Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Büyük Devlet Olabilmek: Hakem Ülke Türkiye

Güray ALPAR
22 Ocak 2019 12:54

Türk-İslam filozofu Farabi’ye göre; dini anlamanın birçok seviyesi ve biçimi vardır. Birincisi hiçbir akılsal işlemde bulunmadan yapılanıdır ki bu taklitsellikten öteye gidemez. Diğeri ise en doğru ve en mükemmel özel bir anlaşılma biçimidir ve bu seviye sadece filozof ve bilginlerin anlayabileceği bir seviyedir. (Farabi, İdeal Devlet, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çev. Ahmet Arslan, İstanbul, 2007. S.viii.) Devletler arası ilişkilerde de sıradan devletlerin anlayamadığı bizce “gönül bağı” olarak adlandırabileceğimiz bir kavram vardır ki, bu da tıpkı Farabi’nin tarifindeki gibi sıradan devletler tarafından anlaşılamaz.

Geçtiğimiz günlerde basında yer alan küçük bir haber belki birçok kişinin dikkatini bile çekmedi. Bu haberde Gambiya Genelkurmay Başkanı General Kinteh, “Türkiye’den gelen desteklerden duyduğu memnuniyeti” ifade ederken, Gambiya Silahlı Kuvvetlerinin sorumluluklarını yerine getirilmesinde Türkiye’nin büyük desteği olduğunun altını çiziyordu. Türkiye vermiş olduğu bu desteğin yanı sıra gerek Gambiya’da gerekse Türkiye’de 7.500’den fazla Gambiyalı askeri personeli karşılıksız eğitmişti. Burada belirtmekte yarar vardır ki, verilen destek ne silah ne de bu silahlara ait cephanedir. Çoğunlukla giyim ve kuşam malzemesidir. Eğitim faaliyetleri ise bölgede barışa hizmet etmeyi amaçlamaktadır.

Birçok kişi doğal olarak Türkiye’den binlerce kilometre uzakta, Batı Afrika’da küçük bir ülke olan Gambiya’da ne işimizin olduğunu sorabilir. Bu soruyu Gambiya’da bulunduğumuz sürece birçok Batılı’da sürekli sormuştur. “Gambiya’ya neden yardım ediyorsunuz. Bundan çıkarınız nedir?” İşte devletler arası ilişkileri yüzlerce yıldır sadece çıkar üzerine kuran Batılı sistemin anlayamadığı ve anlayamayacağı da budur. Buna biz “Gönül Bağı” diyoruz. Gönül Bağı’nı tek taraflı çıkarlar üzerine inşa etmek mümkün değildir.

Bu arada Gambiya ile Türklerin ilişkileri nasıl başladı derseniz, Türkler Gambiya’ya yardım ettiği için değil, Gambiyalılar Türklere yardımcı olduğu için başlamıştır. 1980’li yılların sonunda Bulgaristan’daki Todor Jivkov döneminde Türklere yönelik başlatılan zulüm ve zorla göç ettirme döneminde, Türkiye’nin o günkü ismi “İslam Konferansı Örgütü” olan “İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve diğer uluslar arası örgütler nezdinde en büyük destek aldığı ülkedir Gambiya. Zulme seyirci kalmamış, küçük bir ülke olduğuna bakmadan cesurca sesini yükseltmiş, konuyu gündeme taşımış, anlatmış, ikna etmiş ve Türkiye lehine kararların alınmasında büyük katkıları olmuştur. Bu tarihten sonra da her türlü uluslararası ortamda oyunu hep Türkiye ve Türklerden yana kullanmış bir ülkedir Gambiya. Bu her türlü çıkarın üstünde kökü yüzyıllar ötesine uzanan bir gönül bağıdır. Türkiye’nin bu yılın başında Çad ile yapmış olduğu “Savunma İşbirliği Anlaşması”nı da bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

Aynı tarihlerde yine Türkiye’den binlerce kilometre uzakta Filipinler’de barışı sağlayacak bir arabuluculuk faaliyetinde görürüz Gönül bağını.

Filipinler’in güney adalarında yaşayan Müslümanlar, bu ülkenin nüfusunun %11’inden fazlasını oluşturur ve Morolar olarak isimlendirilir.  Katolik olmayan en büyük ikinci büyük grubu oluşturan Morolar yaşam biçimleri nedeniyle sürekli ön yargılara maruz kalmışlar ve 14. Yüzyılda İslamiyet’i benimseyerek huzura kavuşmuşlardı. Bundan sonra 20. Yüzyıla kadar bağımsız bir devlet olarak sömürgeci güçlere karşı sürekli mücadele verdiler. Ancak 1946 yılında ABD yönetimi anlaşılmaz bir biçimde onları Filipinler idaresine bırakarak çekip gitti. Müslüman halka yönelik etnik temizlik nedeniyle 1970’li yıllardan beri silaha sarılan Morolar’la Filipin devleti arasındaki çatışmalarda bugüne kadar 120.000’den fazla insan hayatını kaybetti, 2 milyondan fazla kişi mülteci durumuna düştü.

Bu çatışmalar son vermek amacıyla yapılan görüşmeler sonucu Moro Müslümanlarına özerklik sağlayacak yasa kabul edildi. Buna göre Moro İslami Kurtuluş Cephesi (MİKC) 40.000 savaşçıyı devreden çıkaracak. Moro İslami Kurtuluş Cephesi (MİKC) Lideri Hacı Murad İbrahim: “Türkiye’nin desteğine ihtiyacımız var.” derken, Moro İslami Kurtuluş Cephesi Komutanı Minbantas bir gazeteye verdiği demeçte, bu kapsamda “Uluslararası devre dışı bırakma zümresi” oluşturulduğunu ve komiteyi Türkiye’nin yöneteceğini belirtti. Filipinler’deki bu barış teşebbüsünde arabulucu olarak Türkiye’nin taraflarca kabul edilmesinin, “prestij sağlama” yanında “tarihsel gönül bağlarıyla” ilgisi de görmemezlikten gelinemez.

Bu küçük örnekler tarihi gelişimi içerisinde mazlumun yanında olmuş, kültürler arasında barış ve huzuru sağlamaya katkıda bulunmuş bir milletin yarattığı imaj ile ilgilidir. Bununla ilgili Türkler konusunda uzman bilim insanı Jean Poul Roux bir eserinde Türkler hakkında şöyle der: “Kuzey Ormanlarından çıkıp geldiler. Cesur, marifetli ve henüz yolun başındaydılar. Önce bozkıra, sonra Çin içlerine ve sonra da sonu başı olmayan bir sel gibi garba doğru yayıldılar. Kültürler arasında barış ve huzuru tesis ettiler.” (Jean Poul Roux. Türklerin Tarihi, Pasifikten Akdeniz’e 2000 Yıl, Çev. Aykut Kazancıgil, Lale Aslan Özcan, Kabala Yayınları, İstanbul, Şubat 2002.)

Türklerin dünyaya açılım tarihi dinamik, sürekli ve sınırsızdır. Gidilen bölgelerde sağlanan özgürlük ve hoşgörü ortamı ise ayrı bir konudur. Java ve Malezya gibi yerler 1522 yılında Portekizliler tarafından işgal edilince, Sumatra’daki Ace Devleti Osmanlılardan yardım istemiş ve Osmanlı’da bu bölgelere ilgisiz kalmamıştır. (Metin İnegöllüoğulları. Asya Pasifikte Türk İzleri, Celal Bayar Üniversitesi Yayını, 1998. s.2-4.)

Diğer taraftan her ne kadar Osmanlıların Afrika’ya girişi 1517 yılında Mısır’ın ele geçirilmesi ile başlasa d,a kısa süre içinde etkisi Batı Afrika’ya uzanmış ve buralarda hüküm süren Sultan İdris’in 21 Mart 1571 yılında Osmanlı Sultanına elçi göndermesi ile kısa süre içerisinde Batı Afrika’ya kadar yayılmıştır. (Başbakanlık Arşivi İstanbul, Mühimme Defteri, 30/213/494.)

Ancak ilginç olan husus Osmanlı’nın Afrika’da asıl ilerlemesinin 1830’lardan sonra, özellikle kendisinin gerilediği döneme rastlamasıdır ki, bunu da gönül bağı kavramından başka bir kavram ifade edemez.  Ajayi ve Crawder’e göre Türkler aynı anlayışı paylaşmalarından dolayı Afrikalılar ile iyi ilişkiler geliştirmiştir. (Ajayi J.F., Michael Crawder. History of West Africa, Volume 2, Longman Group, UK, 1977.)

Bu dönemlerde Afrikalı bölgesel liderlerin özellikle Osmanlılardan talepte bulundukları ve çağırdıkları görülür. Osmanlılar bugünkü Çad’ın güneyindeki Müslümanlarla da işbirliği içerisindeydiler. Bu dönemde bölgedeki Müslümanların çağrısı ile Osmanlıların etkilerini Fezzan’a kadar genişlettikleri görülür. Buralarda Avlat Süleyman ile işbirliği ile Afrika içlerine giden yolları kontrol eden Caravan bölgesi de kontrol altına alınmıştır. (Ajayi J.F., Michael Crawder. History of West Africa, Volume 2, Longman Group, UK, 1977.s.117.)

1857 yılında Ümitburnu’nda yaşayan Müslümanlar, Osmanlı Hükümdarı Abdülaziz’e bir mektup yazarak dinlerini daha iyi öğrenebilmek için kitaplar istemişlerdi. 19. yüzyılın ikinci yarısında Güney Afrika’ya gönderilen Ebubekir Efendi, bölgedeki Müslümanları Osmanlıya bağlamış ve kıtanın güneyinde İslamiyet’i yaymıştır. Capetown’da bir okul açarak yüzlerce öğrenciyi yetiştirmiş, daha sonra Port Elizabeth, Johannesburg, Kimberley gibi bölgelerde de okullar açılarak öğrenciler eğitilmiştir. 1870’li yıllara gelindiğinde faaliyet alanı öylesine genişlemiştir ki Mozambik’te bile okullar açılmıştır.

Osmanlılar döneminde Mısır Sudan’ı; Etiyopya, Somali, Kongo ve Uganda’ya kadar uzanıyordu. Buna Ekvator bölgesi de dahildi. Osmanlıların son döneminde Ekvator Valisi olarak atanan Mehmet Emin Paşa Tanzanya sınırlarına kadar ilerlemişti.

Kongo’da 19. Yüzyılın ikinci yarısında Emirlik Kuran Hamid Muhammet, Osmanlı Hükümdarını Halife olarak tanımıştı. Afrikalıların Osmanlıya bağlılığı Madagaskar’a kadar uzanmıştı. Bu gönül bağının bir sonucuydu. İşte bu yüzden Birinci Dünya Savaşı öncesinde Cihat ilan edildiğinde; Etiyopya İmparatoru İyasu kendini Türklerle müttefik ilan edip İngilizlere karşı cihada katılmış, Darfur Sultanı Ali Dinar bu çağrıyla Fransız Çad’ında baş kaldırmış ve Nijerya ile Sudan’da İngilizlerle savaşmıştır. Aynı şekilde Libya’da Sufi Kardeşlik Örgütü Batı Mısır’ı ve Nijer’i işgal edip İngilizlerin kıyılara çekilmesini sağlamıştır. Etkiler Sierre Leone ve Gambiya gibi ülkelerde bile hissedilmiştir. (Adu, Boahen. s.283-298)

Lewis’e göre “Batının yayılmasında daha önceki Moğol, Hun, Arap ve Osmanlı yayılmasında bulunmayan ahlaki bir kusur bulunmaktaydı. Bu yüzden Türkleri anlamakta güçlük çekiyorlardı. 1858 tarihli bir İngiliz donanma belgesinde, Türk donanmasındaki siyahi askerlerden söz edilirken: “Siyahi askerlerden bir bölük oluşturulmuştu. Onlar da donanmadaki diğer Türk askerler gibi aynı haklara sahiptiler. Onlar gibi maaş alıyor, süreleri bitince onlar gibi emekli oluyorlar.” deniliyordu. (Bernard Lewis. Ortadoğu’da Irk ve Kölelik, Çev.Ender Günsel, Truva Yayınları, İstanbul, 2006.s.150.)

Türkler sorumlulukları altındaki bölgelerde halkın yaşam biçimi koruyor, insanların kendilerini geliştirmelerine imkân sağlıyordu. Sudan Osmanlı idaresinde refah içinde yaşıyordu. Buradaki huzur ortamı ve modernleşme Batı’da panik yaratmıştı. Bazı Batılı yazarların da açıkça kabul ettikleri gibi, Osmanlı Batılıların aksine kendi egemenlikleri altındaki bölgelerde modern sistemler oluşturmuş ve iç düzeni sağlamıştı. (Ajayi J.F., Michael Crawder. History of West Africa, Volume 2, Longman Group, UK, 1977.s.236.)

Bir yerlerin sömürgeleştirilmesi için Osmanlı’nın ve Türklerin kötülenmesi gerekiyordu. Sömürgeci güçlerin yüzlerce yıldır yaptıkları da işte tam budur. Ancak gerçekçi olarak değerlendirildiğinde Türklerin idaresinde huzur ve refah içinde yaşayan milletlerin, daha sonra aynı huzuru bir daha bulamadıkları görülür. Osmanlı sonrası bir türlü huzur bulamayan topraklardan birisi de Filistin’dir. Zulüm altında inleyen Filistinli bir genç şöyle diyordu: “Bize yıllarca okullarda Osmanlı’dan nefreti öğrettiler. Şimdi ise bizlere rahmet okutuyorlar”.

Tarihleri boyunca Türkler sürekli küresel bir düşünceyi içlerinde taşımışlar ancak tek taraflı, çıkarcı ve adaletsiz bir küreselleşmenin her zaman karşısında olmuşlardır.

Bu kadar çalışma ve karalama kampanyalarına karşı kökü tarihin derinliklerine uzanan “Gönül Bağı”nın öyle kolay kolay silinmediği de açıkça ortadadır. Türklerin tarihsel bağlarının bulunduğu coğrafyalarda “büyük devlet olma sorumluluğunu yerine getirme beklentisi” hep olmuştur. Onca zenginliğine rağmen sömürdükleri ve yıkıma uğrattıkları ülkelerden gelen birkaç göçmeni dahi çocuklarıyla günlerce denizlerde o ülke bu ülke dolaştırıp kabul etmeyen, göçmenleri tekrar denize atan, sınırlarına gelen çaresiz insanlara karşı askerlerine ateş emrini veren ülkelerin bu gönül bağını anlamaları mümkün değildir.

Tıpkı 1913 yılında Anadolu’yu at sırtında dolaşan Dr. Harvey’in söylediği gibi: “Türk insanı! Sen Batı insanının hep bir şeylerin gerisinde koşuşturan insanlarının ulaşmak istediği, ancak hiçbir zaman çözemeyeceği bir sır olarak kalacaksın.”