fildişi devlet başkanları da tepki göstermiştir. Macron’un 20-22 Aralık 2019 tarihinde Fildişi Sahili ve Nijer ziyaretleri öncesinde birçok Afrika ülkesinde Fransız askerleri ve üslerinin protesto edilmesi Fransa’nın bölgedeki durumunun giderek kötüleşeceğinin işaretlerini vermektedir.

Bugüne kadar Fransa’nın gidip de kalkındırdığı veya huzura kavuşturduğu hiçbir bölge yok.

Fransa’nın gittiği hiçbir bölge huzur yüzü görmüyor. Sömürge dönemi ve bağımsızlık savaşlarında Fransızlar nedeniyle 2 milyondan fazla Afrikalı hayatını kaybetti. Yaralı sayısı bunun çok üstünde. Sadece Cezayir Bağımsızlık savaşında hayatını kaybedenlerin sayısı 1 milyondan fazla. Fransa daha sonraki dönemde de Cezayir’de yaşanılan olaylardan sorumlu tutuluyor. Fransa’nın Cezayir’de işlediği katliam suçları nedeniyle üzerindeki baskı artıyor. Bu anlamda imza kampanyaları başlatılmış durumda ve bunlar giderek daha fazla Fransa’nın başını ağrıtacak gibi.

Afrika’nın neresine bakılırsa bakılsın Fransızların yarattığı kargaşa, birbirine düşürme ve bu suretle kontrol etme düşüncesi görünüyor.

Fransa, 1994 yılında “sığınmacılar için güvenli bir bölge oluşturmak” bahanesi ile Ruanda’da Turkuaz operasyonu başlattı. Bu operasyon esnasında Ruanda’da meydana gelen katliamda 800 binden fazla Tutsi hayatını kaybetti. Fransa bu bölgede katliamları engellemek yerine, soykırımcılara silah ve mühimmat desteği sağlayarak ülkeyi yıllarca sürecek acılar içinde bıraktı. Ruanda Devlet Başkanı Paul Kagame'nin, 2014'te "Ruanda soykırımında Fransa’nın rolünü kesin olarak tespit ettiklerini" söylemesi iki ülke arasında siyasi krize neden oldu.

Fransa, bu tarihten sonra da Afrika kıtasında operasyonlarına devam etti. Çad ve Libya çatışmaları sırasında, 1986 yılında Çadlılara destek olmak maksadıyla başlattığı “Epervier” operasyonunu 2014 yılına kadar sürdüren Fransa, Fildişi Sahilinde 2002 yılında başlattığı “Licorne” operasyonu sona erdirmesine rağmen bu ülkedeki askeri varlığını devam ettiriyor. Libya’da 2011 yılında sivil halkı korumak bahanesi ile “Harmattan” operasyonunu başlatmıştı. Mali hükümetinin isteği üzerine ise 2013’te “Serval” Operasyonunu başlattı. Bu operasyonun ardından 2014 yılında başlatılan “Barkhane” Operasyonu ile terör olaylarını bahane ederek, Sahel bölgesinde; Burkina Faso, Mali, Moritanya, Nijer, Çad gibi ülkelere yoğunlaştı. Önce bir karışıklık çıkıyor! Sonrasında da Fransa davetle bölgeye gidiyor.

Fransa, son 10 yıldır Orta Afrika Cumhuriyetinden başlayıp, Libya, Mali, Çad, Fildişi Sahili gibi ülkelerde operasyonlar icra etti ve etmeye devam ediyor. Libya’nın karışmasında ve sonrasında Hafter güçlerinin desteklenerek ülkenin bir harabeye dönüşmesindeki en fazla sorumlu olan ülkelerden birisi de Fransa. Libya, Fransa’nın bu bölgedeki geleceğinin belirleneceği bir alan. Afrika, Fransa’yı besliyor. Fransa bu bölgeyi kaybederse ekonomik bir krize gireceğini düşünüyor ve her neye mal olursa olsun elinde tutmayı düşünüyor. Terör örgütlerinin bu bölgedeki faaliyetlerini bahane ediyor, kabileler arasındaki husumetlerden yararlanıyor. Ancak bu bölgede Fransa güvenliği sağlayamaması nedeniyle eleştiriliyor.

Sahel Bölgesi Afrika’nın önemli kısımlarını kontrol etmesi açısından kritik öneme sahip. Fransa, Sahel Operasyonları için yılda 1 milyar Euro’dan fazla para harcıyor. Bu harcamalar giderek artarken, Fransa’nın elde ettiği öyle somut bir başarı da yok. Bölgeye tahsis ettiği asker sayısı yetersiz kaldığından giderek artırıyor. Sahel bölgesinde görünen 4000 olan asker sayısını son dönemde 5000’in üstüne çıkardı. Bu da yeterli değil. Fransa’nın kaynaklarını tükettiği bu coğrafyada kazanması da mümkün değil gibi.

Sahel bölgesinde geçtiğimiz yıl 400’e yakın terör olayı gerçekleşti, 4000’den fazla insan öldü.  On binlerce insan yerlerini terk etmek zorunda kaldı. 8 milyon çocuk okula gidemedi. Bölgede Fransa karşıtı tepkiler giderek artıyor. Bu tepkiler nefrete dönüşmüş durumda. Fransız kayıpları giderek artıyor ve artacak da görünüyor. Fransızlar operasyonlara başlarken karşılarında sadece bir örgüt varken, şimdi birçok örgüt oluşmuş durumda. Son 200 yıldır tek başına tek bir savaş bile kazanamayan Fransa’nın, bölgede güvenliği yalnız başına sağlaması zaten mümkün değil. Fransa’nın bu bölgede imajı kötü ve halk desteği yok. Fransızlar da bunu biliyor. Üstelik Fransa ile hareket eden Mali, Burkina Faso gibi devletlerin silahlı güçleri de iyice yıpranmış durumda. Diğer yandan Fransa’nın Afrika kıtasında karşısına Çin gibi bir güç çıkıyor. Rusya ise Soğuk Savaş Döneminde olduğu gibi Afrika kıtasına dönmek istiyor.

Fransa, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için kullanabileceği ülke arıyor.

Fransa her ne kadar bölgedeki terör örgütleriyle savaştığını iddia etse de aslında kendisine karşı gecikmiş bir halk hareketi ve tepkisiyle karşı karşıya. Üstelik bu tepki çığ gibi büyüyor ve Fransa’yı tüketiyor. Fransa’nın buna karşı koymasının mümkün olmadığı görünüyor ancak Fransız yöneticiler bunu geciktirmeye çalışıyor. Bunu da ancak, Doğu Akdeniz’de Yunanlıları ve Rumları kullandığı gibi, Fransız çıkarları için kendini feda edecek ülke ve kuruluşları yanına alırsa yapabileceğinin farkında.

Fransa, Sahel Bölgesindeki operasyonları için BM Barış Misyonu MINUSMA, ABD Afrika Komutanlığı AFRICOM yanında Avrupa Birliği ve NATO imkanlarını kullanmak istiyor. Bugüne kadar Fransa bölgede ayakta kalabildiyse, zaten bu kuvvetlerin verdiği destek sayesinde mümkün oldu. NATO’ya karşı bir alternatif oluşturmak isteyen ve ABD olmadan kendisinin liderlik ettiği bir Avrupa özlemi içinde olan Fransa Cumhurbaşkanı Macron, geçtiğimiz yılın sonunda gerçekleştirilen NATO Zirvesinde “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti.” derken; NATO’nun Fransız çıkarlarını gerçekleştirecek şekilde Afrika, Doğu Akdeniz ve Suriye’de görev almasını teklif etti. Bu bakımdan Fransa, ABD’nin Avrupa’dan çekilmesini, Afrika’da ise yanında kalmasını istiyor. ABD, “Afrika’da varlığını azaltmayı” düşündüğünü açıkladıktan sonra Fransa hükümetinin, “bölgedeki ABD varlığı yeri doldurulamayacak kadar önemli.” açıklaması ile Macron’un, “Eğer ABD, Afrika’dan çekilirse bu bizim açımızdan kötü bir gelişme olacak.” demesi önemli. ABD ise Soğuk Savaş Dönemi ertesinde sürüklendiği Ortadoğu bataklığının ardından Afrika kıtasına da saplanıp kalmaya niyetli gözükmüyor.  ABD bölgeye özel temsilci atadı ve daha çok çözüm üretmeye yönelik çalışmalar geliştirmek istiyor.

Sonuç olarak, sömürgecilik uygulamalarını çeşitli yöntemler kullanarak günümüze kadar taşıyan Fransa, dünyanın değişen ortamında eski günlerin özlemi ile gerek Avrupa gerekse dünyada eski imparatorluğunu yeniden oluşturma çabası içerisinde görünüyor. Bu açıdan Fransa, kendisine rakip istemiyor ve rakip olarak gördüğü ülkelere karşı Fransız çıkarlarını gerçekleştirecek müttefikler arıyor. Bunun dışında Fransa’nın, hedeflerini gerçekleştirmek maksadıyla, kritik bölgeleri kontrol altına alma faaliyetleri son dönemde artış gösteriyor.

Fransa’nın gerek Avrupa Birliği içerisinde gerekse Akdeniz ve Afrika bölgesinde liderlik arayışı ve ABD’nin boşluğunu doldurma düşüncesi var. Ancak unutulmaması gereken konu, yaklaşık 200 yıldır tek başına savaş kazanamamış ve ABD Başkanı Trump’ın “Biz gelmeseydik şimdi Almanca Konuşuyordunuz.” dediği bir Fransa’nın, kendi ülkesi içinde karışıklıklar giderek artarken, gücünün çok ötesinde hayallerin peşinde gitmesinin, Fransa’yı gerek dışarıda gerekse ülke içinde felaketlere sürükleyeceği gerçeğidir. Sosyal adaletsizliğin ve fakirliğin devam ettiği bu coğrafyada şiddet giderek artacak görünüyor. Bunun neticesi Fransa’nın sürdürdüğü savaşın siyasi ve ekonomik maliyeti de giderek artıyor/artacak. Fransa bunları bir süre sonra karşılayamayacak duruma gelecek. Fransa’nın eskisi gibi büyük bir imparatorluk olup ya da olmayacağını zaman gösterecektir. Diğer taraftan görünen o ki, bölgede gelişen durum itibarıyla Fransa, büyük kayıplar vererek bir süre daha bölgede kalmaya devam etmeyi deneyecek ancak ABD’nin bile kalmayı başaramadığı bu coğrafyalara saplanıp kalarak elindekileri de er ya da geç kaybedecek.