Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Batının Yeni Küresel Risk Algıları ve Münih Güvenlik Konferansı

Güray ALPAR
22 Şubat 2021 20:34
A-
A+

Yüzyıl önce (1922) Alman filozof Oswald Spengler (1880-1936) “Batının Çöküşü” isimli eserinde (Spengler, 1997) yaşanan çürümeyi işaret ederek, Avrupa’nın dünya hegemonyası sona erecek! öngörüsünde bulunmuştu. Bu aynı zamanda, kendini farklılaştırmak adına, karşıtlık ve iki zıt dünya üzerine oturtulmaya çalışılan kavramların da çöküşü anlamına geliyordu. Gerçekten de Batı, egemen güç ve paradigmanın temsilcisi olarak, özel ve ayrıcalıklı bir konumda olduğunu düşünüyor ve bilim ve siyaset yapma tarzında; katı, kapalı, dışlayıcı, otoriter, hiyerarşik olma özelliklerini taşıyordu (Özdemir, 2004:65).

Batı’nın yanlış kavramlarına karşı çıkan başka filozoflar da vardı. Toplum eleştirmeni ve analitik felsefenin kurucularından birisi kabul edilen ve insan hakları ve düşünce özgürlüğüne ilişkin çalışmalarıyla 1950 yılında Nobel Ödülü alan Bernard Russell (1872-1970), bilimin insanlık yararına kullanılmasını savunmuş, ABD’nin Vietnam savaşına ve savaş suçlarına karşı çıkmış ve ABD Başkanı Johnson’ı “savaş suçlusu” olarak yargılamıştı.

2020 yılında “Batı’nın çöküşü” resmi olarak ilan edildi.

2020 yılında gelindiğinde ise Münih Güvenlik Konferansında “Batı’nın Çöküşü” resmi olarak ilan edildi. Konferansın başkanlığını yürüten Emekli Büyükelçi Wolfgang Ischinger, bu çöküşü diplomatik bir dille “Batı artık içeriden ve dışarıdan yükselen itirazlarla karşı karşıyadır.” diye tanımlarken, aslında raporun tamamında bu itirazın “risk” ve “tehdit” algılamalarını ifade ettiği de ortaya çıkıyor (Munich Security Report, 2020). Zaten raporun başlığı da bununla ilgili: BATISIZLIK. Küresel ölçekte kuralların ve referans noktalarının işlevsiz hale geldiği ve kendi insanının bile rahatsızlık duyarak itiraz ettiği bir ortamda bu konferansın vurguladığı ifadeler üzerinde durulmaya değer görünmektedir. Her şeyden önemlisi Dünya’nın giderek daha az “Batılı” hale geleceği öngörüsü bu konferansta daha da belirginleşiyor.

Münih Güvenlik Konferansı, 1962 yılı Ekim ayındaki, ABD ile Sovyetler Birliği arasında Küba’ya yerleştirilen füzelerle ilgili olarak ortaya çıkan krizden sonra, Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) üyeleri arasında ortak bir anlayışın geliştirilmesi düşüncesinden doğmuştu. Bugün ise konferans raporlarının güvenlik alanında başvurulan bir referans haline geldiği görülmektedir. Bu anlamda Konferansın günümüze kadarki seyrini değerlendirerek bir analiz yapmakta fayda olduğu düşünülmektedir.

Münih Güvenlik Konferansları 1963 yılından beri yapılıyor.

Uluslararası Münih Güvenlik Konferansı ilk kez 1963 yılında “Askeri Bilimler Buluşması” adıyla düzenlendi ve II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa ve ABD ilişkilerinin geliştirilmesi ile Sovyet tehdidine karşı alınabilecek tedbirleri içeriyordu. Konferansın kurucuları Ewald Heinrich von Kleist adında bir Alman yayıncı ve Amerikan Fizikçi Edward Teller’di (Yurttaşer, 2017:1).

1963 yılından bu yana düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı (MCS), uygulanması zorunluluk içermemesine rağmen dış politika ve güvenlik konusunda dünyada en saygın forumlarından birisi. Gayrı resmi bir ortamda başkanlar, başbakanlar, dışişleri ve savunma bakanları ile askeri liderler arasında güvenlik konusunda görüş alışverişinde bulunmayı amaçlıyor. Münih Güvenlik Konferansının önemli bir özelliği de katılımcılara, resmi söylemler dışında gündeme getirmek istedikleri bazı görüşlerini muhataplarına doğrudan söyleme fırsatı vermesi.

Soğuk Savaş Döneminde Sovyetler Birliği ve onun güdümündeki Varşova Paktı’na karşı görüş birliği oluşturmakta önemli katkılar sağlamış olan bu konferansın, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra katılımcılar ve gündeme aldığı konular bakımından küresel bir nitelik kazandığı görüldü. Bu yıllar artık bütün dünyada tek bir gücün egemen olduğu algısının konuşulduğu dönemlerdi.  

Soğuk Savaş Sonrasında konferansa katılım ve çalışma alanları genişledi.

1990 yılında konferansa Rusya ve diğer Doğu Avrupa devletlerinin de katılımı ile çalışma alanlarının genişlediği görüldü. 1995 yılında ise Çin, Hindistan ve Japonya konferansa dahil oldu.

2000 yılından itibaren dünyada ABD harici güçlerin tekrar ortaya çıkma emareleri vardı. 2007 yılında 43. Konferansta Rus lider Vlademir Putin, “Tek kutuplu dünyanın artık kabul edilemeyeceğini ve ABD’nin dünyaya hâkim olamayacağını” söyledi (Bilgin,2010:32). 2015 yılında ise Konferans ilk kez “Çökmekte Olan Düzen-Gönülsüz Koruyucular” isimli çok önemli küresel ölçekli bir rapor yayınladı.

Rapordaki önemli tespitler şu şekildeydi:

  • Soğuk Savaş sonrası beklentiler gerçekleşmemiştir.
  • Rusya’nın Kırım ve Ukrayna krizleriyle birlikte savaş Avrupa’ya tekrar dönmüştür.
  • AB’nin mali ve iç sorunları vardır.
  • ABD savaş yorgunluğu ve kendi devletini inşaya yönelmesi nedeniyle uluslararası sistemi düzenlemeye karşı isteksizdir.
  • Avrupa, Asya ve Ortadoğu’da Soğuk Savaş Döneminin jeopolitik mücadelelerine benzer eğilimler oluşmuştur.
  • Ortadoğu’da yaşanan savaşlar, devlet dışı aktörlerin hızlı yükselişi ve ekonomik krizlerin önlenememesi küresel düzenin çöküşünün işaretleridir.

Bu noktada özellikle, mevcut uluslararası sistemin beklentilere cevap veremediğinin ve küresel çöküşün başladığının vurgulanması önemli tespitlerdi.  

Yine 2015 Konferansında, “Euroasia” isimli bir şirkete yaptırıldığı söylenen bir kamuoyu araştırmasından söz edilmiştir. Aynı araştırma 2016 yılında da yaptırılmış ve katılımcılara o yıl için en önemli 10 jeopolitik riskin neler olduğu sorulmuştur.

Araştırmanın 2015 ve 2016 yılı için sonuçlarını karşılaştırdığımızda karşımıza şu tablo çıkmaktadır.

 

Uzun zamandır Avrupa’nın güvenliğini sağlayan ve buna rağmen çeşitli bahanelerle AB’ne alınmayan Türkiye’nin, kimlerle yapıldığı belli olmayan bu yoklamalarda bir tehdit olarak gösterilmesi ise ilginçti. Ancak üzerinde uzlaşılan konu, “Transatlantik ortaklığın çöküşü”nün daha belirgin hale gelmiş olmasıydı.

Liberal demokrasilerin krizi, terör, Pasifik bölgesinin paylaşımı ve ABD’nin uluslararası güvenlik sisteminden çekilmesinin yaratacağı güç boşluğunun tartışıldığı ve uluslararası güvenliğin II. Dünya Savaşından bu yana bu kadar kırılgan olmadığının vurgulandığı 2017 yılındaki 53. Konferansın anahtar kelimeleri ise Trump, Brexit, AB-NATO krizleri ve yükselen milliyetçilikti.

Trump’ın yönetime gelmesi ile Transatlantik ittifak içerisinde rahatsızlıklar belirginleşti.

Bu kapsamda, ABD Başkanı Trump’ın söylemleri ile yaptıkları önemliydi. Nitekim ABD’de Trump’ın başkan olması ile “Transatlantik İttifak” içerisinde, ABD politikalarına olan rahatsızlık da belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Bu dönemde ittifak içinde stratejiler ve tehdit değerlendirmeleri ile “külfet paylaşımı” konuları daha sık konuşuluyordu ve o güne kadar Batı’nın bir “aile toplantısı” olarak isimlendirildiği konferans, ayrılıkların, ayrışmaların ortaya çıktığı bir arenaya dönüşüyordu. Bu bir anlamda, çoğu zaman yerine tam olarak oturtulamamış ve Kuzey Amerika ve Avrupalı liberal demokrasilerden oluşan bir tasarımı açıklamak için kullanılan “Batı” kavramını iyice tartışmaların ortasında bırakıyordu. Farklı geleneklerin bir karışımı olan ve farklı yapılardan oluşan bu kavram liberal demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve uluslararası işbirliğine bağlılık gibi kavramlar üzerine oturtulmuştu ve şimdi bütün kavramlar çatlayarak belirsiz hale gelmeye başlamıştı. Kısaca Batı, manevi değer üretmekte yetersiz kaldığı gibi, o güne kadar yarattığı sözde değerleri de yitirmeye başlamıştı. Demokratik değerlere sahip olan herkesin katılamadığı bu kapalı topluluk, söylemlerinin aksine; dışlayıcı dini, etnik ve kültürel söylemlerinin içinde hapsolmuştu.

ABD söylemleri müttefiklerinde tepki yarattı.

Trump, Brexit sürecini desteklemiş ve diğer AB üyelerine bu süreci örnek olarak göstermişti.  2018 yılında Brüksel’de düzenlenen NATO zirvesinde yaptığı konuşmada ise üye ülkelerin savunma harcamalarını milli gelirlerinin %4’üne çıkarmalarını istedi. Seçim konuşmasında da Almanya’nın son 25 yılda savunma harcamaları nedeniyle kendilerine bir milyar dolar borçlu olduğunu söyledi. Şüphesiz Trump’ın savunma harcamaları ve mali boyutları öne çıkaran açıklamaları ile üyelerin ortak savunma alanında diğer katkılarını görmezden gelerek sadece paraya odaklanması, Avrupa’daki müttefiklerinde tepki yarattı. Merkel, Almanya’nın ittifaka askeri birlik katkısından söz ederken, halihazırda dünyanın farklı bölgelerinde 4 bine yakın askeri operasyonda görev aldıklarına vurgu yaptı. Danimarka Başbakanı Lars Lölle Rasmussen, her şeyin sadece parayla ölçülemeyeceğini, askerlerinin Afganistan’da hayatlarını kaybettiklerini belirtti. Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise kollektif güvenliğin sadece rakamlara indirgenemeyeceğini söyledi.

ABD sadece kendi söylemlerinde ısrar ediyordu.

Bu kapsamda en büyük eleştiri ise hiç şüphesiz ABD’nin ittifakın tümünü ilgilendiren konularda kendileriyle yeterince istişare etmeden politikalar belirlemesiydi. Nitekim bir sonraki yıl Londra’da düzenlenen NATO zirvesinde Türkiye’nin sunduğu “PYD/YPG’nin terör örgütü sayılmasına ilişkin plan” kabul edilmeyerek, zirve sonuç bildirgesinde sadece “ittifakın terörizmin her türlü formuyla mücadeleye devam edeceği” gibi genel bir ifade kullanılırken, Avrupalı üyeleriyle aralarında tartışma olmasına rağmen, ABD’nin istediği doğrultuda sonuç bildirgesinde “Çin’e karşı ittifak olarak birlikte hareket edilmesi” ve yine Çin’e yönelik olmak üzere “5G teknolojisine geçişte güvenli ve esnek sistemlere güvenilmesi gerektiği” ifadeleri yer almıştır.

Benzer şekilde Avrupa ülkelerinin çoğunun farklı fikirde olmasına rağmen, Trump’ın İran ile yapmış olduğu nükleer anlaşmadan çekilmesi ve İran’a yönelik yaptırımlar uygulaması da bu duruma bir örnek olarak verilebilir. Yine oluşan durum sebebiyle, 1990 yılının ikinci yarısından itibaren başlayan Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK) çabalarının bu dönemde daha bariz bir şekilde öne çıktığı görüldü. Bunun arkasında ABD’nin Avrupa üzerindeki etkisinden rahatsız olan ülkeler vardı. Bunların başında ise Avrupa Birliği içinde, özellikle Brexit sonrası İngiltere’nin ayrılmasıyla birlikte nükleer gücüne de dayanarak etkin bir güç olmayı arzulayan Fransa bulunuyordu.

Fransa zaten önceden beri NATO ve ABD’ye karşıydı.

Fransa, Avrupa ülkelerine güvenlik ihtiyacını karşılamak için artık ABD ve NATO’ya güvenilemeyeceği fikrini aşılıyordu. Nitekim 2019 yılında Macron, İngiltere merkezli Economist dergisine verdiği röportajda, tek başına yapamayınca daha doğrusu başarısız olunca daha sonraları dönüş yapacağı şekilde “Şu an yaşadığımız NATO’nun beyin ölümüdür” demesi bunun en bariz göstergesiydi. Aynı konuşmasında gerekçe olarak, ABD’nin NATO’ya danışmadan Suriye’den askerler çekmesini gösteriyordu ve ABD’nin müttefikleri ile stratejik karar alma süreçlerinde hiçbir koordinasyon yapmamasından duyduğu rahatsızlığı ortaya koyuyordu. Gerçekte Fransa, Sovyet tehdidinin en çok hissedildiği 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından ayrılmış, yapması gereken harcamaları kendi ekonomik kalkınması için kullanmıştı. 1966 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle “Fransa’nın bağımsız bir savunma politikası olması gerektiği”ni ifade ederek NATO’nun askeri kanadından çekilmiş ve bu nedenle NATO Genel Merkezi ve Avrupa Kuvvetler Komutanlığı (SHAPE) apar topar Paris’ten Belçika’ya taşınmıştı. Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşü ise Sovyetler Birliği yıkıldıktan çok sonraları olacaktır. Kısacası Avrupa’nın tehdit altında olduğu o kritik günlerde, Fransa Avrupa’yı yalnız bırakmış ve Sovyetleri bir tehdit olarak görmemişti. Bugün de Fransa asıl olarak Rusya’yı bir tehlike olarak görmüyor. Macron’un eleştirdiği bir diğer konu ise ABD’nin Orta Doğu’ya ilgisini kaybederek Asya’ya yönelmesi. Daha önce Rusya’yı bir “Ortak” olarak tanımlayan Macron’a göre; Avrupa’da barış inşa edilmek isteniyorsa Avrupa, Rusya ile ilişkilerini mutlaka tekrar gözden geçirmeli.

Fransa’nın istediği, sadece Ortadoğu ve Afrika’daki egemenliğini devam ettirmek için kendisine destek sağlayacak bir NATO idi.

Artık kendi başına operasyonlar gerçekleştirmesi zorlaşan ancak NATO’ya da karşı olan Fransa, NATO içerisinde de askeri harcamaları hep asgari düzeyde tutmuştur, tutmaktadır. Halen NATO içerisindeki askeri harcamaların %72’sinden fazlasını ABD tek başına karşılarken, Fransa’nın askeri harcamaları GSMH’sının %1.7’si tutarındadır. Bu harcamaların çoğu da zaten Fransa’nın Afrika’daki sömürgelerini elinde tutmak için harcanmaktadır. 1962 yılından beri Afrika’da egemenliğini korumak adına tek başına yüzlerce operasyon gerçekleştirmiş olan Fransa, 2013 yılından itibaren terörle mücadele adı altında Afrika’da yeni operasyonlar başlatmıştır. Ancak bu operasyonlar giderek Fransa için zor olmaktadır. Fransa, Macron’un izlediği bencil ve artık gerçekçi olmayan politikalar nedeniyle giderek yalnızlaşmaktadır. Fransa’nın NATO’ya yönelik eleştirilerinin arkasında, NATO’nun gücünü Afrika ve Ortadoğu’da kendi yanında tutma ve eskisi gibi egemenliğini bu bölgelerde sürdürme çabası yatmaktadır. Kısaca Fransa, ABD ve NATO’nun Avrupa’da bulunmamasını istemekte ve Rusya veya Çin’e karşı değil, kendisinin kontrolü altındaki bölgelere yoğunlaşmasını beklemektedir.

Almanya, Fransa ile aynı şekilde düşünmüyordu.

Diğer taraftan Macron’un, NATO ile söylediği sözler hakkında Almanya Başbakanı Angela Merkel farklı düşünmektedir. Merkel’e göre; NATO’nun sorunları vardır ancak Macron’un ifade ettiği gibi bunu sert sözlerle dile getirmek yanlıştır. Merkel’e fikrine göre “Transatlantik Ortaklık” Avrupa güvenliği için vazgeçilmezdi.

2019 yılındaki konferansın ana teması ilginçti: “Dağılan düzende parçaları kim toplayacak?”

2019 yılında gerçekleşen 55. Münih Güvenlik Konferansında ise 35 civarında devlet başkanı ve başbakan ile 100 kadar bakan ve toplamda 500’den fazla katılımcı bulunuyordu. Konferansta “Liberal Düzen Dağılıyor” söylemi vurgulanırken ana tema “Büyük Puzzle: Parçaları kim toplayacak?” olmuştu. Ortada bir parçalanma olduğu gerçekti ve toplayacak birileri aranıyordu. Siyasi krizler, kalıcı hale gelmiş çatışma noktaları, terörist saldırısı tehlikesi, Brexit, popülist siyasetin yükselişi, nükleer anlaşmaların bozulması ve iklim değişikliği yanında ufukta görülmeye başlanan büyük güçler arasındaki çatışma riskleri konferansta öne çıkarılan hususlardı. Bu noktada özellikle liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomi modelinin karşısına, otoriter devlet kapitalizmleriyle çıkan Rusya ve Çin’e nasıl karşı konulabileceği üzerine dikkat çekilmişti.

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, bu konferansta yine bütün olayları kendince yorumlayarak, NATO ülkelerinin daha çok savunma harcaması yapmalarını, Avrupa ülkelerinin İran ile yaptıkları anlaşmadan çıkmalarını, Almanya’nın Rusya ile sürdürdüğü Kuzey Akım-2 projesini bırakmasını ve Türkiye’nin Rus yapımı S-400 füzelerini almaktan vazgeçmesini istemiştir. Merkel ise ABD ile Avrupa arasındaki farkları ortaya koyduğu konuşmasında, çok taraflı işbirliği kuralı ve diplomasiyi önceleyen dış siyaset perspektifine vurgu yapmıştır. Batı ile Rusya arasındaki bağın koparılması durumunda bu boşluğun Çin tarafından doldurulabileceğini belirten Merkel, konuşmasında Türkiye’nin mültecilere yönelik politikalarını övmüştür.

2020 yılında “Batı” kavramına karşı eleştiriler daha da artmıştı.

2020 yılındaki konferanstan sonra yayınlanan, yaklaşık 100 sayfadan oluşan ve çeşitli anket ve mülakatlarla desteklenen raporda ise ABD, Rusya, Çin ve Avrupa’nın güvenlik pozisyonları incelenmiş ve Batılı ülkelerin küresel düzeydeki çatışmalara seyirci kaldığı eleştirisi yapılırken, Batı’nın küresel ve özel boyutta kendi değerleri açısından kararsızlığa düştüğü vurgulanmıştır. Akdeniz, Orta Doğu ve Güney Asya’daki krizlerin değerlendirilmesi ile aşırı sağ akımlar ve uzay ve iklim güvenliği ise gündeme gelen diğer konular olmuştur.

ABD ise yine, Avrupalı müttefikleri ile arasında Çin, Rusya ve İran gibi konulardaki farklılıkları görmezden gelmiş ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Transatlantik ittifakın ölümünü dair söylemlerin abartılı olduğunu belirterek, Batı’nın kurallara dayalı uluslararası düzeninin, bireylerin haklarını ve ekonomik refahını sağlamak için en iyi sistem olmaya devam ettiğini savunmuş ayrıca daha da ileri giderek, “Batı kazanıyor, birlikte kazanıyoruz” demiştir (Birnbaum, Loveday ve Hudson, 15 Şubat 2020).

Bu konferansta Fransa’nın tavrı her zamanki gibi nükleer gücünü öne çıkararak, Avrupa egemenliğini uluslararası sahneye cüretkâr bir şekilde yansıtma şeklinde olmuştur. Bu noktada Fransa, İngiltere’nin AB’den ayrılmasından sonra, AB içindeki tek güç olarak öne çıkmak ve AB’yi kendi hedefleri doğrultusunda kullanmak istediğini belirgin hale getirmiştir. Ancak Almanya’nın, Fransa liderinin ihtiraslı fikirlerine büyük oranda katılmadığı ve daha sağduyulu hareket ettiği görülmektedir. Bunu anlamak için Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeeier’in açılış konuşmasını incelemekte fayda vardır (Steinmeier, 14 Şubat 2020).

Rusya, uluslararası hukuku bütünüyle yok sayarak Kırım’ı ilhak etmiş, suç işlemiş ve kendini tecrit etmiştir. Bu suretle askeri gücü ve Avrupa kıtasındaki sınırların şiddet yoluyla yeniden çizilmesini tekrar siyasi bir araca dönüştürmüştür. Sonuç, belirsizlik ve öngörülemezlik, çatışma ve güven kaybıdır.

Çin, uluslararası kurumlarda da önemli bir aktör haline geldi ve küresel kamu mallarının korunması için vazgeçilmez oldu. Aynı zamanda, uluslararası hukuku kabul etmekte seçici davranmakta ve sadece kendi çıkarlarına aykırı olmadığı durumlarda uygulamaktadır. Güney Çin Denizi'ndeki eylemleri bölgedeki komşularına rahatsızlık vermektedir. Ülkedeki azınlıklara yönelik eylemleri hepimizi endişelendiriyor.

Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası bir topluluk kavramını reddediyor. Her ülkenin kendine dikkat etmesi ve kendi çıkarlarını tüm çıkarların önüne koyması gerektiğine inanıyor. Sanki bu, kendini düşünen herkesin, herkesi dikkate aldığı anlamına geliyormuş gibi. ‘Yeniden harika’ olmak- komşular ve ortaklar pahasına bile olsa. Ancak bu senaryoda, birinin güvenliği diğerinin güvensizliğidir. Bu şekilde düşünmek ve hareket etmek hepimizi rencide eder. Birincisi, bizi herkesin kendi güvenliğini başkalarının pahasına sağlamaya çalıştığı bir döneme geri götürür. Kaçınılmaz sonuç: Daha fazla güvensizlik, daha fazla silahlanma, daha az güvenliktir. Büyük ülkeler bundan küçük ülkeler kadar korkmalıdır. Ayrıca, büyük güçlerin artık kuralları çok ciddiye almadığı ve düzenin garantörü ve koruyucusu olarak hareket etmediği bir ortamda, orta boy ve küçük güçlerin kendi başlarına çözeceklerine inandıkları sayısız çatışma var.

Almanya, 1990 sonrası tarihinde ilk kez sadece dost ülkelerle çevrili. Bu durum bizde zaman zaman komşularımızın dünyayı bizden farklı gördüğü, akut sorunlu noktalara bizden daha yakın oldukları, varoluşsal bir tehlike hissettikleri gerçeğine karşı kör kalmamıza neden oldu.

Avrupa Birliği'ne baktığımızda, gördüğümüz şey, kümeleşme değil ekonomik ayrışmadır. Siyasi ve giderek artan bir şekilde ideolojik olarak bölünmeler görüyoruz. Avrupa birbirine yaklaşmadı ve bunun sorumluluğu sadece diğer herkese ait değildir.

Bu konuşma analiz edildiğinde, Almanya’nın uluslararası sistemin işleyişi konusundaki fikirlerini bir derece ortaya koyduğu görülür. Rusya’nın Kırım’ı işgal ederek kendisine karşı bir güvensizlik yarattığı kadar, Çin’in uluslararası hukuku sadece kendi çıkarlarına karşı olmadığında uyguladığı, ABD’nin kendi güvenliği için başkalarının güvenliğini dikkate almadığı ve Almanya’nın komşularının dünyayı farklı görmesine karşı kör kaldığı ve son olarak AB ülkelerinin ekonomik ve ideolojik olarak ayrışıp, bölündüğünü ifade etmesi Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeeier’in önemli tespitleridir.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ifade ettiği hususlarda önemliydi (Stoltenberg, 15 Şubat 2020).

“Avrupa yalnızca Avrupa anlamına gelemez. Avrupa'yı Kuzey Amerika'dan uzaklaştırmak için yapılan herhangi bir girişim, sadece transatlantik bağı ve küresel sahnede rekabet etme yeteneğimizi zayıflatmakla kalmıyor, aynı zamanda Avrupa'yı bölme riskini de taşıyor. Birlikte olan bir Avrupa ve Amerika'ya inanıyorum. Bu yüzden kendimizle rekabet etmemeli ve farklılıklarımızı konuşmalıyız.”

2020 Münih Güvenlik Konferansı sonucunda, Çin ve Asya ülkelerinin ekonomilerinin yükselişi nedeniyle ABD ve Avrupa’nın artık küresel ekonomi anlamında üstünlüklerinin sona erdiği ile ABD’nin küresel koruyucu rolünü terk ettiği vurgulanmış ve bu nedenle oluşan boşluğun Rusya, İran ve Türkiye gibi ülkeler tarafından doldurulduğu değerlendirmesi yapılmıştır.

Kısaca daha önce belirtildiği şekilde raporunun başlığı “BATISIZLIK” olan 2020 yılındaki Münih Güvenlik Konferansında “Batının Çöküşü” resmi olarak ilan edilmiştir. Bu noktada “Batının kendisinin dahi daha az Batıcı mı oluyor?” ifadesinin dikkatle analiz edilmesi gerektiği değerlendirilmektedir.

2021 yılında icra edilen konferansta, Biden’ın konuşması merak ediliyordu.

Her yıl şubat ayında yapılan Münih Güvenlik Konferansı Covid-19 salgını nedeniyle 2021 yılında sanal ortamda gerçekleştirildi.  ABD Başkanı Joe Biden’ın, ilk defa başkan sıfatıyla katıldığı bu uluslararası konferansta vereceği mesajlar merakla bekleniyordu. Biden, kendinden önceki Başkan Trump’ın Avrupalı müttefiklerinde yarattığı tepkinin farkındaydı ve ülkesindeki sosyal olaylara ve salgının yarattığı yıkıcı etkiye rağmen güçlü gözükmeye çalışıyordu. Konuşmasında transatlantik ittifakın ABD için önemli olduğuna vurgu yaptı. Ancak Biden, “Bugün Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak dünyaya açık bir mesaj gönderiyorum: Amerika geri döndü.” ifadesi ile ABD’nin gittiğini de bir anlamda kabul ediyordu. “Şüpheleri silmeme izin verin.” gibi sözleri ise güven algısı yaratmaya yönelikti. Son yıllarda ABD ile Avrupalı müttefikleri arasındaki ilişkilerin gerginleştiğini fark ettiğini, son 4 yılın zor geçtiğini, bu dönemde eski dönem dış politika yaklaşımlarından uzaklaşılacağını ve başta Avrupa başkentleri olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki müttefiklerle ilişkilerin yeniden güçlendireceğini ifade etmesi de yine bu algı yaratmaya yönelik çabaların bir ifadesi olarak düşünülebilir. 

ABD, artık müttefikleri olmadan tek başına bir güç olamayacağının farkına vardı.

Çin ve Rusya’nın kaydettiği ilerlemeler nedeniyle ABD, bir süredir ihmal ettiği müttefikleri olmadan tek başına dünyada egemenliğini sürdüremeyeceğinin ve kendi ana karasında güven içinde olamayacağının farkına varmıştır. Salgının verdiği zararlar, iç sosyal patlamalar yanında siber saldırılarla doğrudan karşı karşıya kalan ABD için tehlikeler, artık kendi önleyebileceği boyutların ötesine geçti. Bu yüzden de bir süredir ihmal ettiği müttefik ilişkilerini yeninden kurmayı arzuluyor ve mesajları da bu yönde. “Dünyanın birçok noktasında, Avrupa ve ABD'de demokrasiler saldırı altında” diyen Biden, tarihçilerin bu süreci ileride “bir dönüm noktası” olarak tanımlayacaklarını da belirtmesi bu yüzdendi.

Biden’ın söylemleri, Avrupalı müttefiklerinin gönlünü alacak türdendi.

Biden’in Trump’ın aksine, Almanya ve ABD arasında yaklaşık 3 yıldan beri gerilime yol açan “Alman-Rus projesi Kuzey Akım-2” gaz boru hattına hiç değinmemesi yanında, “Avrupa’nın askeri kapasitesine yaptığı yatırımları memnuniyetle karşılıyorum” ve “ABD, NATO ittifakına bağlı kalacaktır” ifadeleri ile Avrupa ülkelerinin ve NATO ittifakının gönlünü almaya ve güven vermeye çalıştı (Deutsche Welle Türkçe, 20 Şubat 2021). NATO Anlaşması'nın 5. maddesine atıf yapan Biden, ittifak üyesi bir ülkeye yapılan saldırının tüm ittifaka yapılmış sayılacağını ve bu tür bir duruma karşı hep birlikte harekete edeceklerini söyledi.

Yine ABD’nin Paris İklim Anlaşmasına yeniden dahil olması, maruz kalınan sorunların çözümü için ortaklarıyla birlikte çalışacaklarını, Afganistan’da uzun zamandır devam edilen çatışmalara diplomatik bir çözüm bulunmasını desteklediklerini, IŞİD’in Ortadoğu ya da başka bir yerde insanları tehdit etmek için yeniden bir araya gelmesine izin vermeyeceklerini ve demokrasiyi savunmak ve güçlendirmek gerekir demesi yanında, Çin ile olan uzun soluklu stratejik rekabetin çetin geçeceğinden ve bu konuda ABD-AB işbirliğinin önemli olduğundan bahsetmesi de yeni döneme dair ABD düşüncesini yansıtıyordu.

Konferansta Biden’ın, Rusya ile ilgili tespitleri dikkat çekti.

Biden’in, Rusya hakkında söylediği sözler de önemliydi. Rusya, Amerikan seçimlerine siber saldırılar yoluyla müdahale etmeye çalışmış ve dünyaya ABD sisteminin yozlaştığı mesajı vermek istemişti. Ona göre Moskova, NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir tehditti ve Putin tek tek ülkeleri sindirerek Avrupa projesini ve NATO ittifakını zayıflatmak istiyordu. Buna rağmen diplomasiyi ve diplomatik çözüm yollarını önemsediklerini ve rekabet halinde olmalarına rağmen, Rusya ile yeni bir START (Yeni Stratejik Silahların Azaltılması) Anlaşmasının uzatılması konusunda uzlaştıklarını ve İran ile ilgili olarak bir yandan İran’ın bölgedeki zararlı eylemlerini takip ederken bir yandan da bu ülke ile nükleer müzakerelere dönmeye hazırlık yaptıklarını açıklaması da aynı şekilde yeni döneme dair işaretlerdi.

Biden’in sözlerine tepkiler gelmekte gecikmedi.

Ancak, ABD’nin gösterdiği bu yeniden diriliş çabalara rağmen, dünyadaki konjonktürün eskisi gibi olmadığı da kesin. ABD eski gücünü aynı hataları tekrarlayarak yeniden kazanabilir mi? Bu konu tartışılabilir. Ancak Biden’ın Rusya ile ilgili sözlerine, Rusya Parlamentosu alt kanadı Duma’da Birleşik Rusya Partisi Başkanı Birinci Yardımcısı Adalbi Şagoşev’den yanıt gelmesi gecikmedi. Ona göre; ABD’nin, dünya üzerinde etkisi olmadan döndüğü bu günlerde, bir yandan kendi panik ataklarıyla uğraşırken, Trump öncesi ilişkileri yeniden kurması, Rusya-Almanya yakınlaşmasını önlemesi ve transatlantik mitini koruması için mucizeleri ortaya koyması gerekiyor (Sputniknews.com, 20 Şubat 2021).

Sonuç olarak, 1963 yılından beri gerçekleştirilen ve güvenlik alanında bir referans haline gelen “Münih Güvenlik Konferansları” dünyanın gidişatına dair bazı emareleri bizlere veriyor.

Küresel ölçekte kuralların ve referans noktalarının işlevsiz hale geldiği ve kendi insanının bile rahatsızlık duyarak itiraz ettiği böylesi adaletsiz bir ortamda, Münih Güvenlik Konferansında vurgulanan ifadelerin üzerinde durmak gerekiyor ve her şeyden önemlisi, Dünya’nın giderek daha az “Batılı” hale geleceği öngörüsü bu konferanslarda daha da belirginleşiyor.

Bu anlamda, 2007 yılında Putin’in konferansta ifade ettiği “tek kutuplu düzenin artık kabul edilemeyeceği ve ABD’nin tek başına dünyaya hâkim olamayacağı” öngörüsünün gerçekleştiği görülüyor. Diğer taraftan, 2020 Münih Güvenlik Konferansında belirtildiği şekilde, kendini farklılaştırmak adına karşıtlık ve iki zıt dünya üzerine oturtulan ve değer üretmek bir yana, yarattığı değerleri de değersiz hale getiren; katı, kapalı, dışlayıcı, ayrıcalıklı dini, etnik ve kültürel söylemlerin içine hapsolmuş, otoriter ve hiyerarşik kavramların çöküşü de bir gerçek. Batı artık içeriden ve dışarıdan yükselen itirazlarla karşı karşıya. Verilen umutlar insanlığın tümüne olmaktan ziyade sadece küçük bir azınlığın refahının sürmesine yönelik. Ortaya konulan yeniden diriliş çabalarının, insanı ve adaleti esas alan yeni bir sistem oluşmadan, bir süre daha insanlığa ve özellikle çevremizdeki bölgeye kan ve gözyaşı getireceğine dair kuşku yok. Bunun emareleri şimdiden başladı. Çünkü kan ve gözyaşından beslenen bu sistem adalet ve huzur üretmiyor, üretmesi de beklenilmiyor.

_______________________________________

Kaynakça:

Bilgin, Hasan. (2010). Stratejik Açıdan Çin, Usak Yayınları: Ankara.

Birnbaum, Michael, Loveday Morris ve John Hudson. (15 Şubat 2020). At Munich Security Conference, an Atlantic Divide: U.S. Boasting and European Unease, Washington Post.

Deutsche Welle Türkçe (20 Şubat 2021). Biden'dan Avrupa'ya "ABD geri döndü" mesajı. https://www.dw.com/tr/bidendan-avrupaya-abd-geri-d/a-56631672.

Knight, Ben. (15 Şubat 2020). “Munich Security Conference: France’s Macron Envisions New Era of European Strength”, Deutsche Welle.

Munich Security Report (2020), Weslessness, MunichSecurityReport2020.pdf (securityconference.org).

Özdemir, Şennur. (2004). “Bilgi Sosyolojisi Açısından Doğu ve Batı”, Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Akademik Dergi, Cilt 1, Sayı 1.

Spengler, Oswald. (1997), Batının Çöküşü, Haz. Giovanni Scognamillo, Nuray Sengelli, Dergâh Yayınları: İstanbul.

Steinmeier, Walter Frank. (14 Şubat 2020). Opening of the Munich Security Conference: Munich.

Stoltenberg, Jens. (15 Şubat 2020). Opening Remark: Munich.

(Sputniknews.com, 20 Şubat 2021). Biden’ın Rusya ve NATO hakkındaki sözlerine Duma’dan yanıt- Sputnik Türkiye (sputniknews.com).

Yurttaşer, Ali Mehmet. (2017). Uluslararası Münih güvenlik Konferansı Raporu, 2017.