Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Bir Kural: Dost Ülke Sizi Kuşatmaz!

Güray ALPAR
27 Ekim 2020 17:30
A-
A+

Bir ülke 300 yıldır kuşatılmaya çalışılıyor ve eğer bu, kendisini dost olarak tanımlayan bir ülke veya ülkeler tarafından yapılıyorsa, bunda bir gariplik var demektir. Sadece karadan değil, denizlerden ve havadan da kuşatılmaya çalışılan bir ülke için sorunun bilinmemesi veya sorun yok yanılgısı düşülebilecek en vahim hatadır.

Kuşatmanın 1700’lü yıllarda başladığı görülüyor

1704 yılında Cebelitarık Boğazı’nın “İngiliz-Hollanda” müşterek deniz gücü tarafından ele geçirilmesi bu kuşatmanın başlangıcı sayılabilir. Bu dönemde İngiltere’de, İskoçya ve İngiltere yönetimleri “Birleşik Krallık” adıyla birleşerek askeri ve ekonomik açıdan güçlenmişti. Yine bu dönemde tüccar ve sanayicilerin desteklediği Whig Partisi ile büyük toprak sahiplerinin desteklediği Muhafazakâr Parti iki büyük güç olarak ortaya çıkmıştı. Genişlemek için ihtiyaç duyulan alan ise belliydi.

1815 Viyana Kongresi sonrası kuşatma belirgin bir şekilde hızlandı

Kuşatmanın ikinci aşaması ise 1815 Viyana Kongresi ile başlar. Avrupa’nın sınırlarını ve güçler dengesini yeniden düzenleyen bu Kongreye, Osmanlı Devleti katılmamıştı. Bu kongreden sonra artık Avrupalı Büyük devletlerin, kendi aralarındaki bazı sorunları anlaşma yoluyla çözdükleri ve amaçları doğrultusunda birlikte hareket etmeye başladıkları görülür. Bunun anlamı, Osmanlı karşısında güçlü çıkar ittifaklarının oluşmasıydı.  İngiltere ve Rusya arasında 4 Nisan 1826 yılında imzalanan St. Petersburg Protokolü bunlardan birisidir. Bağımsız bir Yunanistan kurulmasına yönelik bu Protokolden sonra ise bu kez İngiltere, Rusya ve Fransa arasında 6 Temmuz 1827 tarihinde Londra Antlaşması imzalanmıştır. Bu ittifakın bir sonucu olarak da 20 Ekim 1827 tarihinde her üç ülkenin ortak donanması Navarin’de Osmanlı-Mısır Donanmasını imha ederek, Osmanlı Devleti’ni coğrafyasında donanması olmayan bir imparatorluğa dönüştürmüştür.

Donanmasız bir devleti kuşatmak kolaydı. Sonrasında; Balkanlar, Kızıldeniz, Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgeleri birer birer Osmanlı’dan koparıldı ve bir dünya imparatorluğu Anadolu ve Trakya’nın bir köşesine hapsedildi.

Buna rağmen; dini, kültürel ve tarihi bağlarının bulunduğu coğrafyalarla bağlantısı kesilmeye çalışılan bir ülke için kuşatmanın tamamlandığı söylenemezdi. Kuşatma tam olarak amacına ulaşmamıştı. Cumhuriyet döneminde de Türkiye’nin dört taraftan; karadan, havadan ve denizlerden kuşatılmasına devam edildi. Bu da yetmedi ülke içinde karışıklıklar çıkarılmaya çalışıldı, ülkeye yönelik terör faaliyetlerine her fırsatta uluslararası hukuka aykırı olarak göz göre destek sağlandı. Garip olan ise “bunun yanlış olduğunu” söylediğinde bu ülkeye; “Komşularınızla ve müttefiklerinizle aranızı niye bozuyorsunuz?” gibi anlamsız açıklamalarda bulunuldu. Oysa “uluslararası hukuka göre her ülkenin kendisine yönelen saldırılara cevap verme hakkının olduğu” herkes tarafından çok iyi biliniyordu.

Yapılan haksız uygulamalarla Türkiye, Ege’de yok sayıldı

Haksızlığa maruz kalan ülke, “Türkiye” idi. Balkanlarla bağı kesildi. Ege Denizindeki adalar, zaman içerisinde Yunanistan’a Türkiye aleyhine adeta bağışlandı. Öyle ki, Türkiye’ye ses mesafesindeki adalar bile Yunanistan’a verilmişti. Üstelik askersiz ve silahsız olması gereken adalar, anlaşmalara aykırı olarak askerle dolduruldu ve silahlandırıldı. Bu da yetmedi Yunanistan, ismen kendisine verilmeyen aidiyeti belirsiz küçük kayacıklara bile el koymaya kalktı. Koskoca Anadolu Anakarası yok sayıldı. Öylesi bir paylaşma ve adalet duygusunun yok olduğu hastalıklı bir anlayış haliyle Yunanlılar, Türklere hiçbir hak vermeden, her şeye birden sahip olmak istiyorlardı. Ege Denizinde adaların ve kayacıkların hepsini almak bir yana, zaten coğrafyasının hak etmediği bir oranda, daracık bir karasuyu alanına sahip Türkiye’ye karşı, karasularını 12 mile çıkararak bu küçük alanı bile daha da küçültme açgözlülüğünü göstermek de Yunanistan gibi bir devlete özgüydü. Eğer Yunanistan, Ege Denizinde karasularını 12 mile çıkarırsa bu denizde açık deniz alanları %51’den %19’a, Türk karasuları da %10’un altına düşecek.

“Fır Hattı”, uluslararası uçuş güvenliğini sağlamak üzere, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) tarafından oluşturulmuş “uçuş haber alma” bölgesidir. Bu bölgelere giren uçaklar, önceden bölgeden sorumlu olan merkeze haber vermek zorundadırlar. 1952 yılında ICAO tarafından İstanbul’da düzenlenen toplantıda alınan kararla, “tüm Ege Denizindeki FIR sorumluluğu” Yunanistan’a verilmiştir. Ancak Yunanistan, bu durumu Türkiye’yi kuşatmak için kullanmak istemiş ve sadece arama-kurtarma gibi amaçlarla verilen bu hattı, zaman içerisinde bir “egemenlik sahası” olarak görmeye ve hudut hattı gibi göstermeye başlamıştır.  Bu durum açıkça Türkiye’nin güvenliğinin tehdit edilmesidir. Türkiye buna itiraz etmiş ancak bu başvuru ICAO tarafından kabul edilmemiştir.

Diğer taraftan halen Ege’de Yunan karasuları 6 mildir. Ancak her nedense Yunanistan, Hava Sahasını 10 mil olarak kabul ediyor. Bu garip durumun uluslararası hukukta bir örneği yok (Skouroliakou, 2005: 27). Olay bununla da sınırlı değil.

Bütün bu hukuka ve adalete aykırı şımarık durumlar, Yunanlıları bile isyan ettiriyor. 2002-2005 yılları arasında, Yunanistan’ın Deniz Kuvvetleri Komutanlığını yapan, Amiral Andonis Andonadis şöyle diyor: “Yunan dış ve savunma politikalarındaki yanlışların önemli bir bölümü bilgisizlikten kaynaklanıyor. Yunan halkı, Ege’nin tümünün Yunan denizi olduğunu zannediyor. FIR Hattı egemenlik bölgesi değildir. Türk savaş uçakları uçuş planı vermeye mecbur değil. Dünyada, Yunanistan’dan başka, karasuları genişliği ile hava sahası genişliği farklı bir ülke yok. Bu sınırları sadece Türkiye değil, başka ülkeler de tanımıyor. Yunanistan’ın hava sahası konusundaki resmi tezi deniz hukukuna aykırıdır.” (Andonadis: 2020).

Türkiye’nin NATO’da ittifak içinde bulunduğu Yunanistan, BM kararına istinaden Bosna-Hersek’te Barışı Koruma harekâtına katılan Türk F-16’larına ülkesinden geçiş izni vermediğinden, Türk uçakları Mısır-Libya-Malta ve İtalya üzerinden görev bölgesine gidip dönmek zorunda kalmıştır. Bir anlamda Balkanlarda, BM kararına istinaden harekata katılacak olan Türk uçakları, müttefik bir ülke tarafından engellenmiş ve çok daha uzun olan başka bir güzergahı kullanmak zorunda kalmıştır. Bu açıkça Türkiye’nin Batı da sözde müttefiki olan bir ülke tarafından denizden, karadan ve havadan kuşatılmışlığının bariz göstergesidir.

Ege’den sonra Türkler Akdeniz’den de kuşatılmaya çalışılıyor

Şimdi ise benzer bir kuşatma, bu ülke ve geri planda destekçileri tarafından Kıbrıs ve Meis Adası vasıtasıyla güneyde gerçekleştirilmek istenmektedir. Bu Yunanistan ve Rumlar için Ege Denizine, Akdeniz’in de ilave edilmesi manasına gelmektedir.

Sevilla Haritası gibi uydurma gerekçelerle, Anadolu Ana Kıtası’ndan 100 bin kere daha küçük ve Anadolu’ya 1.9 km. uzaklıktaki bir Meis Adası gerekçe gösterilerek, Akdeniz’e en uzun kıyısı olan bir devleti durdurmanın ne kadar stratejik bir hata olacağı malumdur. Aynı husus Kıbrıs Adası üzerine oynanan oyunlar için de geçerli olup, Türkiye gibi bir ülkenin bu tür oyunları kabul edeceğini beklemek büyük bir yanılgıdır. Türkiye’deki Türkleri yok saymak kadar, Kıbrıs gerçeği içinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türkleri de yok saymak hatadır.

Kıbrıs’ta oynanan oyunlar da bu kuşatma projesinin bir parçası

Çözüm adı altında ortada haritalar dolaşmaktadır. Kurnazca hazırlanan bu haritalar, sadece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkleri değil, adaya yaklaşık 70 km mesafedeki Türkiye’yi de İskenderun Körfezine  hapsederek kuşatma ve Rumları kullanarak Akdeniz’deki bütün kaynakları uluslararası hukuka aykırı olarak ele geçirme planıdır.  

Irak ve Suriye’de terör örgütlerini kullanılarak yapılanlar, hiç de müttefik ve dost ülke faaliyetleri gibi gözükmüyor

Türkiye’nin kuşatılması planları bununla da bitmez. Bu noktada Irak ve Suriye’nin kuzeyinde, YPG/PKK gibi bazı terör örgütlerine verilen destekle, oluşturulmaya çalışılan koridorlar, Türkiye’nin güneyine yönelik gizli ajandaları inkâr edilemez bir biçimde açıkça ortaya çıkarmıştır. Ermenistan Başbakanı Paşinyan’ın, “Türkiye’yi Kuzey Doğu ve Güneydoğu’da durduran son engelin Ermenistan olduğu” açıklaması, ülkesine uluslararası hukuka aykırı olarak, kendiliğinden “Türkiye’yi durdurma ve kuşatma görevi” verdiğinin veya verildiğinin ve PKK, YPG gibi örgütlerle aralarında güçlü bir bağlarının olduğunun itirafı niteliğindedir (Paşinyan röportajı, Basın: 19 Ekim 2020). Burada bazı ülkelerin desteği belki anlaşılabilir ama ABD ve Fransa gibi Türkiye ile müttefik, hatta stratejik ortak olduğunu iddia eden devletlerin uygulamalarının, dikkatle incelenmesi gerekir. Bu ülkeler, kendi ülkelerindeki vatandaşlarına bir maske bile vermekte zorlandıkları Covid-19 salgınının yayılma sürecinde bile bu bölgede kadın, çocuk ve sivillere eylem yapan terör örgütlerini açıkça desteklemişlerdir. Terör örgütlerinin desteklemenin bir mazereti olamaz. Hele müttefiki bir ülkenin sınırlarında, terör örgütlerini ve eylemlerini desteklemenin kabul edilir bir tarafı hiç olamaz. Kaldı ki en ihtiyacı olduğu zamanda, Türkiye’deki hava savunma sistemlerini geri çekmek, ihtiyacı olan hava savunma sistemlerini, parasını ödeyerek satın almasına bile razı olmamak ve sonra da başka bir ülkeden temin ettiği hava savunma sisteminin kurulmasına karşı çıkmak, dünyanın neresine giderseniz gidin, kime sorarsanız sorun, mantığı olmayan bir davranıştır ve “bir ülke neden müttefikinin bölgesinde zayıflamasını ister” sorusunu akıllara getirir. Hiçbir iyi niyetli ülke, müttefiki olan ülkenin sınırlarında teröristlere on binlerce tır silah cephane vermez, eğitim desteği sağlamaz. Burada kendisini düzeltmesi gereken Türkiye değil, teröristlere destek sağlayan ülkelerdir. Hele böyle mantıksızlığı kabul etmediği için, Türkiye’ye akıl almaz müeyyideler uygulamak, sorunu çözmek yerine, görüş ayrılıklarını onarılmaz biçimde daha da derinleştirir. Bu konuda Türkiye’ye uygulanan yaptırımlar öyle bir seviyesini aşmıştır ki, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı O’Brien bile “Türkiye’ye o kadar çok yaptırım uyguladık ki, artık yapabileceğimiz çok az şey kaldı.” demek zorunda kalmıştır.

Türkiye’nin birden fazla boyutta çevresi ile irtibatı kesilirken, kullanılan en büyük argüman şüphesiz bilinçli olarak yayılmacı olarak gösterilmesidir. Ancak uygulamada bunun aksine, Türkiye’nin kültürel bağlarının bulunduğu coğrafyalardaki ismi bile buralardaki acıları dindirmeye yetmekte, huzur ve refah ortamına katkı sağlamaktadır. Oysa yayılmacı olanlar herkes tarafından çok iyi bilinmektedir. Örneğin; ABD’nin 150’den fazla ülkede, 1000’den fazla askeri üstünde 350 bin civarında askerinin bulunduğu biliniyor.

Doğudan kuşatma ise yüzlerce yıldır sabırla uygulanan bir proje

Türkiye’nin tarihi, dini ve kültürel derinliğinin ve irtibatının olduğu başka bir bölge ise doğusunda yer alan coğrafyalarda yer almaktadır. Bu bölge üzerinde de özel bir çalışmanın yapıldığı ortadadır. Bu noktada, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında yer alan “Zengezur Koridoru” isminden mutlaka bahsetmek gerekmektedir.

Nasıl ki, Türkiye’yi, Batı ve Güneyden kuşatmak üzere, Yunan ve Rum Devletleri oluşturulmuş ve kullanılıyor ise Doğu’da da aynı amaçla Ermeni Devleti oluşturulmuş ve kullanılmaktadır. Bu anlamda Türk Dünyasının kültürel anlamda bir araya gelmesini önlemek ve birbirinden ayırmak maksadıyla, arada koridorlar oluşturulmak istenilmiştir. Bu maksadın tahakkuku için, Rus Çarlığının başlattığı göç ve yerleştirme siyasetinin bugüne kadar aksatılmadan planlı bir şekilde devam ettirildiği görülür (Güliyeva, 2004: 8-12).

Türkiye sınırında yer alan Nahçivan ile Azerbaycan’ın birbirinden ayrılması, planın en önemli parçasıydı. Yaklaşık 40 km genişliğindeki “Zengezur Koridoru” işte bu maksatla icat edildi ve aşama aşama gerçekleştirildi. Bu Rusların, Zengezur gibi küçük bir bölgeyi kullanarak attığı stratejik bir hamleydi. Zaman içinde Rusya’dan buraya taşınan Ermeniler ve bölgedeki insanlara yapılan saldırılarla, Türklerin bariz çoğunlukta olduğu bu bölgedeki demografik yapı değiştirildi. Rusya ve İran arasında 1813 yılında imzalanan Gülistan anlaşmasından hemen sonra Ermeniler, toplu olarak Zengezur Bölgesine göç etmeye başlamışlardı. Öyle ki, 1920 yılına gelindiğinde bile nüfusun %70’inden fazlasını oluşturan Türkler, zamanla azınlık konumuna getirilmişti (Seferli:2014).

Soğuk Savaş Dönemi ertesinde verilen destek ile Ermenilerin, Dağlık Karabağ bölgesinin işgal etmesi ise planın diğer parçasıydı. Ortaya Ermeniler atılmış ve onların katliamlarına göz yumulmuştu. Ancak gerçekte Ruslar, bu ülkeden elde ettiği üslerle, Kars ilinin tam karşısına, Gümrü’ye on  binlerce askeriyle yerleşmiş, Türk ve İran sınırındaki birliklerin komutasını da Rus subaylar almıştır. 2008 yılındaki Gürcistan müdahaleleri ve 2014 yılında Kırım’ın işgali ise adeta 1774 yılında Kırım’ın işgali sonrası başlayan felaketlerde “Başımıza Gelenler”i hatırlatıyor (Arif, Mehmet, 2005).

Hazar Denizi üzerinde yapılan anlaşmaları da dikkatle incelemek gerekir

Rusların, Türk Kültür Havzalarını birbirinden ayırma projelerine, başka bir örnek olarak “Hazar Denizi Anlaşması” verilebilir. Hazar Denizi’nin küresel güç mücadeleleri açısından en öne çıkan özelliği, dünya petrol ve doğalgaz rezervinin bir kısmını bünyesinde barındırıyor olmasıdır. Bu deniz aynı zamanda, yakın çevresindeki kaynakların Batıya ulaşımını da kontrol eden stratejik bir konumdadır. Bu denize; Kazakistan, Rusya, Azerbaycan, Türkmenistan ve İran komşudur. Sınır olmamasına rağmen Özbekistan, hava sahasının kullanılması açısından bu deniz üzerindeki uygulamalardan etkilenmektedir.

Rusya akıllı bir hamle ile bu deniz üzerinde “tarafsız bölge” oluşturulmasını sağlayarak kendisine bir üstünlük sağlamıştır. Buna göre sahilden 15 deniz mili mesafeye kadar olan bölgeler her ülkenin kendi arazisidir. Bunun dışındaki 25 mil ise balıkçılık alanıdır. Bu sınırların dışında kalan alan ise ortak alan olarak kabul edilmiştir. “Ortak Alan” bu anlaşmanın en can alıcı yönüdür. Bu suretle Rusya ve İran anlaşmanın en fazla kazanan tarafı konumuna gelirken, Azerbaycan kaybeden taraf olmuştur.

Rusya ve İran, başka yerlerde bulunan enerji kaynaklarının kendilerine rakip olmasını istemiyor. Tarafsız bölge oluşturulması ile sadece bu denizden elde edilen hidrokarbon yatakları değil, bu deniz üzerinden geçecek enerji boru hatlarının kontrolü de büyük oranda Rusya’nın kontrolüne giriyor. İran’ın Zengezur Koridoru ile Türkiye’nin önünü kesmesi yanında, bu ikinci koridoru desteklemesi ve Rusya ile denizden komşu durumuna gelmesi ise ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu gibi gözüküyor.  Böylece Rusya bir taraftan İran’la komşu olup Basra Körfezine ve Çar I. Petro’nun hayaline bir adım daha yaklaşırken, diğer taraftan Hazar Denizi üzerinde hakkı olmayan bir kontrol sağlayarak, Türkiye’nin doğu mihverinde bağı olan coğrafyalarla irtibatını kestiğini düşünmektedir.

Sonuç olarak; Türkiye’nin tarihi seyri içerisinde sürekli olarak kuşatılmaya çalışıldığı ve tarihi ve kültürel olarak ilintili olduğu coğrafyalarla bağının kara, deniz ve havadan kesilmek istendiği görülüyor. Bunu yapmaya çalışan ülkelerin Türkiye’ye dost ülkeler, hatta müttefik ve işbirliği yapılabilecek ülkeler olması mümkün değildir. Türkiye her zaman kendi güvenliğinin çevresindeki ülkelerin huzur ve refahına bağlı olduğunu düşünmüştür. Tarihinden gelen ciddi bir devlet olmanın gereklerini yerine getiren Türkiye’nin bu iyi niyeti asla yanlış değerlendirilmemeli ve Türkiye’nin böyle bir kuşatılmışlığa razı olması beklenilmemelidir. Türkiye’nin bu kuşatmayı aşacak gücü şüphesiz vardır. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Boşnak lider ve Bosna Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, “Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” demişti. Aynı şekilde elbette zamanı geldiğinde, dost gözüken düşmanca davranışlar sorgulanacaktır. Sözler değil, bunu uygulamalarla göstermek önemlidir ve kural bellidir: Dost ülke sizi kuşatmaz.

 


 

Kaynaklar:

Andonadis, A. “Atina’nın Tezlerini Tek Tek Çürüten Amiral”, Hürriyet, 11 Şubat, 2020.

Arif, Mehmet. (2005). Bir İmparatorluğun Dramatik Kaybı, Başımıza Gelenler, Babıali Kültür-BKY.

Güliyeva, V. (2004). Rusların Ermenileri Güney Kafkasya’ya Yerleştirme Siyaseti ve Azerbaycan Topraklarının Parçalanması, Karadeniz Araştırmaları (2).

Kızıl, Ömür. (2016). Zengezur Koridorundan Azez’e Türk Dünyasındaki Yapay Set Krizi, 2023 Dergisi, Sayı 180.

Seferli, H.F. (2014). Nahçivan’ın Abluka Durumu Zengezur’un Ermenistan’a Bağlanması ile Başladı, Yeni Türkiye (60).

Skouroliakou, M. “The Theory that Never Turned into Practice: Case Study from Eastern Mediterranean”, ISA-South Conferance, 03-05 November 2005: USA.

Paşinyan, Nikol. (19 Ekim 2020). Ermenistan Başbakanı Paşinyan şaşırtmadı: Paşinyan işgali savundu, Türkiye'yi suçladı (Röportaj).