Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Büyük Sıkışma: Güvenlik Ortamında Kurgular ve Gerçekler

Güray ALPAR
13 Nisan 2020 12:35
A-
A+

Uluslararası sistem uzun bir süredir sıkışma yaşıyor.

İnsan vücudundaki çevresel sinirler vücudun hareket etmesini ve duyuların algılamasını sağlıyor. Bir insanın vücudunda sinirlere çok fazla basınç uygulandığı zaman sinir sıkışmaları oluşuyor. Bu ise sinirin işlevini bozarak, ağrıya, karıncalanmalara, uyuşukluklara ve zayıflamalara neden oluyor.

İnsan vücudunda meydana gelen sıkışmaların sorunlara neden olması durumu uluslararası sistem için de geçerli. Eğer bir sistem yanlış değerler üzerine kurgulanmışsa elde edilen sonuçlar da hatalı oluyor. Dünyanın bugün içine düştüğü durum da aslında uzun süredir devam eden bir “sıkışma”nın sonucu. Sıkışma algılamayı ortadan kaldırdığından tedbirler de zamanında alınamıyor ve uyuşma halindeki sistem, zaman zaman patlamalar yaratarak insanlığa felaketler getirmeye devam ediyor.

Sıkışmayı felaketlere yol açmadan aşmamızı sağlayacak yeni düşüncelere ihtiyaç var.

Uluslararası güvenlik sistemde algı operasyonlarıyla yaratılan kurgular ile gerçekler arasında büyük farklılıklar var. Alim; bilgi ve değer üzerine tutarlı, rasyonel ve bütüncül bir sistem oluşturabiliyorsa filozof olur (Aydın, 1996: C.13, 107). Ortaya çıkarılan sözde alimlerin insanlığı birbirine düşürerek dünyayı nasıl kan ve gözyaşı içinde bıraktığı ortada. Dünyanın içinde bulunduğu durumu gerçekler üzerine kurgulayabilecek ve insanlığı aydınlığa çıkaracak filozoflara hiç bu dönemki kadar ihtiyaç duymamıştık. Gelinen aşamada sık sık sıkışmalar yaşayan uluslararası güvenlik sistemi bu sıkışmayı aşma becerisini gösteremediği takdirde, insanlığın daha büyük felaketlerle karşı karşıya kalması kaçınılmaz görünüyor.

Fârâbî, felsefeyi mutluluğu elde edecek bilgileri temin etme olarak tanımlamıştı. Adaleti toplum mensuplarının paylaştığı bütün iyi şeylerin başına koyan Fârâbî, bu prensip altında toplum üyelerinin birbirlerine sevgi ile bağlı olmaları üzerinde durmuştu.  Adalet ve değerler olmayınca insanlık birbirinin sağlık malzemesini çalacak kadar insanlıktan uzaklaştı. Fârâbî’ye göre elimizdeki fikirleri sınayacak bir şey bulamazsak ya hepsinin doğru olduğunu zannederiz ya hepsini itham ederiz veya başka bir yol bularak onları birbirinden ayırmaya çalışırız (Farabi, 1990:71). Bu nedenle günümüz ortamını iyi anlamak ve doğru değerlendirmek zorunlu. Ondan sonra ise bireyden başlayarak, toplumsal ve uluslararası düzeyde adaletli ve erdemli bir yaşamı hayata geçirmenin yolları üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

İhtiyaç olan tecrübe ve değerler geçmişimizde fazlasıyla mevcut.

Binlerce yıl egemen olan kadim kültürel anlayışta “her şeye rağmen” düşüncesi kabul görmüyordu. Binlerce yıllık tecrübelere ve yaşanmışlıklara dayalı bu anlayıştan sonra son 300 yıla damgasını vuran “Batılı Düşünce” fazilet, merhamet, adalet, samimiyet, yardımlaşma gibi kavramları küçümsedi. “Biz “anlayışı yerini “ben”e, çıkarlara ve en önemsiz konuda dahi kendini merkeze alan bir bireyselciliği bıraktı.

Maddesel dünyanın yarattığı dayatmalar ve anlamsız hedefleri peşinde koşan insan, tüketim çılgınlığı içinde hep daha fazlasını istedi ve işine yaramayacak şeylerin peşinde mücadele verdi. Bu savaş insanları hissizleştirdi, tepkisiz yaptı. Zaten hakikati arama çabası olmayan insan, anlamların da kaybolduğu dünyalarda kendisini de kaybetmeye başladı.

Mevcut uluslararası güvenlik sistemi daha başından yanlış kurgulanmıştı. Her şeyi “çıkarlar” ve “ben” üzerine kurgulayan sistemin en büyük eksikliği insanı yok saymasıydı. Bütün mekanizmayı kontrol ettiği algısını yaratan sistemin, güç zehirlenmesi içinde aslında en basit tehdidi dahi göremediği ortaya çıktı.

Türkiye’nin geçmişinde var olan bilgi birikimi ile ortaya koyduğu model iyi incelenmelidir.  

Böyle bir ortamda Türkiye’nin ortaya koymaya çalıştığı yardımlaşma modeli çok önemli. Ancak böylesi zor bir ortamda dahi anlayışın eskisinden farklı olmadığı ve değişimin farkına varılmadığı görülüyor.

Bilindiği üzere Türkiye’nin kendi yerli ve milli imkanları ile ürettiği çeşitli tipte maske, tulum ve anti-bakteriyel malzemeler Corona Virüs salgını ile mücadele kapsamında Türk Hava Kuvvetlerine ait uçaklarla birçok ülke yanında İtalya ve İspanya’ya da gönderilmişti. Türklerin karşılık beklemeden ve herhangi bir çıkar hesabı gözetmeden yaptığı bu insani yardımı NATO Genel Sekreteri Stoltenberg bir ittifak dayanışması olarak görüyor. Sistemin diğer paydaşları da öyle. Oysa Türkiye Sırbistan gibi NATO ülkesi olmayan birçok ülkeye, bu arada Filistin’e de sağlık malzemeleri karşılıksız olarak Mevlana’nın “Karanlığın ardında nice güneşler vardır.” mesajı ile göndermişti ve Türk Dışişleri Bakanı “Dostlar bu günler içindir.” diyordu. Bu kavramlardan uzak birilerine önce bu kavramların öğretilmesi gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD’nin Türkiye’ye yardım amaçlı gönderdiği, “Reo” denilen eski kamyonların yıllar boyunca yapılan ağır yedek parça masrafları nedeniyle maliyetinin çok üstünde bir harcamaya neden olduğu hatırlandığında, her yardımını kat kat fazlasını almak için yapan bir zihniyetin bu yardımı başka türlü değerlendirmesi zaten beklenemezdi. O dönemde ABD’den alınan 280 milyon liralık malzemeyi yürütmek için 400 milyondan fazla harcama yapılmıştı. Son derece yavaş olan ve ilerlemek için varil varil benzin harcayan bu Reolar 2 ton malzemeyi ancak taşıyabiliyordu.

Küresel güçlerin kriz sonrası için ortaya koyabilecekleri eskisinden farklı bir modelleri yok.

Bugün mevcut düzenin savunucuları krizin bitmesini bekliyor ve her şeyin eskisi gibi olmasını umuyor. Muhtemelen yapılan bunca hataya rağmen küresel güçler mevcut güçlerini kaybetmek istemeyecekler ve ellerindeki güçleri kullanarak sanki bir şey olmamış gibi, ufak düzeltmelerle alışık oldukları eski düzeni sürdürmek isteyeceklerdir. Bazı akademisyenlerin bugünlerde vakit geçirmeden ortaya koydukları öngörüler bu doğrultuda gibi gözüküyor. Değişim yönünde daha şimdiden birçok olay ve emare varken bunları görmemek olamaz. Bu aşamada, mevcut düzenin dışından gelen tepkiler yanında, sistemin kendi içindeki parçalanmaları da dikkatli takip etmek gerekir. Gideceğimiz yönü tercihlerimiz belirler. Dünyayı bugünkünden daha iyi hale koyacak birçok alternatif vardır ve insanları tercihsiz bırakmak yapılacak en büyük hata olacaktır. Allah korusun aynı sistem devam ederse insanlığın başına gelebilecek felaketler tahmin bile edilemez.

Görünen odur ki, zaten uzun bir dönemden beri sıkışma yaşayan bu düzenin aynen devam etmesi mümkün değil. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Merkezine insanı ve adaleti almayan bu sistemin artık iyice çöküşe geçtiği açıkça görülüyor. Sistemden en fazla memnun olmayanlar ve zarar görenler, sistemi yöneten ülkelerin vatandaşları oldu. İnsanları yok etmek için trilyonlarca dolar harcayan sistemin, insanlarını çaresiz bir şekilde en basit bir maskeye bile muhtaç ettiği görüldü ve insanlar bu acımasızlığı çoktan sorgulamaya başladı. Bundan sonra da Dünyanın kendisini kapsamlı bir şekilde yeniden sorgulayacağı ve hemen hemen her alanda yeni bir anlayışla yapılanacağı açık. Buna dair emareleri görmeye başladık. Değişim başlamıştır. Şüphesiz bu yapılanmanın bugünden yarına gerçekleşeceğini söyleyemeyiz ancak değişimin bundan sonra zamana yayılarak kısa, orta ve uzun vadelerde aşama aşama gerçekleşeceği söylenebilir.

Uluslararası güvenlik sistemi, değerleri olmadığından bütün insanlığın güvenliğini esas alan öngörüleri geliştiremedi.

Bu değişim Paul Kennedy’in “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşleri” (Kennedy, 2002) isimli eserinde olduğundan farklı bir şekilde gerçekleşecektir. Kennedy, dünya ticaretine hâkim olan ülkenin geliştiği ancak daha sonra ekonomik açıdan daha güçlü olanla karşı karşıya geldiğini ve bunun sonucu olarak yerini yükselen yeni ticari güce bıraktığı sonucuna varmıştı. Ancak bu sefer tehlike görünür bir güç olmaktan uzaktı. Bu açıdan bakıldığında değişimin en azından orta ve uzun vadede artık basit bir ABD-Çin ticaret savaşının ötesinde gerçekleşeceğini ifade edebiliriz.

Kennedy’ye göre, büyük bir güç sadece diğer güçlerle kıyaslanarak ölçülebilirdi ancak şimdi değerlendirme ölçüleri artık farklı. Örneğin “güçlü olmak” belki de kriz anında vatandaşlarına sağlık imkânı sağlayan ve hatta çevresindeki ülkelere yardım eden olarak algılanmaya başladı. Kurulan sözde uluslararası güvenlik sistemi ise iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt etme özelliğini çoktan kaybetmiş, bir avuç azınlığı mutlu ederken çoğunluğa fazlaca bir katkı sağlamamıştır. Diğer taraftan yaşanan kriz esnasında İbn Haldun’un (Haldun, 2004) bahsettiği şekilde sistemleri ayakta tutan dayanışma ruhu, toplumsal irade gibi değerleri yerle bir etmiş onları can çekişme aşamasına doğrudan taşımıştır. Üstelik tehlikeleri öngöremeyen sistem tehditlerin de doğrudan merkeze ulaşmasına engel olamamıştır (Alpar, 2020). Öyleyse aynı sistem dünyanın gelecekte karşılaşacağı salgın ve çevre sorunları başta olmak üzere diğer sorunları nasıl öngörecek, nasıl bir araya gelip çözecektir. Bundan sonra hangi silahlara sahip olursa olsun, vatandaşına en basit maskeyi bile veremeyen bir devletin güçlü olduğuna kimse inanmayacaktır. Bu anlamda gücün tanımının da kökten değiştiği söylenebilir.

Tarih sorunları çözmekte yetersiz kalan sistemlerin ayakta kalamadığını göstermiştir.

Tarih boyunca krizler sonunda büyük değişimlerin olduğu ve güç merkezlerinin el değiştirdiği görülmüştür. Kagan’a göre yeni bir gücün oluşumu uluslararası düzeni yeniden şekillendirir (Kagan, 2008:10-20). Eğer öngörülemeyen bir tehdit büyük güçleri çaresiz bıraktıysa tartışmasız şekilde yeni dönemi de şekillendirecektir. Böyle bir ortamda ise eski parametreler geçerli olmayacaktır.

Bugüne kadar insanlığa beklediğini vermenin oldukça uzağında kalan Birleşmiş Milletler Teşkilatını ilk sorgulayan yine bu sistemin kurucusu ABD olmuştur. ABD kendisine alternatif olması beklenen Çin’i dünyayı krizin içine atmakla suçlarken, Çin’in kriz sonrası işinin hiç de kolay olmadığı görülüyor. Yapılan suçlamalara bakılırsa dünya bundan sonra Çin’e daha mesafeli duracak gibi görülüyor. Çin’e yönelik suçlamalar devam ederken bu olaydan sonra bütün dünyanın gözü önünde çok kötü bir sınav veren Amerikan yaşam tarzı da eskisi kadar rağbet görmeyecektir. Bundan sonra liderlikler sorgulanacak, belirli yerlerde kitlesel halk hareketleri de görülmeye başlayacaktır. Artık uydurma gerekçelerle okyanus aşırı bölgelere asker göndermek kolay olmayacağı gibi bazı bölgelerden aşama aşama çekilmeler de başlayacaktır. Avrupa Birliği’nin ülkeleri ise büyük umutlar besledikleri kendi yapılanmalarından bir destek görememenin verdiği kırgınlıkla Birliği sorgularken, birliğin küçük ülkelerinin durumu hiç de iç açıcı olmayacak. Böyle bir ortamda hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve eskiye razı olunacağını kimse iddia edemez. Sistemler insanların gereksinimini karşılayamazsa sadece güçle ayakta durmaları zordur. Yapılanmaların insan ihtiyacına göre bir an önce yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.

Adaleti ve insanı esas alan yeni modellere ihtiyaç var.

Kısacası mevcut uluslararası sistemin çaresiz kaldığı böyle bir ortamda kimse kendini güvende hissetmiyor. İnsanlık için yeni modellere ve umutlara ihtiyaç var. Her şeyden önce insanı ve adaleti bir tarafa bırakmış günümüzün işe yaramayan yapılanmaları dışında evrensel ve bölgesel barışçıl yapılanmalara ihtiyaç var. Bu konuda önümüzdeki dönem içerisinde bazı girişimlerin olması muhtemel gözüküyor. Dönem artık insanları birbirine düşürmek değil, etrafımızda barış kuşakları oluşturma dönemidir. Değerleri yeniden keşfetmek ve mevcut koşullara göre yeniden oluşturmak gerekiyor. Kalıcı bir güvenlik ortamı için hem öngörü hem de kalıcı değerler oluşturmak şarttır. Değerleri olan ayakta kalacak, değerleri ortaya koyan gelecek için umut olacak.

Sonuç

“Geleceğe ufak tamiratlarla mı devam edeceğiz?” yoksa bu değişim, bakış tarzımızı ve değerlerimizi etraflıca sorgulayacağımız ve sağlıklı kararlarla hep birlikte aydınlık bir geleceğe adım atacağımız sıradan düşünmenin ötesinde bir “tefekkür” haline mi dönüşecek? Bir şeyler mutlaka değişecek ancak bunun niteliğini ve nerelere kadar varabileceğini kendi kararlarımız belirleyecek.

Mevlana’nın dediği gibi ümitsizlikten sonra nice ümitler, karanlıkların sonunda nice güneşler var. Umutsuz olmaya gerek yok. Aradığımız değerler kendi içimizde zaten mevcut olan değerler. Türkiye’nin bütün dünyaya göstermeye çalıştığı da bu. Bu değerlere sahip olanlar, karanlıktan aydınlığa ilk çıkacak olanlar. Türkiye, tarihinin derinliklerinden gelen birikimi, tecrübesi ve değerleri ile karanlığın en zirvede olduğu dönemde bütün insanlığa bir yol gösteriyor, güvenlik modeli oluşturuyor. Türkiye’nin din, dil, ırk ayırımı gözetmeden yaptığı yardımlar ve girişimler yanında; Balkanlar, Akdeniz, Ortadoğu ve tüm dünyaya gönderdiği mesajlar insanlığın aydınlık geleceğine ışık tutuyor. Bu girişimlerin çok yakın bir gelecekte sonuç vereceği muhakkak. Dünyanın yaşadığı bu büyük sıkışma halinde Türkiye’nin ortaya koyduğu böylesi bir insanlık modeline büyük ihtiyaç var. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olması mümkün değil.


 

Kaynakça:

Alpar, Güray (2020). Tarih Yeniden Yazılırken: Yeni Güvenlik Mimarisi İhtiyacı ve İnsani Güvenlik Anlayışı, Stratejik Düşünce Enstitüsü, Ankara, 05 Nisan 2020.

Aydın, H. (1996). ‘Filozof’ Mad., İA., c. 13, TDV. Yay., İstanbul.

Fârâbî. (1990/1). İhsâu’l-Ulûm/İlimlerin Sayımı. çev.: Ahmet Ateş.: MEB. Yay. İstanbul.

Kennedy, Paul (2002). Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri: 16. Yüzyıldan Günümüze Ekonomik Değişim ve Askeri Çatışmalar, Çev. Birtane Karanakçı, Kültür Yayınları, İstanbul.

Haldun İbn-i. (2004). Mukaddime, Çev. Halil Kendir, Yeni Şafak Yayınları, Ankara.

Kagan, Robert. (2008). The Return of History and The End of Dreams, Alfred A. Knopf Press, New York.