Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Avrasya’da Merkezi Bölgenin Geleceğine Dair İşaretler: Barış Kuşağı Ekseni

Güray ALPAR
28 Haziran 2021 10:10
A-
A+

Asya kıtası ve çevresi tarihin en erken gelişen medeniyetlerine ev sahipliği yapmıştır. Asya’nın merkezi bozkırlarından gelen göçebe halklar ise sadece Asya’nın geri kalanına değil, Doğu ve Kuzey Avrupa ile Kuzey Afrika’ya doğru yayılmışlardır. Hunların Avrupa’da bulunuşları kadar, Türklerin 800’lü yıllardan itibaren Afrika’da kurdukları (Tolunoğulları Devleti ve diğerleri) devletler; Asya, Avrupa ve Afrika arasında din ve milliyet kavramlarının üstünde, her bakımdan incelenmeyi hak eden köklü tarihi ve kültürel bağları oluşturur.

Japonya’dan ve Kore’den başlayarak, Baltık Denizine uzanan “Merkez Bölge” güven içinde olmadan, dünyanın geri kalanının güvenlikte olması beklenemez. Merkez bölge dünyanın en eski medeniyetlerinin oluştuğu bir bölge olma yanında, birçok dini ve kültürel inanışın da ortaya çıktığı bir bölgedir.

 Bu kadar karmaşık bir din, medeniyet ve kültür merkezini yönetmek ve buralarda güvenliği sağlamak, doğal olarak derin bir bakış açısına ve sağlam değerlere sahip olmayı gerektirir. Oysa bu bölgeye dair ortaya konulan teorilerin gelişigüzel ve gerçekçi olmaktan uzak olduğu, uygulamalarda açıkça görülmektedir.

İngiliz coğrafyacı Mackinder tarafından 20’nci yüzyılda “Tarihin Coğrafya Ekseni” isimli bildiri ile oluşturulan ne olduğu belirsiz “Kara Hakimiyet Teorisi”ne karşı, Spykman’ın ortaya koyduğu “Rimland” hakimiyet teorisi de bölgeye bir türlü barış getirmedi.  Medeniyetleri çatıştırmak ise bölgeyi harabeye çevirmekten başka bir işe yaramadı. Bütün bunlardan sonra, son NATO Zirvesinde hala Rusya ve Çin tehlikesinden bahsediliyor olması bunun en açık göstergesi. Sorunlar çözülemiyor, çünkü sorunu çözmek değil tam tersi bölgenin sorunlar arasında kaybolması hedefleniyor.

Bu nedenle de mevcut eksenler barış ve huzuru getirmekten oldukça uzak görünüyor ve Avrupa’dan, özellikle Doğu Avrupa, başlayan kuşaktaki bütün ülkeler yanında; Ukrayna, Gürcistan, Merkezi Asya ile Güney Kore ve hatta Japonya dahi açıkça kendilerini güvende hissettirecek bir mekanizmanın özlemini duyuyor. “Hakimiyet” kelimesi; hâkim olma, hükmetme, üstünlük kurma anlamına geliyor ve Merkezi Coğrafyanın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalıyor. Hoşgörü, merhamet, misafirperverlik, yardımseverlik, sorumluluk ve dayanışma gibi kavramlar, Merkez Bölge’nin binlerce yıllık içselleştirilmiş değerleridir. Halbuki mevcut uluslararası sistem bu değerleri yüceltmek bir yana, değersizleştirmekte hatta aşağılamaktadır.

Son 200 yıldır dünyayı kan ve gözyaşına boğan ve “çıkar” kavramı üzerine oturtulmuş “bencil düzen”, benzerliklerden daha çok, ayrışmalar üzerine giderek, bölerek ve birbirine düşürerek yönetmeye çalışmaktadır. Bu çabasında da şimdiye kadar başarısız olduğu söylenemez. Ne var ki, şimdilerde, bölgenin içine düşmüş olduğu kaos ortamından çıkması için olaylara farklı bir bakış açısı getirmek ve benzerlikleri yakalamak zorunda olduğumuz bir dönemi yaşıyoruz.

Coğrafyanın ülkeleri zorunlu kıldığı koşullar akıl ve irade ile aşılabilir. Türkiye, Azerbaycan, Ukrayna ve Pakistan gibi ülkeler arasında işbirliğinin somut alanlarda geliştiği bir ortamda, Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda’nın Ankara’ya yaptığı ziyaret esnasında “Türkiye bu bölgede en sağlam müttefikimiz. Bu iki ülke olarak dışarıdan gelebilecek tehditleri önleyebileceğimize inanıyorum. Polonya-Romanya ve Türkiye arasında üç taraflı bir diyalog önerdim.” açıklaması bu düşüncenin gerçekleşmesine dair güçlü işaretlerdir. Polonya Cumhurbaşkanının konuşmasında, kendilerinin aynı zamanda Bükreş Dokuzlusu (Bulgaristan, Letonya, Macaristan, Romanya, Polonya, Estonya, Litvanya, Slovakya, Çekya) üyesi olduklarına vurgu yapması da ilginçti.

Merkezi Asya’da işbirliği ortamının geliştiği ve Rusya ile Çin arasında sıkışmış Moğolistan’ın “Üçüncü Komşu Politikası” gereği, barış arama çalışmalarına devam ettiği bir süreçte, Türkiye’nin tarihi ve kültürel bağlarının bulunduğu Kore ve Japonya ile yapacağı işbirliğinin de bölgesel barışa hizmet edeceği düşünülmektedir. Böyle bir işbirliği ortamı her zaman vardır. Moğolistan’ın, 2011 yılında Türkiye’yi dost olarak tanımladığı ve bazı ülkelerle birlikte “Üçüncü Komşu” olarak ilan ederek, dış politikasında bir açılıma imza attığı görülmektedir. Kültürel unsurların temelde benzerliği kadar, Moğolca ve Türkçe arasındaki yakın benzerlikler, şüphesiz Kore ve Japon dilleri ve kültürleri ile Türkçe ve Türkler arasında da geçerlidir. Güney Kore ve Japonya, Türklere oldukça yakın stratejik önemdeki iki ülkedir. Benzerlikler yapılan ve yapılabilecek işbirliğinin kuvvetli temelleridir.

Merkezi bölgede önerilen model, daha önceki modellerin tersine hükmetmek ve üstünlük sağlama amacı taşımıyor. Bu oluşumda bütün ülkeler eşit konumda olacak ve model diğer bölgelerdeki işbirlikleri ile desteklenecek.  Bu açıdan model; Hindistan’dan Endonezya’ya uzanan bölgeler ile Kuzey Avrupa ve Kuzey Afrika’da da benzer işbirliği modelleri ile entegre edilebilir.

Taslak olarak ortaya konulan böylesi bir işbirliğinin, Rusya ve Çin’e ya da ABD’ne karşı olduğu düşünülemez. Model tamamen bölge gerçeklerine uygun ve uygulanabilirdir. Modelin altyapısı mevcuttur. Kültürel ve ekonomik boyutlarını da kapsayan bu işbirliği modeline karşı olmak, bir noktada bu bölgeyi fırsatını bulduğunda kendi hakimiyetine alma düşüncesiyle eş anlamlı olacaktır. Yaşanılan bunca acı tecrübeden sonra böylesi bir barış kuşağı oluşumunun, bu kuşak üzerindeki devletler için güvenlik desteği sağlama yanında; Rusya, Çin ve ABD gibi güçler arasında tarafsız bir kuşak olarak, güçler arasında çatışmaları önleyici bir rolü de olabilir ki, şüphesiz bunun ayrı bir seçenek olarak dünya barışını sağlayıcı mantıklı bir fonksiyonu da olacaktır.